Faydalı Paylaşımlar..

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Beterin de Beteri Var

08:19:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Mehmet işten çıkarılır. Eve gelip durumu bildirince, hanımı içeri almaz. Gidecek yeri olmadığından Şeyhin dergahına gider. Bu sırada şeyh talebeleriyle sohbet etmektedir. Bu arada börek çörek yenmekte, çaylar içilmektedir. Mehmet de aralarına katılır. Şeyh, sohbet esnasında; beterin beteri vardır, insan içinde bulunduğu duruma şükretmeli der. Bunu bir kaç defa tekrar edince, bizim zavallı dayanamaz, kendi kendine, (!.. postun üzerindesin, sevenlerin etrafında, talebelerin hizmet ediyor, keyfin yerinde... Elbette içinde bulunduğun duruma şükredersin, ya ben ne yapayım) diye mırıldanır.



Şeyh, bunun kalbindeki sıkıntıyı fark edince, evladım, sen de içinde bulunduğun duruma şükret. Beterin beteri vardır der. Mehmet dayanamaz, şu an besbeter bir durumdayım Efendim... Hem işten kovuldum, hem de evden...



Şeyh oralı olmaz aynı sözünü tekrar eder:



“Beterin beteri vardır. Sen yine de durumuna şükret.”



Mehmet, cevap vermez ama daha beterini hayal bile edemez. Bu sırada akşam olmuştur. Herkes köşesine çekilince, Mehmet de, belki hanımı razı edersem diye dergahtan çıkıp eve gider. Kapıyı çalar, hanımına “beni affet, perişanım” diye yalvarır. Fakat hanımı, içeri almaz. Kapının bir kenarına kıvrılır. Soğuktan titremeye başar, kuytu bir yere oturur, fakat çok geçmeden zaptiyeler bunu gizlenmiş olarak görünce şüphelenip karakola götürürler. Eşkaline bakınca bunu nezarete atarlar. Meğer o civarda bir hırsızlık olmuş. Hırsızın eşkali de bizimkine uyuyormuş. Zavallı, geceyi nezarete atılmış ipsiz sapsız haydutların arasında geçirir.



Şeyh, durumu öğrenir, ziyaretine gelir. Daha, nasılsın diye sormadan bizimki feryat eder:



- Nedir bu başıma gelenler? Önce işten sonra eşten oldum, şimdi de..."



Şeyh sözünü keser:



- Beterin de beteri vardır.



Bizimki dayanamaz:



- Hocam anlatamadım galiba... Suçsuz yere hırsız damgası yedim. Üstelik bu haydutlarla aynı yerdeyim, şunların tiplerine baksana..."



Şeyh hiç umursamadan karakoldan ayrılır. O gece nezaretteki zanlılar arasında müthiş bir kavga çıkar. Sille tokat birbirlerine girerler. Bizim Mehmet bir kenara sinerek boğuşanları seyreder. Bu sırada zaptiyeler kavgayı ayırır. Kavganın sebebi araştırılır. Kavganın Mehmet geldikten sonra çıktığını gören zaptiyeler, zavallıyı kavgayı başlatmakla suçlayıp tekme tokat tek kişilik bir hücreye atarlar.



O geceyi hücrede geçiren Mehmet, sabahleyin şeyhi karşısında görünce ağlamaya başlar. Başından geçenleri sıkıntıları anlatır. Ama şeyh aynı şeyi tekrar eder:



- Beterin beteri vardır, sen durumuna sabret.



Bizimki şaşkınlıktan ağlamayı bile unutur:



- Sabır mı? Sabır taşı olsa çatlar.



Şeyh güler geçer.



Bizimkinin öfkeden kanı beynine sıçrarsa da bir şey diyemez.



Şeyh gidince ortalığı birbirine katar. Bağırıp çağırır, hücre kapısını tekmeler. Gürültüye gelen zaptiye memuruna da hakaret edince fena şekilde dayak yer. Üstelik de "Bu herif yalnızlıktan sıkılmış olmalı" diyerek yanına hasta olan Mecusi bir tutukluyu koyarlar. Tek kişilik bir hücrede iki kişi olması bir yana, adamın ömrü boyunca yıkanmamış, saçı sakalı kir pas içinde, hastalıktan inlemesi bizimkini perişan eder. Geceyi Mecusi ile koyun koyuna geçirirler. Sabah olunca şeyh tekrar ziyaretine gelir. Der ki:



- "Ooo... Ne kadar güzel... Bir de arkadaşın olmuş. Yalnızlık çekmezsin."



- Böyle arkadaş olmaz olsun efendim. Herif hasta ve baygın yatıyor, üstelik de leş gibi kokuyor. Dar yerde mecburen kalıyoruz.



