Faydalı Paylaşımlar..

17 Aralık 2013 Salı

Bayramlık

12:04:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Bayram günü gelip çatmıştı. Çocuklarına bayramlık alacak tek kuruşu dahi yoktu. Düşünüp duruyor, içinde buruk acılar hissediyordu. Çocukların annesi akıl verdi:

-“Git, devlet reisimiz halife Abdülmelik’e durumunu anlat, sana çocuklarını sevindirecek kadar para verir.”

Nitekim öyle yaptı. Halife, çocuklarını sevindirecek kadar para verdi. Sevinç içinde parayı keseye doldurup evine geldiği sırada bir arkadaşı kapıdan seslendi:

-“Bayram gelip çattı çocuklarıma bayramlık alacak tek kuruş para yok, bana biraz yardım eder misin?” Hiç düşünmeden, halifeden aldığı keseyi uzattı:

-“Buyur kardeşim, şu kese içindeki parayla çocuklarını sevindir!” Gözlerinin içi gülerek parayı alan arkadaşı sevinçle yola çıkmak üzereydi. Kapıdan çıktığı anda bir arkadaşını buldu. Onun derdi de aynıydı:

-“Bayram geldi, çocuklara bayramlık alacak tek kuruşum yok. Seninle can ciğer arkadaşız, ne olur bana yardım et.” Kısa bir tereddütten sonra elindeki keseyi açmadan uzattı:

-“Buyur kardeşim, bu parayla çocuklarını sevindir, hiç üzülme.” Keseyi alan arkadaşının sevincine diyecek yoktu. Tesadüf buya o da karşısında sevdiği arkadaşını bulmasın mı? mahzun şekilde bekleyen bu arkadaşı istirhamını anlattı:

-“Halifeden bayramlık para almıştım. Bir arkadaşımın da parası kalmamış. Ben paramı ona verdim. Şimdi senin yardımına geldim. Bana biraz harçlık verebilecek misin?” bir iki saniye tereddütten sonra cevabını verdi:

-Hay hay, buyur. İşte içi para dolu kese, senin olsun. Biz hem arkadaş hem de din kardeşiyiz. Senin çocuklarının bayramda mahzun olmasına gönlüm razı olmaz.”

Sevinçle keseyi alan arkadaşı koşar adımla eve gelip de hanımla birlikte keseyi açınca hayretler içinde kaldılar. Kendi keseleri değil mi? kese üç yoksul arkadaş arasında dolaşıp yine ilk sahibini bulmuştu. Bunların birbirine karşı gösterdikleri bu fedakarlığı duyan halife, her üç arkadaşı da huzuruna çağırdı. Parayı ilk verdiğine:

-İşittiğime göre benden aldığın parayı bir kardeşine vermişsin. O da kendinden para isteyen arkadaşına vermiş. O da tekrar sana vermiş. Böylece tam bir din kardeşliği göstermişsiniz. Sizin bu yardımseverliğiniz beni çok memnun etti. Her birinize birer kese dolusu altın layık gördüm…

Kaynak:Ahmed Şahin, Dini Hikâyeler, Cihan Yayınları, İstanbul 2006, s. 42

26 Kasım 2013 Salı

İnsanın Arkadaşları

14:23:00 Posted by Mücahid Reis No comments


İnsanın üç önemli arkadaşı vardır. Bunlardan birisi vefalı, İkisi vefasızdır. Bu üç arkadaştan biri; mal mülk, diğeri; yakınları ve dostları, üçüncüsü ise; yaptığı hayırlı İçlerdir.

İnsan Ölünce malı onu terk eder. Uzun bir seferin yolcu­su olan insan, ne yazık gideceği yer İçin hazırlaması gere­ken erzakını yolda bırakmış olur. Ardından gönderecek an­cak hayırlı nesiller ve hasenatıdır.

Dostları mezarın başına kadar gelir. O ağır hediyeyi sa­hibine gönderdikten sonra hicranla el sallar ve bırakır gi­derler. Bu ayrılığı çoktan kabullenmişlerdir veya kabul et­mek zorundadırlar.

Vefalı dostu insanı yalnız bırakmaz, insandan ayrılma­yan, onun ebedî azık olarak hazırladığı ibadetleri, hak yo­lunda çektiği çileler, katlandığı sıkıntılar, üzerine bulaşan tozlardır. Mezarı aşan, sıratta onunla yürüyen, ebedî sa­adet olarak karşısına çıkan buradan götürdüğü o şeyler ve ikram-ı ilahîdir.

Kaynak: AKAR, Mehmet; Mesel Ufku, Timaş Yayınları, İstanbul 2004, s. 78

Yangındaki Sırlı Hikmet

14:08:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Bir gün okyanusta yol alan bir gemi kaza geçirerek battı. Gemiden tek bir kişi sağ kurtuldu. Dalgalar bu adamı küçük ıssız bir adaya kadar sürükledi. Adam ilk günler kendisini kur­tarması için Allah'a devamlı yalvardı, yakardı ve yardım bulu­rum umuduyla ufku gözledi. Ama ne gelen oldu, ne giden...

Adayı mecburi mekan tutan adam, daha sonra rüzgar­dan, yağmurdan ve zararlı hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklarından kendine küçük bir kulübe yaptı.

Sahilde bulduğu, gemiden arta kalan konserve, pusula vs. gibi eşyaları bu kulübeye taşıdı. Günler hep aynı geçiyordu. Balık avlıyor, pişirip yiyor, ufku gözlüyor ve kendisini bu ıssız yer­den kurtarması için Allah'a dua ediyordu.

Bir gün tatlı su getirmek için yürüyüşe çıkmıştı. Geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yandığını gördü. Du­manlar döne döne göğe yükseliyordu. Başına gelebilecek en kötü şeydi bu. Keder ve öfke içinde donakaldı. Ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi.

"Allah'ım, bunu bana nasıl yapabildin?" diye feryat etti. O geceyi tarifsiz bir keder İçinde geçirdi. O kadar dua ettiği halde Allah'ın bu hadiseyi başına getirmesinden dolayı sitem­ler etti.

Ertesi sabah erken saatlerde, adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyandı. Evet, evet onu kurtarmaya geliyorlardı! Hem de herşeyden umudunu kestiği bir anda.

"Benim burada olduğumu nasıl anladınız?" diye sordu bitkin adam, kendisini kurtaranlara...

