Faydalı Paylaşımlar..

Menkîbeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Menkîbeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2014 Cumartesi

Üç Ay Mı Desem Yoksa Beş Mi?



Yıllar önceydi...

    Günümüzdeki adıyla " Mimar Sinan Üniversitesi" olarak bilinen Devlet Güzel Sanatlar Akademisinin hemen yanındaki Fındıklı Parkında dinleniyordum. Ilık bir ilkbahar akşamıydı ve bitişik bankta da, elli yaşları civarında bir adam vardı. Hatırladığım kadarıyla, Türkiye "borsa" denilen ticari oyunlarla yeni tanışıyor ve herkes, hisse senetlerinin o günlerdeki inanılmaz yükselişinden bahsediyordu.

    Yanımdaki adam, bir tomar hisse senedini rulo yapmış vaziyette sağa sola sallarken, arada bir de sol elinin avucuna vuruyordu. Ben, her zamanki gevezeliğimle ona da laf atarak:

    - Hisse senetlerindeki artış, herkesi şaşırttı, dedim. Siz de köşeyi döndünüz her halde!

    Hafifçe tebessüm edip:

    - Evet! diye karşılık verdi. Elimdeki kağıtlar, inanılmaz derecede değer kazandı. Üstelik de bunlardan on binlerce var bende. Bazılarından ise yüz binlerce.

    - Kısmetli bir insanmışsınız, dedim. Öyle değil mi? Bakışlarını denize çevirerek:

    - Evet! dedi, kısmetli bir insanim. Ve kan kanseriyim. Doktorlar: "Belki üç-dört ay yaşarsın!" dediler.

    Şaşkınlığımdan ötürü, ona ne cevap verdiğimi hatırlayamıyorum. Ama ismini söylediğinde, çok şaşırmıştım. Konuştuğum kişi, yıllara damgasını vuran çok ama çok ünlü bir sigortacıydı. Sigorta firması, kendi ismiyle biliniyordu ve İstanbul’un bütün önemli yerlerinde, mesela Galata Köprüsündeki bütün elektrik direklerindeki panolarda, onun adı yazardı: Semih ....

    Yukarıdaki hatırayı kaleme aldığım sıralarda yazlık evimize misafir olarak gelen Selim Gündüzalp ve Ali Suat gibi yazar arkadaşlarım, bu hatıramı yirmi sene önce duymalarına rağmen detaylarını benden iyi hatırlamış ve onu kaleme almama yardımcı olmuşlardı.

    Semih Beyle konuştuğum dakikalar içinde, dünyanın gerçek yüzünü görebilmiştim. Ama ne yazık ki, ona benzer bir çok olayla daha karşılaşmama rağmen, "ülfet" adı verilen ve her şeye "normaldir!" damgasını vuran alışkanlığımız yüzünden ders alamadım.

    Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde yaşadığım olay gibi...

    2003 Yılının mayıs ayında, bir kan tahlili yaptırmak amacıyla Cerrahpaşa Tıp Fakültesine gitmiştim. Orada okuyan oğlumla birlikteydim ve hastanenin merkez laboratuarında, bir çok kişiyle beraber beklemekteydim.Bizler, kapı tarafındaydık ve sıramız yaklaştıkça, pencere önünde yer alan üç-dört hemşireye doğru ilerliyorduk. Hemen arkamda, hiç durmadan ağlayan otuz beş yaşları civarında bir hanım vardı. Ben, onun kan vermekten korktuğunu zannettiğimden:

    - Hemşirelerin eli son derece hafif! dedim. Emin olun, hiç acı duymayacaksınız.

    Elindeki kağıt mendille gözlerini silerken:

    - Şimdiye kadar en az bir kova dolusu kan verdim, dedi. Kan vermek, benim için hiç sorun değil.

    Tekrar ağlamaya başladı. Oğlumla birlikte meraklanmıştık. O da bunu anlamış olacak ki:

    - Burası benim ikinci mekanım oldu, dedi. Haftada birkaç defa uğruyorum. Beş-on dakika önce, akciğer kanseri olduğumu ve fazla zamanımın kalmadığını söylediler.

    Oğlum, o sırada tıp fakültesinin son sınıfında olduğu için, bu tür olaylara alışık sayılırdı. Ama ben, gerçekten çok üzülmüştüm. Kadın, ağlamaktan kızaran gözlerini benden kaçırmaya çalışırken:

    - Doktor, ölüme hazırlıklı olmam gerektiğini ima ettiğinde, bütün vücudum sanki önce tavana, sonra da döşemeye çarptı, dedi. Ve ben, onlar arasında defalarca gidip geldim.