Şeyh yine hiçbir şey söylemeden ayrılır. Bir kaç saat sonra hasta Mecusi hem kusmaya, hem de altına kaçırmaya başlar. Mehmet hücrede yine tek başına kalabilmek için bir fırsat bilerek görevlileri çağırır. Görevliler durumun vahametini görünce; "Bundan sonra bu hücrenin temizliğinden sen sorumlusun" diyerek bir kova su ile bez verip giderler.



Nezarettekiler ikiye ayrılır, yine aralarında kavga çıkar, çoğu şişlenir ölür, kalanı da yaralanır.



Ertesi gün şeyh efendi karakolu ziyarete gelir. Hücreye yaklaşınca Mehmed'in yanık sesini duyar. O bir yandan Mecusiyi ve hücreyi temizliyor, bir yandan da dua ediyor.



- Ya Rabbi sana şükürler olsun, iyi ki hücreye girmişim, ben de muhakkak kavgada ölebilirdim. Bir de Mecusiye hizmet ettiğimden dolayı Mecusi müslüman oldu.



Şeyhi görünce başını eğer:



- Haklıymışsınız efendim. Bu adamcağız hasta oldu. Temizliğini de bana yaptırdılar. Düşündüm ki, ya bu adam ölürse halim ne olurdu? Beni cinayetle bile suçlarlardı veya buraya hiç uğramaz, adamın cenazesiyle kim bilir kaç gün daha burada tutarlardı. İyi ki ölmedi, hem de müslüman oldu, üstelikte büyük kavgadan kurtulmuş oldum.



Şeyhi gülümser:



- Beterin beteri olduğunu anladın demek... Sana bir müjde vereyim. Zaptiyelerin yanından geçerken duydum, gerçek hırsız yakalanmış.



Mehmet çok geçmeden karakoldan çıkarılır. O da beterin beteri olduğunu yaşayarak anlar.



Yörenin bir zengini ona acır işe alır. Hanımı da iş güç sahibi olduğunu öğrenince onu tekrar eve kabul eder.

Kaynak : Anonim

9 Ağustos 2013 Cuma

Çocuktan Al Haberi

11:17:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Öğrenciler ders dinlemekten, ödev yapmaktan ve çalışmaktan usanmıştı. Medresede iken, gözleri hocada, kulakları sokaktaydı. Bunalıyor, sokakta oynaşan küçüklerin seslerini duydukça çileden çıkıyorlardı.

Ders bitimini sabırsızca bekliyor, biter bitmez sokağa koşuyor, oyuna dalıyorlardı.

Bir gün ders arasında, hocanın en azından bir süre medreseye gelmemesini sağlamak için ne yapabileceklerini konuştular.

İçlerinden biri,

“Arkadaşlar...” dedi. “Hocamız hastalansa mesela, şöyle bir hafta gelmese... Hı, nasıl olur?” dedi.

Öteki,

“Adam taş gibi!” dedi. “Hiç hastalanmaya niyeti yok!”

Cin fikirli biri,

“Ama her an olabilir bu!” dedi. “Benim bir önerim var.” deyince, ötekiler atıldı,

“Nedir, anlat hele...”

Ertesi gün derse erkenden girdiler. Hocayı beklemeye başladılar. Hoca girer girmez, biri,

“Hayrola hocam...” dedi. “Hasta mısınız? Yüzünüz sapsarı!” diye sordu.

Hoca,

“Yoo..” dedi. “Allah’a şükür hiçbir şeyim yok, gayet iyiyim.”

“Bilmem!” dedi öğrenci. “Ama kötü görünüyorsunuz .”

Hoca kuşkulanmaya başladı. Az sonra, derse geç kalan bir başka öğrenci girdi.

İzin istedi, “Hadi geç.” dedi hoca. “Bir daha olmasın ama!”

Çocuk yerine geçerken, şaşırmış gibi bakınca yüzüne, Hoca,

“Ne oldu, niye bakıyorsun?” diye sordu.

Çocuk,

“Hocam geçmiş olsun rahatsız mısınız?” diye sorunca Hoca’nın vehmi arttı,

“Niye?” diye sordu. “Kötü mü görünüyorum?”

Çocuk,

“Hocam kötü de söz mü, basbayağı hastasınız siz!”

Sonra sırayla bir başka, öteki, diğeri, beriki derken Hoca da inandı hasta olduğuna. Kendi kendine,

“Allah Allah...” diye mırıldandı. “Yahu sabah hanım nasıl fark etmedi yüzümdeki solgunluğu. Tabi ya, aklı başında değil ki... Beni düşündüğü mü var, kendi derdinde kadın.”

Yine de derse başladı ama kaygı içinde ne anlattığını ne dinlediğini bilemedi. Çocuklar alışılmışın aksine gürültü yaptı, kafasını kazan gibi şişirmişlerdi.