Aldığı cevap onu hem şaşırttı, hem de utandırdı: "Dumanla verdiğin işareti gördük!"

Kaynak:İbrahim Refik, Hayatın Renkleri, Albatros Yayınları, İstanbul 2001, s.18

17 Kasım 2013 Pazar

Tevbe - İbrahim Edhem (k.s.) hazretleri.

13:38:00 Posted by Mücahid Reis No comments


İşittim ki, İbrahim Edhem (k.s.) hazretleri.

Bir gece devlet tahtında mışıl mışıl uyuyordu.

Sarayın tavanında bir ayak sesi işitti. Yerinden kalktı. Da­ğınık bir halde… Kendi kendine söylendi:

-”O kim ola?

Damda olan acaba kimdir?” “Bu vakitte sarayımızın damına çıkan kimdir?

Cevâb geldi: -”Ey cihân şahı! Devemi kaybettim. Ben fakir ve müflis yaşlı bir kişiyim!

Şah olduğu yerinde güldü.

-”Sarayın damında deve ne gezer?“dedi.

İkinci cevâb geldi: -“İyi bahtlı genç! Hiç aranır mı Allah, tahtta yatmakla?

Eğer sen yiyerek, uyuyarak ve rahatına bakarak Allah’ı ararsan; ben de damın köşesinde deve ararım!…

İbrahim Edhem gizliden bu ses­leri ve öğütleri işitti.

Hiç şüphesiz dünyadan feragat etti.

Menzil, makam ve meviklerinden tecrid eden bir yola girdi.

Sonra bütün âlemlerde makbul bir kişi oldu….

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 4/92-93

Rüya

08:30:00 Posted by Mücahid Reis No comments
Semüre İbnu Cündeb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sık sık: "Sizden bir rüya gören yok mu?" diye sorardı. Görenler de, O'na Allah'ın dilediği kadar anlatırlardı. Bir sabah bize yine sordu:

" Sizden bir rüya gören yok mu ?"

Kendisine:

"- Bizden kimse bir Şey görmedi!" dediler. Bunun üzerine:

" Ama ben gördüm" dedi ve anlattı: "Bu gece bana iki kişi geldi.

Beni alıp haydi yürü! dediler. Yürüdüm. Yatan bir adamın yanına geldik. Yanında biri, elinde bir kaya olduğu halde başucunda duruyordu. Bazen bu kayayı başına indirip onunla başını yarıyordu, taş da sağa sola yuvarlanıp gidiyordu. Adam taşı takip ediyor ve tekrar alıyordu. Ama, başı eskisi gibi iyileşinceye kadar vurmuyordu. İyileştikten sonra tekrar indiriyor, önceki yaptıklarını aynen yeniliyordu. Beni getirenlere:

- Sübhânallah ! nedir bu ? dedim. Dinlemeyip:

- Yürü! Yürü!

dediler. Yürüdük, sırtüstü uzanmış birinin yanına geldik. Bunun da yanında, elinde demir kancalar bulunan biri duruyordu. Adamın bir yüzüne gelip, çengeli takıp yüzünün yarısını ensesine kadar soyuyordu. Burnu, gözü enseye kadar soyuluyordu. Sonra öbür tarafına geçip, aynı şekilde diğer yüzünün derisini de ensesine kadar soyuyordu. Bu da, yüz derileri iyileşip eskisi gibi sıhhate kavuşuncaya kadar bekliyor, sonra tekrar önce yaptıklarını yapmaya başlıyordu. Ben burada da:

- Sübhanallah, nedir bu? dedim. Cevap vermeyip:

- Yürü ! Yürü !

dediler. Beraberce yürüdük. Fırın gibi bir yere geldik. İçinden birtakım gürültüler, sesler geliyordu. Gördük ki, içinde bir kısım çıplak kadınlar ve erkekler var. Aşağı taraflarından bir alev yükselip onları yalıyordu. Bu alev onlara ulaşınca çığlık koparıyorlardı. Ben yine dayanamayıp:

- Bunlar kimdir?

diye sordum. Bana cevap vermeyip:

- Yürü ! Yürü !

dediler. Beraberce yürüdük. Kan gibi kırmızı bir nehir kenarına geldik. Nehirde yüzen bir adam vardı. Nehir kenarında da yanında bir çok taş bulunan bir adam duruyordu. Adam bir müddet yüzüp kıyıya doğru yanaşınca yanında taşlar bulunan kıyıdaki adam geliyor, öbürü ağzını açıyor bu da ona bir taş atıp kovalıyordu. Adam bir müddet yüzdükten sonra geri dönüp adama doğru yine yaklaşıyordu. Her dönüşünde ağzını açıyor, kıyıdaki de ona bir taş atıyordu. Ben yine dayanamayıp:

- Bu nedir?

diye sordum. Cevap vermeyip yine:

- Yürü ! Yürü !

dediler. Beraberce yürüdük. Çok çirkin görünüşlü bir adamın yanına geldik. Böylesi çirkin kimseyi görmemişsindir. Bunun yanında bir ateş vardı. Adam ateşi tutuşturup etrafında dönüyordu. Ben yine:

- Bu nedir?

diye sordum. Cevap vermeyip:

- Yürü ! Yürü !

dediler. Beraberce yürüdük. İri iri ağaçları olan bir bahçeye geldik. İçerisinde her çeşit bahar çiçekleri vardı. Bu bahçenin içinde çok uzun boylu bir adam vardı. Semaya yükselen başını neredeyse göremiyordum. Etrafında çok sayıda çocuklar vardı. Ben yine:

- Bunlar kimdir?

dedim. Cevap vermeyip:

- Yürü ! Yürü !

dediler. Beraberce yürüdük. Ulu bir ağacın yanına geldik. Ne bundan daha büyük, ne de daha güzel bir ağaç hiç görmedim. Arkadaşlarım:

- Ağaca çık !

dediler. Beraberce çıkmaya başladık. Altın ve gümüş tuğlalarla yapılmış bir şehre doğru yükselmeye başladık. Derken şehrin kapısına geldik. Kapıyı çalıp açmalarını istedik. Açtılar ve beraberce girdik. Bizi bir kısım insanlar karşıladı. Bunlar yaratılışça bir yarısı çok güzel, diğer yarısı da çok çirkin kimselerdir. Sanki böylesine güzellik, böylesine çirkinlik görmemişsindir. Arkadaşlarım onlara:

- Gidin şu Nehire banın!

dediler. Meğerse orada açıkta bir nehir varmış. Suyu sanki sâfi süttü, bembeyaz. . . Gidip içine banıp çıktılar. Çirkinlikleri tamamen gitmiş olarak geri geldiler. İki tarafları da en güzel şekli almıştı.