    Kan verene kadar beklediğimiz yaklaşık onbeş dakika içinde, o hanıma ecelin gizli olduğunu ve onu Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceğini; "ölecek" denilen bir çok hastanın şifa bulurken, "sağlam" denilen çok insanın vefat ettiğini ve bu gerçeğin de herkes tarafından kabul edildiğini anlattım. İman nimetinin büyüklüğünden bahsederken, üzüntü ve sıkıntılarla dolu olan dünya hayatının bir gün nasıl olsa sona ereceğini, ama ondan sonra bizi cennet gibi ebedi bir mutluluğun beklediğini, bunun için de iman ve ibadet gerektiğini anlattım. En önemlisi de, şefkat peygamberinin ifadesiyle, zerre kadar imanı olanın kurtulacağını müjdeledim. Ağlaması durdu, ferahlamıştı. İmanlı bir insan olduğunu, hatta Cuma günleri namaz bile kıldığını belirtti. En büyük endişesi, iki kızının henüz küçük yaşlarda olmasıydı. Ama Allah, elbette bir kolaylık verecekti.

    Bu olaylardan sonra, şu soruyu sormak geçti içimden:

    Eğer yanlış nakledilmiş değilse, bazı doktorların, hastalarına: "ancak şu kadar yaşarsın!" demeleri hata değil mi?

    Dünyadan ayrılacağımız tarihi bilmek doğru olsaydı, Allah bunu bize bildirmez miydi?

    Ecelin gizli olması, elbette ki rahmettir.

    Aksi taktirde, ömrümüzün ilk yarısı gafletle, son yarısı da, idam sehpasına adım adım yaklaşan bir insan gibi, dehşet ve korku içinde geçecektir.

    Rabbimiz, aynı şekilde, dünyanın sonu olan kıyametin vaktini de gizli tutmuştur. Ve bu tarih, "mugayyebat-ı hamse" adı verilen beş gizli şeyden biridir. Eğer kıyametin vakti belli olsaydı, son asrın insanları, perişan olmaz mıydı?

    "Rahman" ve "Rahim" gibi isimlerinin tecellisiyle, kullarını nazlı bir bebek gibi gözeten ve sayısız nimetlerle kendini sevdiren Rabbimiz, "gayb" adı ile ifade edilen "gelecek olayları" bizden saklamış ve böylelikle hayattan lezzet almamızı sağlamıştır.

    "Biz realist insanlarız. Ve hayatın gerçeklerini dile getirmekten yanayız!" diyerek insanlara ömür biçen doktorlar, hastaların her şeyden fazla moral ve ümide ihtiyacı olduğunu unutmamalı.

(Cüneyd Suavi Hayatın İçinden Hikâyeler Zafer Yayınları)

3 Ağustos 2013 Cumartesi

TAPTIĞINIZ AYAĞIMIN ALTINDA

Muhiddini Arabî bir dağa çıkıp:

-Sizin taptıklarınız benîm ayağımın altındadır; diye bağırmaya başladı. Bu söz üzerine zamanın uleması Muhiddin Arabi'nin (Allah benim ayağımın altındadır) dediğine hükmederek küfrüne; kail oldular ve idamına hükmettiler. Kabrini bile belli bir yere değil bir dağa yaptılar. Fakat Muhiddin Arabî Hazretleri bir sözünde:
- İza dehaleşşini ilâşşın, zahara kabr-i Muhiddin (Sin sına girdiği zaman Muhiddin'in kabri ve muradı anlaşılır) demişti.

Aradan asırlar geçti. Yavuz Sultan Selim Han Şam'ı fethetti. Orada bu hadiseyi duyup Muhiddin Arabi'nin kabrinin nerede olduğunu sordu. Kimse Muhiddin-i Arabi'nin kabrinin nerede olduğunu bilmiyordu

Dağda koyun otlatmakta olan çobanlara kadar Muhiddin Arabi'nin kabrinin nerede olduğunu soruyor fakat kimseden mutmain bir cevap alamıyordu. Sadece çobanın bir tanesi:

— Efendim dedi, ben kabrin nerede olduğunu bilmiyorum. Fakat şurada bir yer var ki, oradan ne koyunların birisi bir ot yer ne de oraya bir hayvan basar. Oranın otları kendi halinde büyür ve zamanı gelince de kurur gider, dedi. Bunun üzerine Sultan Selim, oranın Muhiddin Arabi'nin kabri olduğuna karar verip kazdırdı. Baktılar ki, cesedleri olduğu gibi duruyor. Oraya muhteşem bir türbe yaptırdı. Sonra O'nun niçin İdam edildiğini sordu.

Oradakiler:

— Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır, dediği için idam edildiğini söylediler.