Akşam eve dönerken Hoca artık kendini hasta hissediyordu. Eşini payladı,

“Kör müsün!” dedi. “Herkes yüzümün sararmış solmuş halini gördü de sen görmedin? Çabuk yatağımı hazırla, ayakta duracak halim kalmadı!”

Kadın,

“Ayol senin bir şeyin yok, istersen getireyim aynayı bak, boşuna vehimlenmişsin!” dediyse de inandıramadı.

Hoca, abartarak,

“Daha konuşuyor, ser şu yatağımı, baksana bedenim tir tir titriyor.” Dedi.

Karısı yatağını hazırladı. Yattı, yorgunluktan başını yastığa koyar koymaz uyudu.

Çocuklar sabah bayram sevinci içinde herkese söyleyip, yaydılar Hoca’nın hasta olduğunu.

Akın akın ziyaretine koştu insanlar,

“Allah Allah yahu yeni haberimiz oldu, hayırdır neyin var, geçmiş olsun.” Dediler.

Hoca,

“Yahu sormayın benim de haberim yoktu, çocuklar fark etti, meğer bayağı hastaymışım!” dedi.

Kaynak:Anonim

Hasta

07:12:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Adam, bir doktora gidip son zamanlarda gözlerinin dışarıya fırladığını ve kulaklarının da hep uğuldadığını söyleyerek doktordan yardım istedi.

Doktor, adamı muayene ettikten sonra ciddi bir eda ile başını sallayıp bademciklerinin alınması gerektiğini söyledi. Adam bademciklerini aldırdı; fakat bunun bir faydası olmayınca başka bir doktoRA gitti. Bu doktor ise adama, bütün dişlerini çektirmesini söyledi. Adamcağız dişlerini toptan çektirdi.

Ama ne gözlerinin patlaklığı geçti, ne de kulaklarının uğultusu dindi.

Adam üçüncü doktora görünmeye karar verdi. Bu doktor, adama altı aylık ömrünün kaldığını söyleyince adam çok üzüldü.

Madem ki yakında ölecekti, bari o zamana kadar krallar gibi yaşamalıydı. Gıcır gıcır son model bir araba aldı. Üniformalı bir şoför tuttu; şehrin en iyi otelindeki bir daireye yerleşti.

En seçkin terziye 20 tane kostüm ısmarladı. Gömleçi "kol 16, yaka 34" diye ölçülerini alırken adam: " Yaka 33 diye" düzeltti.Gömlekçi tekrar ölçüp "34" diye ısrar edince adam ; "Ama ben hep 33 yaka giyerim" dedi.

Bunun üzerine gömlekçi omuz silkip, "Siz bilirsiniz, ama ben sizi uyarıyorum, 33 yaka giymeye devam ederseniz gözleriniz patlar, kulaklarınız da uğuldar" dedi.

Kaynak: Zafer Bilim dergisi Ocak 2010 sayısı. S:41

4 Ağustos 2013 Pazar

Bir Haftalık Evliya

13:32:00 Posted by Mücahid Reis No comments



Televizyonda dinî bir program seyrediyorum. Ekrandaki kişi, ilâhiyat fakültelerinin birinde dekan olmalı. Eski asırlardaki mâneviyat büyüklerinden bahsederken:

– Onlar, göz ucuyla da olda nîsâ tâifesine bakmazlarmış, diyor. Nerede şimdi o büyük evliyâlar?

Duyduğum sözler damarıma dokunuyor. Ve her Müslüman’ın yapması gereken bir şeyin hiç yapılmıyormuş gibi gösterilmesi, beni tâ can evimden vuruyor. Biraz düşündükten sonra müthiş bir karar alıyor ve kendi kendime söz veriyorum: Hocanın “nîsâ tâifesi” dediği hanımlara, konuşmak için bile olsa bir hafta boyunca bakmayacak ve zamanımızda da büyük evliyâlar olduğunu ispatlayacağım.

Program bittikten sonra ekmek almak için dışarı çıkıyorum. Daha merdivenleri inerken, alt kata yeni taşındığını söyleyen kiracılarla karşılaşıyorum. Evde ne kadar kadın, kız, çoluk, çocuk varsa hepsi kapıda. Hanımlardan biri, benim Türkiye sınırlarını aşan sohbetimi duymuş olmalı. Daha görür görmez:

– Vayyy!... Cüneyd bey, diyor. Kızlarımın tarifinden tanıdım. Çay içmeye geleceğiz inşallah.

Ben aldığım karar gereği hemen başımı eğerken:

– Hoş geldiniz efendim, diyorum. İnşallah memnun kalırsınız komşuluğunuzdan.

Duyduğum seslerden, kalabalığın içinde bir de erkek çocuk olduğu anlaşılıyor. Ona bakayım derken kazayla hanımları da görürüm diye gözlerimi kaldıramıyorum yerden. Çocuk, ablası olacak kızlardan birine fısıldayıp:

– Ben sana, bu adamın kendini beğenmiş bir züppe olduğunu söylemiştim, diyor. Yüzümüze bile bakmıyor kasıntı.