Beni dolaştıran arkadaşlarım açıkladılar:

- Bu gördüğün, Adn cennetidir. Şu da metin makamındır. Gözümü çevirip baktım. Bu bir saraydı, tıpkı beyaz bir bulut gibi.

- Beni gezdirin, içine bir gireyim! dedim.

- Şimdilik hayır! Amma mutlaka gireceksin, dediler. Ben:

- Geceden beri acayip şeyler gördüm, neydi bunlar? diye sordum.

- Sana anlatacağız, dediler ve anlattılar:

- Taşla başı yarılan, o ilk gördüğün adam, Kur'ân'ı atıp reddeden, farz namazlarda uyuyup kılmayan kimsedir. Ensesine kadar yüzünün derileri, burnu, gözü soyulan adam, evinden çıkıp yalanlar uydurup, etrafa yalan saran kimsedir. Fırın gibi bir binanın içinde gördüğün kadınlı erkekli çıplak kimseler, zina yapan erkek ve kadınlardır. Kan nehrinde yüzüp ağzına taş atılan adam fâiz yiyen adamdır. Ateşin yanında durup onu yakan ve etrafında dönen pis manzaralı adam, cehennemin, ateşin bekçisidir. Bahçede gördüğün uzun boylu adam İbrahim (aleyhissalâtu vesselâm)'di. Onun etrafındaki çocuklar ise, fıtrat üzere (bûluğa ermeden) ölen çocuklardır. "

Cemaatten biri hemen atılarak:

"- Ey Allah'ın Resülü! Müşrik çocukları da mı`?" diye sordu.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

" Evet, dedi, müşrik çocukları da." ve anlatmaya devam etti:

" Yarısı güzel yarısı çirkin yaratılışlı olan adamlara gelince, bunlar iyi amellerle kötü amelleri birbirine karıştırıp her ikisini de yapan kimselerdir. Allah onları affetmiştir."

Buharî, Tà'bir 48, Ezân (Sıfatu's-Sal t) 156, Teheccüt 12, Cenâiz 93, Büyü 2. Cihâd 4, Bedül-Halk 6, Enbiya 8, Tefsir, Ber et 15, Edeb 69; Müslim 23, (2275); Tirmizî, Rü'ya 10, (2295).

Sessiz Olalım Müslümanlar Uyuyor...

06:23:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Moskova’ya 150 mücahidle girdim. 2 bin insanı birkaç gün rehin aldım ve dünya ayağa kalktı. Rusya devleti yıllardır 1 milyon Çecen’i Çeçenistan’da rehin tutuyor ama kimse bir şey söylemiyor.

| Şehid Komutan Şâmil Basayev

27 Ekim 2013 Pazar

Siz ne dilerdiniz?(Adam Yetiştirmenin Önemi)

13:52:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Halife Hz. Ömer bir mecliste hazır bulunanlara sormuştur:
– Eğer dileğiniz hemen kabul ediliverecek olsa ne dilerdiniz?

Birisi, “Benim falan vadi dolusu altınım olsun isterim.
Onu harcayarak İslâm’a daha çok hizmet edeyim diye.” dedi.

Bir başkası, “Şu kadar sürüm (davar, koyun, keçi), mal ve mülküm
olsun isterdim. Gerektikçe onları sarf ederek dine yararlı olayım diye.” dedi.

Herkes buna benzer şeyler söyledi.

Hz. Ömer hiçbirini beğenmedi. Bu defa meclistekiler,
Hz. Ömer’e sordu:

– Ya Ömer peki sen ne dilerdin? Cevap verdi:

“– Ben de Muaz, Sâlim, Ebû Ubeyde gibi Müslümanlar yetişsin isterdim.
İslâm’a onlar vasıtasıyla hizmet edeyim diye.”

Kaynak:Ali Budak-Hadis ve Dua

En Değerli Hazine Kaliteli İnsan

Hz. Ömer (r.a) birgün dostlarını “Dileklerinizi belirtin” dedi. Birisi; “Şu ev altın dolu olarak benim olsa da onu Allah yolunda sarfetsem” dedi. Bir diğeri de; “Bu ev inci, zebercet veya mücevher dolu olsa da onu Allah yolunda infak etsem diye” temennide bulundu. Hz. Ömer; “Dilemeye devam edin” deyince arkadaşları; “Ey müminlerin emiri! Biz ne dileyeceğimizi bilmiyoruz. Siz ne dilediğinizi söyleyin” dediklerinde Hz. Ömer; “Ben isterim ki bu ev Ebu Ubeyde gibi kimselerle dolu olsun” diye cevap verdi. (İbn. Cevzi, Sıfatü’s-Safve, I, 367-368)

Kainatta Allah’tan sonra en değerli varlık kaliteli insandır. Her şey kaliteli insanla değer kazanır. Altın, gümüş, elmas gibi madenlerin değerini de ancak insan takdir eder. İnsan kaliteli olmadıkça eşyanın kalitesi de bir anlam ifade etmez. Kalitesiz insanın elinde kaliteler de heder olur.

Hz. Ömer’in imrendiği Ebu Ubeyde cennetle müjdelenen 10 kişiden birisidir. Resulullah ile birlikte bütün savaşlara katılmıştır. Habeşistan’a hicret edenlerdendir. Şam diyarını fetheden komutanlardandır. Hz. Ömer halife olunca onu Halid. b. Velid’in yerine komutan tayin etti. Bunun üzerine Halid; “Komutan olarak size bu ümmetin emini tayin edildi,” dedi. Ebu Ubeyde de; “Ben Resulullah’ın “Halid Allah’ın kılıcıdır” dediğini işittim,” diyerek mücamelede bulundu.