Bu defa; Sultan Selim Han, bu sözü nerede söylediğini araştırıp orayı da buldu. Orayı kazmalarını emretti. Kazdıklarında oradan bir küp altının çıktığını gördüler. Yavuz Sultan Selim şöyle söyledi:

- Hazreti Peygamberimiz, «Dininiz paranız, kıbleniz kadınlarınız» buyurmadı mı? İşte Muhiddin-i Arabî de buna dayanarak, taptığınız ayağımın altında demekle, benim ayağımın altında altın var demek istemiş ama, o zaman bunu kimse anlayamamış ve Muhiddin'i haksız yere idam etmişler, buyurdu. Böylece Muhiddin-i Arabi'nin iki kerameti birden zuhur etmiş oluyordu; biri paranın yerini bildirmesi, biri de Yavuz'un gelip hadiseyi aydınlığa kavuşturması...

Muhiddini Arabî H. 638 (M. 1240)'da vefat etmiş ve Şam'ın Kasyon dağına defnedilmiştir.


TAŞKAFA - BOŞKAFA - HOŞKAFA

Behlül Dânâ Hazretleri, bir mezarlıkta bulduğu üç kurukafayı zembiline koymuş ve para getirip 'Satıyorum'diye bağırmaya başlamış.
'Satıyorum, alan var mı?'

Meraklılar başına toplanıp fiyatını sormuşlar:

' Birincisi parasız, ikincisi ise sudan ucuzdur, demiş. Ama üçüncüsünü hiç sormayın... O, ağırlığınca paradır.

Sebebini merak etmişler. Birincisini gösterip:

' Bu gördüğünüz 'Taşkafa'dır demiş, nasihata bile yanaşmazdı. O yüzden beş para etmez. İkincisi de 'Boşkafa'dır, nasîhat istemesine rağmen onları tutmazdı; üç-beş kuruş verenin elinde kalır. Üçüncüsü ise 'Hoşkafa'dır ki, buna 'Kâmil kafa' da diyebiliriz. Hem ameli, hem de ihlâsı vardı; hedefi ise Allah rızâsıydı. O yüzden kurusu bile Altın değerindedir. (2)

Kaynaklar:
1) Büyük Dini Hkayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
2) Fazilet Takvimi 1997

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Hazreti Musa (a.s) İle Doğan Kuşu



Musa Peygamber Yûşa İbnî Nûn ile birlikte çıktığı gezilerden birinde yolda giderlerken ansızın karşılarında bembeyaz bir kuş görürler. Kuş Hz. Mûsa'nın omuzlarına konduktan sonra kendisine şöyle seslenir:

"Ey Allah elçisi Musa!... Beni doğan kuşu öldürecek. Ne olur beni koru!"

Musa Peygamber de kuşu elbisesinin altına saklar. Ardından az sonra doğan kuşu gelerek, "Ey Allah'ın elçisi Musa!... Benim yiyeceğime, avıma Niçin engel oluyorsun?" diye sorar.

Hz. Musa (a.s) Doğan'a "Sana sürümden istediğin koyunu keseyim. Bırak bu kuşa dokunma, ne olur?" diye cevap verir. "Ama koyun etini ben ne yapayım ondan hoşlanmıyorum ki?" diyen Doğan'a da Musa Peygamber şu cevabı verir. "Öyleyse sana kendi kabalarımdan bir miktar et keseyim de ye."

Tam bu sırada Musa Peygamber'in elbisesinin altında sakladığı kuş havaya fırlayarak uçar gider. Peşinden de Doğan kanat çırparak havalanır.

Hz. Musa (a.s) arkalarından seyre dalar. O, ne hikmettir? diye düşüncelere dalmıştır. Bu iki küçük yaratığın bile hayat-memat derdine düşerek birbirlerini yemeğe kalkışmaları karşısında içi sızlayarak, aralarını bulmak için Doğan'a kendi bacaklarının kaba etlerini vermeye razı olmuştur.

O, bütün varlıkların birbirine düşmeden kardeşçe bir düzen içinde yaşamalarını arzu etmektedir. Zaten kutsal davası da insan yığınlarını aydınlık Allah yoluna davet ederek onların bu yolda insanca yaşamalarını sağlamaktır.

Musa Peygamber kafasında bu düşünceleri geçirirken kuşlar tekrar yanına sokularak onlardan biri, "Ben Cebrail'im" diğeri "Ben de Mikail'im" diye hüviyetlerini ortaya koyduktan sonra sözlerini şöyle noktaladılar:

"Ey Musa!... Biz seni buraya denemek için geldik. Açıkçası yüce Allah (cc) bizi, Rabbinin kulları karşısında takındığın şefkat ve merhamet duygularının ölçüsünü tartmak için gönderdi. Bizde bu görevimizi yerine getirdik. İmtihanı başarıyla kazındığını müjdeleriz."

Yüce Allah (cc) cümlemizi, şefkat ve merhamet duygularıyla donatsın, amin...

KAYNAK: Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları, İstanbul 2000, s. 26-27

Doğruluğun Sonu Böyle Olur!