Necran Hıristiyan heyeti Resulullah’la anlaşma yapıp Medine’den ayrılırken, Hz. Peygamber’den kendileri için güvenilir bir kişi tayin etmesini istediler. Görevlendirilecek kişinin mutlaka güvenilir olmasında ısrar ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber; “Ben size gerçekten emin birisini tayin edeceğim” buyurdu. Ashab-ı kiram ümit içinde Resulullah’a yanaştılar. Resulullah, “Ey Ebu Ubeyde kalk” dedi. Ebu Ubeyde kalkınca; “Bu ümmetin emini (en güvenilir kişisi) Ebu Ubeyde’dir” buyurdu. (Buhari, Kitabu’l-Meğâzi, 73) Hz. Ömer ona kardeşim diye hitap eder, sarılırdı. Vali iken de mütevazi yaşadı. Onun kıt kanaat yaşadığını gören Hz. Ömer; “Dünya Ebu Ubeyde’den gayrı hepimizi değiştirdi” dedi.

Maksadımız uzun uzadıya Ebu Ubeyde (r.a)’nin hayatını anlatmak değil, altından, mücevherden daha kıymetli model bir insana işaret etmektir. Bu türlü insanlar pek nadir bulunur. Bunlar toplum içinde hayrın, doğruluk ve güzelliğin sembolü konumundadırlar. Böylelerinin pek az olduğunu Hz. Peygamber şöyle belirtmişlerdir: “İnsan toplumu, neredeyse içerisinde iyi cins yük ve binek devesi bulunmayan 100 develik bir kervan gibidir.” (Tecrid-i Sarih, Hadis no: 2117) Ashab-ı kiram ve tabiin dönemi gibi bazı dönemler istisna edilirse toplumların genellikle kaliteli insanlardan yoksun olduğu görülür. Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok ayeti çoğunlukla insanların cahil olduklarını, akıl etmediklerini, inanmadıklarını, haktan yüz çevirdiklerini, yoldan çıktıklarını dile getirmektedir.

Toplumların en büyük problemi kaliteli insan problemidir. Zorluk ve felaket anlarında paradan puldan ziyade kaliteli, vasıflı insanlara ihtiyaç duyulur. Nice zengin servet sahibi fert ve toplumlar görüyoruz ki varlık içinde darlık yaşamaktadırlar. Günümüz İslam toplumlarının hali buna en canlı misaldir. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerine, altına ve altın değerindeki petrole sahip oldukları halde emperyalist güçlerin baskısı ve kuşatması altında yaşamaktadırlar. Serveti yerli yerinde kullanacak kaliteli insanlar olmazsa, servet felaket sebebi olmaktadır. Zira mal silah gibidir, kullanana göre yarar ya da zarar tevlid eder.

Bütün mesele maddi servet kazanmaktan ziyade kaliteli insan yetiştirmeye yönelmektir. Nüfusun çok olması önemli değildir. Nüfuzu olmayan nüfusun kıymeti yoktur. Kuru kalabalıklar kendi başlarına bir işe yaramazlar. Onları yönlendirecek, toplumsal kaliteyi artıracak önder şahsiyetlere ihtiyaç vardır. Doğru yönlendirilmeyen, kalite kazandırılmayan kalabalıklar daima problem üretirler.

Hz. Peygamber (sav) ilim, iman ve ahlak zemininde ashab-ı kiram gibi dünyaya örnek olan, medeniyet kuran bir kadro yetiştirdi. Günümüze kadar intikal eden güzellikler bu kadro eliyle ekilip yeşertildi. Bu değerlerin korunup gelecek nesillere aktarılması da yine kaliteli kadrolar vasıtasıyla olacaktır.

Hz. Ömer’in ev dolusu altın, gümüş ve mücevherat değil de ev dolusu Ebu Ubeyde gibi ehil ve güvenilir kimseler istemesi konunun önemi açısından fevkalade dikkat çekicidir. Yöneticiler bu hususu daima nazar-ı dikkate almalıdırlar. Altınla, dövizle dolu hazineler hırsızların eline geçerse eşkıyalığın, terörün, mafyanın güçlenmesine vesile olur. Mısır’ın hazineleri Yusuf (as)’ın elinde değerlendi. Bugün Allah’ın Müslümanlara lutfettiği petrol gibi altın değerindeki servetlerin de Hz. Yusuf gibi, Hz. Ömer gibi, Ebu Ubeyde gibi emin ellerde olması gerekir.

Toplumların en büyük şansı altından ziyade altın gibi şahıslardır. Altının hükmettiği değil, altına hükmeden, servetin esiri değil efendisi olan gönlü ve gözü tok, kamil insanlar gerçek hazinedir.

Kur’an-ı Kerim’in hedefi de bu türlü insan yetiştirmektir. Kıssalar, temsiller, uyarma ve müjdeler hep bu hedefe yöneliktir. Hz. Peygamber’in Kur’ân mektebinde yetişenler insanlığa ve insani değerlere model teşkil etmişlerdir.

İnsan eğitimin paradan daha önemli olduğunu Hz. Peygamber ne güzel belirtmiş: “Bir baba çocuğuna güzel bir terbiyeden daha güzel bir miras bırakmamıştır.” (Tirmizi, Birr, 33)

Çocuklarına neden miras bırakmadığı sorulduğunda Selahattin Eyyübi şöyle cevap vermiş: Şayet onlara iyi bir terbiye vermişsem servet kazanırlar ama iyi bir terbiye vermemişsem bıraktığım serveti de batırırlar.

Yeryüzünün ıslahı ıslah olmuş insanlar, ifsadı da ifsat edilmiş insanlar eliyle olur. Dünya insana emanettir. Hz. Peygamberin en önemli vasfı emin oluşudur. Onun vasfı Muhammedül Emin. Ona vahiy getiren meleğin vasfı da Cibril-i Emindir. Hadis-i şerifte ifade buyurulduğu gibi, “emin olmayan kimsenin imanı yoktur.” (Müsned, 3/135) Zaten iman da “emn” kökünden gelmektedir.

Servetin azalmasından ziyade iyi insanların azalmasından endişe etmek gerekir. Toplumlar ölen salih kimselere ağlamaktan ziyade Salihlerden mahrum kaldıkları için kendilerine ağlamalıdırlar. İyiler toplumun manevi sigortasıdır. Aslında kötüler iyiler sayesinde yaşarlar.

Yaşadığımız modern dünya teknolojiyi imkanlarını ıslahtan ziyade ifsada yönlendiriyor. İmkanlar, araçlar, gereçler haddi zatında masumdurlar. Onları şerre alet eden insanlardır. Şerlilerin imkanları arttıkça şerler de artacak demektir.

Hz. Peygamber, salihlerin günbegün azalma tehlikesine şöyle dikkat çekmektedir: “Salih kimseler birer birer çekilip gider, geriye arpanın veya hurmanın döküntüleri gibi döküntüler kalır. Allah da onlara hiçbir değer vermez.” (Tecrid-i Sarih, Hadis no: 2096) Allah’ın değer vermediği kimselerin ne değeri olabilir? Bunlar toplumda değer üretemedikleri gibi mevcut değerleri de silip süpürürler. Sahte değerler gerçek değerlerin yerini alır. Bu da toplumun kıyameti demektir. Dileğimiz odur ki, evlerde Ebu Ubeydeler eksik olmasın.

Kaynak:Ali Rıza Temel, 2009 - Temmuz, Sayı: 281, Sayfa: 026 Altınoluk Dergisi.

Hz.Ali (R.A.) Düşmanını Öldürmemesi

12:33:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Allah'ın (c.c.) kılıcı Hz. (r.a.) bir savaş esnasında düşmanı olan bir yiğidi yere yıkıp öldürmek üzereyken, düşmanı Hz. Ali'nin (r.a.) yüzüne tükürdü. Bunun üzerine Hz. Ali düşmanını bırakarak ayağa kalktı.

"Yürü git seni öldürmekten vazgeçtim, serbestsin." dedi.

Savaşçı bu duruma şaştı.

- "Beni alt edip öldürmek üzereyken neden vazgeçtin. Seni ne alıkoydu? diye sordu.

Hz. Ali (r.a.) cevap verip şöyle dedi:

- "Ben seninle Allah (c.c.) yolunca ve Allah'ın (c.c.) rızasını kazanmak için savaşıyordum ve onun için seni öldürecektim. Sen yüzüme tükürünce kinlendim, sana kızdım; eğer o an öldürseydim sana kızgınlığımdan bunu yapmış olacaktım. Yani seni Allah (c.c.) rızası için değil de kendi nefsim için öldürmüş olacaktım. Bu yüzden seni serbest bıraktım."

Bunu duyan adam, bu büyük asalet ve incelik karşısında iman ederek Müslümanlar safına katıldı.


Kaynak: Mesnevi'de Geçen Bütün Hikâyeler (Mehmet Zeren)-Semerkand Yay.

21 Ekim 2013 Pazartesi

Salih Amcanın Bulduğu Cüzdan

12:25:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Salih Amca ikindi namazını kıldığı camiden çıkarken çok üzgündü. Çünkü işi bozulmuş hiç parası kalmamış­tı. Halbuki çocukları evde yiyecek bekliyorlardı.

Ne yapacaktı?..

Üzüntü ile yürürken, gözüne bir cüzdan ilişti.

Hemen eğilip cüzdanı aldı. İçindeki paranın binlerce liradan fazla olduğunu görünce sevindi. Artık çocukları­nın istediklerini alabilirdi.

Ama bu sevinci çok sürmedi. Bir başka düşüncedir al­dı onu. Diyordu ki:

— Ben şimdi namazdan çıktım. Nasıl olur da başkası­na ait bir parayı alır, evime götürebilirim? Haram para­dan çoluk çocuğuma nasıl yedirebilirim?

Salih Amca, düşünceye daldı. Bir adım gidiyor, yine duraklıyordu; bir türlü ilerleyemiyordu.

Daha fazla gidemedi, geri dönüp cüzdanı bulduğu yere geldi. Baktı ki bir adam orada birşeyler arıyor. Ne aradı­ğını sordu.

Adam da:

— Sorma birader, buraya cüzdanımı düşürmüştüm, onu arıyorum. İçinde çocuklarıma alacağım şeylerin pa­rası vardı. Bulamazsam çok üzüleceğim., dedi.

Salih Amca hemen cüzdanı uzattı:

— Bu mu yoksa?

— Evet evet o! Allah razı olsun sen mi buldun?

— Evet, ben buldum.

— Niye geri veriyorsun öyleyse? Bak bulurken kimse

de görmemiş.

— Kimse görmedi, ama birinin görmesinden bir türlü

kaçıramadım.

— Kim o? — Allah, Allah her şeyi görür, bilir. Melekler de yazar. Bu yüzden çocuklarıma haram para yedirmekten kork­tum. Allah bana başkasının hakkını nasip etmesin diye dua ederek geri getirdim.

Adam birden gülmeye başladı:

— Duan kabul oldu aziz dostum, cüzdan sende kal­sın. Bu paranın hepsi senin, Hem de helâl olarak.

— Nasıl olur?

— Ben zengin bir adamım. Dürüst bir adama iyilik et­mek istedim. Ama adamın dürüst olduğunu nasıl bilebi­lirdim. Namazdan çıkınca içi para dolu cüzdanımı bura­ya kasten düşürdüm. Ben de geriye çekilip bakmaya baş­ladım. Az sonra sen geldin cüzdanı alıp götürdün, ama çok geçmeden geri dönüp sahibini aradın. Anladım ki, sen benim yardım etmek istediğim dürüst bir insansın. Allah'a verdiğim sözü tutuyor, bu paranın hepsini sana hediye ediyorum. Al, güle güle harca.

Kaynak:Ahmed Şahin, Dini Hikâyeler, Cihan Yayınları, İstanbul 2006, s.41

Utancından Allah Resulüne Bakamadı

11:31:00 Posted by Mücahid Reis No comments


İbrahim Efendi, iyiliksever bir insandı. Kendisinden yardım isteyenleri öyle 5-10 kuruş vererek başından savmaz, ihtiyacının hepsini karşılamaya ça­lışırdı. İstanbul'da bir ihtiyaç sahibine yüklü bir yardım yaptıktan sonra, aynı sene hacca gitmişti.

Bir sabah Kabe'yi tavaf ederken baktı ki, bütün Müslümanların kıblegâhına karşı, biri saygısızca uzanmış, uyuyor. Hemen adamı uyandırdı ve:

- Burada en küçük saygısızlık bile büyük günah sayılır. Sen istirahatını başka bir yerde yap, biz burada hürmet ile tavaf ederken, böyle laubalice yatı­şın bize ağır geliyor; senin de günahını çoğaltıyor, dedi.