Adam, Harem-i Şerif'in kapısında hep aynı duayı okuyordu:

- Ey doğrulara yardım eden, haramdan kaçınanları koruyan!..
Ona 'Sen başka dua bilmez misin?' dediler. O şöyle açıklama yaptı bu duayı tekrar etme sebebi olarak:

- Ben Beyt-i Şerif'i tavaf ederken ayağıma takılan şeyi eğilip aldım. Bir de baktım ki, içinde bin altın bulunan bir kese. Şeytanımla imanım mücadeleye tutuştular. 'Bin altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar.' dedi şeytanım.

İmanım ise, 'Bu haramdır, boşuna saklama, sahibini bul, teslim et.' dedi. Ben böyle mücadele içinde iken birinin sesi duyuldu.

- Burada içinde bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise versin, ona otuz altın müjde vereyim.

Bin haramdan, otuz helal hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim. O da bana otuz altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken bir Arap kölenin bu paraya satıldığını görünce hemen satın aldım. Bir müddet sonra bu kölenin yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladırlar. Köleden ne konuştuklarını sordum. Saklamayıp aynen anlattı:

- Ben Mağrip sultanının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle cenk edip savaşı kaybetti, beni de esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş, elli bin altın da vermiş ki, beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok iyilik ettin, kendi evladın gibi baktın. Bundan dolayı memnun oldum. Bunlar beni satın alacaklar sakın az altına razı olma, elli bin altına sat beni.

Dediği gibi oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile bir kısım mallar alıp Bağdat'a gittim. Orada açtığım dükkanda mallarımı satıyordum. Bir tanıdığım gelip, 'Meşhur tüccar dostum vefat etti, ay gibi güzel kızcağızı yetim kaldı gel bunu sana alalım.' dedi. Ben de kabul ettim. Çeyiz olarak birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler vardı. Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken birinin üzerinde dokuz yüz yetmiş altın yazılıydı. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dedi ki:

- Babam bu keseyi Harem-i Şerif'te kaybetmiş, bulan bir helalzade keseyi verince otuz altını ona müjde vermiş, geride kalan altındır içindeki.

Bunun üzerine ben Allah'a hamd ve şükürde bulundum, bunlar hep doğruluğun, iyiliğin bereketi, diyerek olayı kızcağıza anlattım. Mutluluğumuz daha da perçinlenmiş oldu!...

KAYNAK: Şahin, Ahmed, Yaşanmış Örnekleriyle Aradığımız İslam, Zaman Cep Kitapları, 3, Feza Gazetecilik, İstanbul 2001

28 Temmuz 2013 Pazar

Sin Şın'a Girince



Yavuz Selim Han, Mısır'a açtığı sefer sırasında Halep'ten Şam'a doğru giderken, yolda, hayatına Şam'da son verilen Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'ni ve onun Yavuz'u işaret eden sözlerini hatırladı. "Sin, Şın'a girdiğinde Muhyiddin'in kabri meydana çıkar" sözü Yavuz'un dikkatini çekmişti. Bu işaret zaman zaman aklına takılıp duruyordu. Şam'a vardığında oranın alim ve velileriyle görüşmelerde bulundu. Söz dolaşıp Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'ne de geldi Şam'ın ileri gelenleri, Hazret'in kabrinin bulunduğu yerin halen çöplük olduğunu, hadiseden o güne kadar hazrete iyi gözle bakılmadığını anlattılar.

Yavuz Selim Han, derhal harekete geçip kabrin yerini tesbit ettirdi. Oraya hemen bir türbe ve yanıbaşına büyük bir cami ve imaret inşaatı başlattı. Zamanımıza kadar muhteşem bir şekilde gelen türbe, cami ve imaret, külliye olarak ortaya çıktı.

Ayrıca, Muhyiddin-i arabi Hazretleri'nin vefatından önce ayağını yere vurarak:

"Sizin taptığınız benim ayağım altındadır" buyurduğu yeri tesbit ettirip kazdırdı. Oradan küp içinde altın çıktı. bundan Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin: "Siz Allah Teâla'ya değil de paraya tapıyorsunuz" demek istediği anlaşıldı. Gerçekten de idamına sebep, hazretin bu sözleri olmuştu.

*Selim Han, çıkan altınları Şam'ın fakirlerine dağıttı. "Sin" den maksadın Selim, "Şın" dan maksadın da Şam olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştı. Yavuz Sultan Selim Han, bu sırada Şam'da üç ay kadar kalmıştır.

Kaynak: Büyük Veli Yavuz Sultan Selim, Rahmi Serin, Pamuk Yayıncılık, 2003


Not: Resim, Muhyiddin İbnü'l-Arabî Hazretlerinin Türbesidir.