Bu sözleri yan tebessümle dinleyen adam, sesini çıkarmadan kalkıp gitti. Hacı İbrahim de iyi bir iş yaptığına inanarak vicdan huzuru içinde tavafına devam etti.

O gece İbrahim Efendi gördüğü rüyada ak sakal­lı, miranı yüzlü iki zatın şu sözlerine muhatap oldu:

- Biz, Resûlüllah'ın (S.A.V.) gönderdiği elçileriz, hemen önümüze düş, mahkemeye gideceksin!

Ve İbrahim Efendi'yi önlerine alarak çölün ortasına doğru hızla yürüdüler. Hurma ağaçlan ile çev­rilmiş, şırıl şırıl sulan akan bir bahçeye götürdüler. Ortasındaki beyaz badanalı binanın önünde durdu­lar; ak sakallı zat içeri girdi:

- Getirdik ya Resûlallah, dedi.

Dışarıdan bunu duyan İbrahim Efendi'yi bir tit­remedir aldı. İçeri girince baktı ki, bir mahkeme te­şekkül etmiş. Hakim makamında Resûlüllah (S.A.V.) davacı yerinde de gündüz uykudan uyandırdığı adam var.

Bu manzara karşısında iyiden iyiye şaşıran Hacı İbrahim, utancından ayaklarının ucuna basa basa suçlu mevkine geldi ve titreyerek ayakta beklemeye başladı. Bir anlık sessizlikten sonra Resûlüllah Efendimiz, ona hitaben:

- Sen bu kardeşini uykusundan uyandırmak suretiyle istirahatına mani olmuşsun, şimdi senden davacı; ne dersin İbrahim Efendi? diye sordu.

Utancından bir türlü başını yerden kaldırama­yan İbrahim Efendi titrek bir sesle:

- Ya Resûlüllah, onu uykusundan uyandırdığım doğru, fakat niyetim istirahatına mani olmak değildi. Beytullah'ın önünde uzanarak yatması sebebiyle mü'min kardeşimizin saygısız duruma düşmesine mâni olmak kasdiyle bu ikazı yapmıştım. Yoksa kardeşimizi rahatsız etmek aklımdan geçmez.

Bu ifadeye bir diyeceği olup olmayacağı sorulan davacı dedi ki:

- Ya Resûlallah, madem ki kardeşimizin maksa­dı beni rahatsız etmek değilmiş, bilakis bana iyilik yapmakmış; o halde ben de hakkımı helal ediyorum, davamdan vazgeçiyorum.

Bu söz üzerine beraat eden İbrahim Efendi; kan ter içinde mahkemeden kurtularak evine geldi ve sa­bah erkenden rüyada başına gelenleri düşüne düşü­ne tavaf ederken, aynı adamın aynı yerde, evvelki gi­bi uyuduğunu gördü ve sitem ederek dedi ki:

- Şu yaptığını gördün mü? Beni Resûlüllah'a şi­kayet ettin, hâlâ heyecandan titremekteyim.

Adam gülerek şu cevabı verdi:

- Ben çok fakir bir adamım, bir ara ciddi bir aile sıkıntı ile karşılaştım, yüzümü kızartarak sizden sa­daka istedim; siz de beni daha başkasına yüz suyu döktürmeyecek kadar büyük bir yardımla kurtardı­nız. Bu iyiliğinize karşı ben de sizi Resûlüllah ile görüştürmek istedim ve bu bahaneyi buldum. Maksa­dım şikayet değil, seni Resûlüllah'la görüştürmekti, ama sen utancından hâkim mevkiinde oturan Resû­lüllah'a bakamadın!

Kaynak:Mehmet Dikmen, Esrarengiz Olaylar, Cihan Yayınları, İstanbul 2001, s.140

19 Ekim 2013 Cumartesi

Şimdiye Kadar Neredeydiniz!

12:49:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Fehmi Yıldırım Bey anlatıyor;

1994 senesiydi. Arkadaşlarla yapacağımız bir sohbete geç kalmıştım. Onun için özür dileyip hem de mazeret beyanında bulunmak kastıyla dedim ki, bir arkadaşımın yakınına baş sağlığı için gitmiştim. Çok enteresan bir ölüm hadisesi idi. Aniden vefat eden adama, ölmeden hemen önce oğlundan, kızından ve damatlarından dört telefon gelmiş; "Merak ettik

Adam, birbiri ardına gelen bu telefonlardan dolayı oldukça şaşırmış, "iyiyim", demiş ama içinden de "Bu işte bir gariplik var!" diye geçirdikten sonra oturduğu yerde vefat etmişti. Bütün bu olanlar yarım saat içinde cereyan etmiş.

Ben bu enteresan hâdiseyi naklettikten sonra sohbette ilk defa gördüğüm bir genç, "Müsaade ederseniz, ben de buna benzer bir hâdise anlatayım?" deyip, bizden olur aldıktan sonra başladı anlatmaya:

-Sizlerin şu samimiyetiniz ve bu kadar güzel dostluk ve sohbetleriniz bana çok tesir etti. Yeni tanıştık ama, bugüne kadar niye sizleri bulamadım? diye hayıflanıyorum. Görüyor­sunuz bir kolum yok. Size bir trafik kazasını ve biraz önce bahsedilenlere benzeyen önsezileri anlatayım.

-Nişanlım ipek ile evlenmemize on gün vardı. O gün onu aldım bir bara götürdüm. Biraz sonra arkadaşım ve aynı zamanda adaşım Murat da İki kız arkadaşı ile birlikte yanı­mıza geldiler.

-Hayrola, hoş geldiniz, dedikten sonra onları hiç bek­lemediğim için "Niye geldiniz?" diye sordum. Onlar "Ölmeye geldik!" deyip gülüşmeye başladılar. "Biz de!" deyip şaka-lastik.

Biraz sonra Hakan isimli arkadaşım da iki kızla çıkıp geldi. O saatler, pek böyle biraraya geleceğimiz bir vakit olmadığı için onlara da "Hoş geldiniz. Hayrola bu saatte bu­raya niye geldiniz?" diye sordum, onlar da, daha önce ko­nuştuklarımızdan habersiz, gülerek "Ölmeye geldik!" dediler.

içkilerimizi içtikten sonra bardan çıktık. Ben arabamı Hakan'a verdim, biz de Murat'ın arabasına doluştuk. Hakan'a verdim, biz de Murat'ın arabasına doluştuk.

O akşam İpek'te bir başkalık vardı. Ben arka koltukta pencere kenarına, onun ise ikinci kızla benim arama orta yere oturmasını istiyordum. Çünkü Murat arabayı kullanacak­tı, kız arkadaşlarından birisi ön tarafa yanına oturmuştu. Ama ipek bütün ısrarlarıma rağmen ortaya oturmaya yanaşmadı ve benim ortaya oturmamı istedi, Ben de mecburen oturdum.

Biraz sonra yolda giderken çok şiddetli bir kaza geçirdik, Murat, ipek ve yanımdaki kız hemen orada ölmüş, ben komaya girmişim. Zaten kolum kopmuş, iç organlarım dışarı fırlamış. Ön tarafta oturan kız ise nasılsa kurtulmuş ve arabadan çıktığı gibi arkasına bakmadan gitmiş. Polisler gelmiş manzarayı görünce hepimizi de ölü zannedip morga kaldırmışlar. Sonra isim tesbiti için tekrar morga gelmişler, kapıyı açınca ben kımıldamış ve bağırmışım. Heyecana kapılan polis heyecandan silahını çekmiş fakat bayılıp yere yığılmış. (Bu polis birkaç ay psikolojik tedaviden sonra malu­len emekliye ayrılmış.)

Daha sonra beni hemen tedaviye almışlar, yurtiçinde ve yurtdışında uzun tedaviden sonra kendime gelebildim. Hakanlar da trafik kazası yapıp ölmüşler. Anlaşılan geriye iki kişi kalmıştı.

Murat bütün bunları anlatırken sanki nefesimizi tutmuş, pürdikkat dinliyorduk. Murat, meselenin değişik bir yönüne geçiş yaparak şunları söyledi:

-Sonradan şunları öğrendim. Arkadaşım Murat, kazadan 10-15 gün önce bir mezar hazırlatmış hatta bir hoca çağırıp, "Kur'ân oku, dua et", demiş. O da, "Burası boş mezar, ben kimin için yapacağını?" demiş. Adaşım, "Sen dua et, oraya girecek olan yakında gelecek", demiş.

Kazadan sonra işte o kazdığı mezara gömülmüş. Nişan­lım ipek de, son olarak benimle çıkmadan önce bütün elbise­lerini bavullara, valizlere doldurup üzerine, "Ben gelmezsem bunları fakirlere, Çocuk Esirgeme Kurumu'na verin", diye yazdığı bir not bırakmış. Zaten o gün inanıyordum ki, nişan­lım kazayı hissetmişti. Beni de çok sevdiği için orta yere otur­tarak korumak istemişti. Çünkü hiçbir zaman karşılaşmadığım inatçı tavrına ilk defa orada şahit oluyordum.

Bunları söylerken Murat'ın gözleri yaşarıyordu. Kafasını kaldırıp bir soru sordu:

-Allah'a imanı vardı, içki içmezdi, iyilik severdi, dürüsttü, fedakârdı. Ama yetiştiği durum itibariyle din adına pek birşey bilmezdi. Acaba Allah onu affeder mi?'

Fetret devrine benzer bir yokluk ve yabancılık içinde yetişen böyle birisi için, "Allah'ın merhameti geniştir, zaten Allah'tan hiçbir zaman ümit kesilmez", diyerek teselli etmeye çalıştık.

Murat, daha sonra kendisi için de şunları söyledi: "Ben Allah'a inanıyorum. Bir senedir de hiç içki içmedim. Ama dinden uzak yaşadım. Bilmiyordum. Elimden tutanım da yoktu. Allah beni de affeder mi?"

Biz yine Allah'ın rahmetinin genişliğinden bahisle teselli edici sözler söyledik. Gözlerinin içi gülüyordu. Fakat birden bire durdu ve "Fakat ben, bizi terkedip giden kızı öldürmek istiyorum, çok mu büyük günah işlemiş olurum?" diye sordu.

Biz de "Niçin?" diye sorduğumuzda o, "iki sebepten. Birincisi kazayı yaptıran o... Çünkü adaşımla sert bir münakaşaya tutuştu. Hatta direksiyonu elinden zorla almaya kalktı ve hızla giden araba bariyerlere çarptı. Sonra da hiçbirimize bak­madan, yardım çağırmadan bizi ölüme terkederek çekip gitti, ikinci olarak da, tahkikat sonucu arabanın içinde bizim beş kişi olduğumuz tesbit edilip ifadesine baş vurulunca da her­halde benim ölümden kurtulup işi düzeltmem mümkün olmaz diye verdiği ifadede benim şoförle kavga edip direk­siyona saldırdığımı ve dolayısıyla kazayı yaptırdığımı söyle­miş. Benim iyileştiğimi öğrenince önce İsviçre'ye kaçmış, sonra da Amerika'ya gidip birisiyle yaşamaya başlamış. Ama ben onu çok iyi takip ediyorum."

Biz, "Sakın ha... Madem iyi bir yola girmek istiyorsun, onu affet.. Allah affedenleri sever, inşaallah geniş ve engin rahmete mazhar olursun", dedik.

Murat bize, "Ben sizlerden ayrılmak istemiyorum, izin verirseniz bütün sohbetlerinize katılmak arzu ediyorum" dedi. Biz de bütün samimiyetimizle "bekliyoruz" dedik.

Öbür hafta kaza hakkında gazetede çıkan haberlerin kupürlerini de toplayıp bir dosya yaparak bize gelmek iste­miş fakat kazadan sonra yakalandığı sara hastalığının nöbeti gelince arkadaşı ismail Bey onu hemen evlerine götürmüş, iyileşince telefon ederek arkadaşlardan, gelemediği İçin ma­zeret beyan edip özür dilemiş. Bir sonraki hafta ise sara nöbeti onu banyoda yakalamış. Düşüp başı zedelenmiş ve acele hastaneye kaldırmışlar. Ziyaretine gittiğimizde bizi tanımıyordu. Birkaç gün sonra da vefat etti.

Bağdat Caddesi'nin bu sevilen genci için kızlı-erkekli bütün arkadaşları ağlıyorlardı. Cenazeye geldiler. Biz ken­dimizi tanıtıp yanlarına sokulunca, hepsi etrafımızda pervane gibi oldular ve "Murat sizlerle tanıştıktan sonra bize geldi ve arkadaşlar çok temiz insanlarla tanıştım. Onlarla görüşün iyi yolu bulalım. Bizim tuttuğumuz bu yol, yol değil. Ben, artık İslâmiyet'i öğrenip yaşamak istiyorum. Yoksa herşey fani, herşey boş." diye sizlerle mutlaka oturup sohbet etmemizi arzuluyordu, ama bizleri tanıştırmaya ömrü yetmedi, dediler.

Demek ki, Allah'ın kendisine bahşettiği son zamanı iyi değerlendirmişti. Ailesine de başsağlığına gittik. Orada da kız kardeşi, annesi ve babası bize "Murat hep sizden bahsediyor­du, sizi çok sevmişti" dediler.

Cenazenin olduğu gün, orada başı sarılı bir delikanlı vardı, "Murat'ı çok severdim. Vefatını duyunca arabamı duva­ra vurdum, onun için başımdan yaralandım. Ama size birşey söyleyeceğim. Sizinle tanışmamız için, mutlaka Murat'ın öl­mesi mi gerekiyordu? Niye bizleri de aranıza almıyorsunuz?" diyerek sitemlerini dile getirdi.

Sonra öğrendik ki, Murat çok cömert bir gençti. İpek'in ölümünden sonra ise iyice cömertleşmişti, Şimdi Karacaahmet Kabristanı'nda ölmeden önce nişanlısı İpek'in yanına yaptır­dığı mezarda yatıyor.

Kaynak:İbrahim Refik,Hâdiselerin İbretli Dili, Albatros Yayınları, İstanbul 2000, s. 98

İnsanın Aceleciliği

10:28:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Çin'in bir köyünde bir yaşlı adam varmış... Çok fakirmiş. Ama kral bile onu kıskanırmış. Çünkü öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, kral at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş; ama adam satmaya yanaşmamış... "Bu at, benim için bir dost... İnsan dostunu satar mı?" dermiş hep...

Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylüler ihtiyarın başına toplanmış ve başlamışlar söylenmeye:

- Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala sataydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın.

İhtiyar:

- Hüküm vermek için acele etmeyin, demiş. Sadece*At kayıp* deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.

Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, kendi kendine dağlara gitmiş. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.

Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.

- Babalık! demişler. Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var.

- Karar ve hüküm vermek için gene acele ediyorsunuz, demiş ihtiyar. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz.

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan, ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye düşünmüşler...

Bir hafta geçmeden, vahşi atlan terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşüp ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.

Köylüler gene gelmişler ihtiyara.

- Bir kez daha haklı çıktın, demişler. Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın, demişler.

İhtiyar:

- Siz erken hüküm verme hastalığına tutulmuşsunuz, diye cevap vermiş köylülere. O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu... Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde kapına gelir ve daha sonra neler olacağı size asla bildirilmez...

Birkaç hafta sonra, düşmanlar büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan büyük gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, İhtiyarın sakatlanan oğlu dışındaki bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş. Giden gençlerin öleceğini ya da esir düşüp köle olarak satılacağını biliyorlarmış.

Köylüler, ihtiyara gelmişler...

- Gene haklı olduğun anlaşıldı, demişler. Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.

- Siz erken karar ve hüküm vermeye devam edin, demiş ihtiyar. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.

La Tzu, etrafına anlattığı bu gizemli hikayesini, şu nasihatle tamamlarmış:

- Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında hüküm vermekten kaçının, Karar aklın durması halidir. Hüküm verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Üstelik akıl, insanı daima karara, hükme zorlar.

Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Ne var ki, gezi asla sona ermez. Bir yol biterken, yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

Kaynak:Mehmet Dikmen, Esrarengiz Olaylar, Cihan Yayınları, İstanbul 2001, s. 111

Cebrail (as) hz. Ebu Bekir'i İmtihanı

10:06:00 Posted by Mücahid Reis

"Cebrail aleyhisselâm, Hazreti Ebu Bekir'i Resûlüllah'a kargı ne ka­dar sevgisi olduğunu öğrenmek istediğini Hak Teâlâ'dan istedi. Cenab-ı Allah ona imtihan etmesini emretti. Cebrail aleyhisselâm bir bayram sabahı Hz. Ebu Bekir'in geçeceği yol üzerine bir âmâ gibi oturdu. Haz­reti Ebu Bekir bayram günü en yeni ve kıymetli elbiselerini giymiş Resûlüllah'ın yanına gidiyordu. Tam Ebu Bekir (r.a.) önüne geldiği za­man :

—Hazreti Muhammed'in sevgisi için bana bir şey vereni Allah affetsin, dedi. Hazreti Ebu Bekir bunu duyunca sırtındaki cübbesini çıkarıp verdi:

—Bu sözü tekrar söyler misin? Diye sordu. Âmâ tekrar söyledi. Hazreti Ebu Bekir bu sefer çıkarıp sırtındaki elbiseyi verdi. Tekrar söy­letip ayakkabısını da verince üzerinde ancak örtünecek kadar elbise kal­mıştı.

Yolun ortasında kalan Hazreti Ebu Bekir'i o ara Bilâl-i Habeşi (radıyallahu anh) görüp elbise getirmesi için eve gönderdi.

Yolda Bilâl'a (r.a.) Peygamberimiz rastlayıp nereye gittiğini an­ladığı için :

—Ya Bilâl, Ebu Bekir'in elbisesini alan Cebrail (as)dır. Bana olan sevgisini ölçmek için böyle yaptı, buyurdu. Hazreti Bilal elbiseyi, Hazreti Ebu Bekir'e götürüp teslim etti ve Resûlullah'ın huzuruna geldi. O zamana kadar Cebrail aleyhisselâm elbiseyi getirip Peygamber Efendimize vermişti bile, Peygamber Efendimiz :

—Ey Ebu Bekir! Al elbiselerini, imtihanı kazandın. Cebrail karde­şim seni imtihan etmişti. Bana olan sevgini Öğrenmek istemişti, buyur­du.

Bunun üzerine Hazreti Ebu Bekir :

—Ya Resûlullah! Ben o elbiseyi senin sevgin için verdim, buyurdu. Sonra geri alamam istediğiniz yere verin, dedi. Elbiseyi bir fakire hediye ettiler.

Kaynak: Büyük Dînî Hikâyeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi, İstanbul, 1980.