Hemen arkasından yaşlı bir kadın sesi:

– Vah evlâdım vah, diyor. Ne kadar da mahcupmuş zavallıcık. Anlaşılan küçükken çok dövmüşler.

Her evliyânın başına gelen sıkıntılar benim de başıma geliyor tabi ki. Aceleyle merdivenlerden iniyor ve sokağa atıyorum kendimi. Metodum gayet basit: Yürürken sadece yere doğru bakacak ve bana doğru yaklaşan kişilerin ayakkabılarından erkek olduğunu anladığımda, başımı kaldırıp rahatça yürüyebileceğim.

Bu büyük buluşumu uygulamak üzere daha birkaç adım attığımda, neye uğradığımı şaşırıyorum. Moda mıdır nedir bilmiyorum ama, hanımların çoğunda pantolon var. Altlarında da aynen benimkiler gibi ucu küt. Tabanı geniş erkek ayakkabısı veya koca koca asker postalları. Anlaşılan dikkatli olmalıyım. Başımı hiç kaldırmadan giderken, yanımdan geçen kadınların seslerini duyuyorum. Bir tanesi arkadaşına hitaben:

– Bu adamda bir tuhaflık var ayol, diyor. Boşuna dememişler “dost başa, düşman ayağa bakarmış” diye.

Diğer kadın, daha farklı görüşte. Benden uzaklaşıp duvar dibine kaçarken:

– Benim de gözüm tutmadı kardeş, diyor. Belli ki çapkının teki. Yere bakan, yürek yakan cinsindendir mutlaka.

Ben, yine evliyâ sabrıyla ve aynı şekilde yürürken, birden ne olduğunu anlayamadan kendimden geçiyor ve ilaç kokulu bir yerde gözlerimi açıyorum. Yattığım yerin etrafında, beyaz elbiseli genç kızlar dolanıyor. Verdiğim söz gereği hemen gözlerimi kapatarak nerede olduğumu kestirmeye çalışırken, hastanede olduğumu anlıyor ve başucumdaki hemşirelerin konuşmalarına kulak veriyorum. Kızlardan biri, gözlerimin kapandığını farkedince:

– Yine kendinden geçti zavallı, diyor. Bu üçüncü bayılışı. Önündeki elektrik direğini görmemiş.

Hemşirelerin yanında, bir de erkek bakıcı olmalı. Sinir sinir gülüp:

– Biraz önceki elektrik kesintisi, demek ki bu yüzden gelmiş diyor. Adamın kafasındaki şişliğe bakılırsa, Allah bilir devirmiştir direği.

Ayağa kalkabilsem, ben neyi devireceğimi çok iyi biliyorum ama ne mümkün. Başım dönme dolap gibi dönüyor, beynim feci zonkluyor.

Biraz sonra bir erkek doktor geliyor yanıma. Ve beni görür görmez:

– Geçmiş olsun Cüneyd abi, diyor. Çok fena çarptığın için sağ gözünü bandajladık. Bir müddet tek gözle idare et.

Neyse, zor da olsa biraz sonra çıkıyorum oradan. Ama artık akıllandığım için yere falan baktığım yok. Yeni metoduma göre, sağlam kalan sol gözümle yol kenarındaki apartmanların üst katlarına bakacak ve karşıdan gelen insanları siluet olarak farkedip yolumu bulacağım.

Yeni planımın çok başarılı olduğunu düşünürken, seslerinden anladığım kadarıyla manavdan alışveriş yapan bir kadın, yanındaki arkadaşına beni gösterip:

– Şu terbiyesize bak, diyor. Tek gözlü olduğuna aldırmadan balkondaki kızları seyrediyor. Öbür gözün de kör olsun inşallah.

Can sıkıntısından sıcak sular boşalıyor tepemden. Ne kadar masum olduğumu nereden bilsin zavallı. Ben, söylenenlere sabretmeye çalışarak yine üst katlara bakarken, sanki o yükseklerden düşüyormuş gibi bir halle tekrar geçiyorum kendimden.

Anlaşılan yine hastanedeyim. Biraz önceki hemşirelerden biri:

– Hayret ya! diyor. Bu yine aynı adam. Kanalizasyon çukuruna düşmüş bu sefer.

Bir anda anlıyorum başıma gelen felaketi. Üstüm başım, çöplüklerden beter kokuyor, bütün kemiklerimle birlikte sağlam zannettiğim gözüm de sızlıyor. Hastaneden bir an önce kaçabilmek ve eve dönüp temizlenebilmek için sağa sola bakınırken, bir türlü göremiyorum etrafımı.

Yine aynı doktor:

– Boşuna uğraşma abi, diyor. Morardığı için öbür gözünü de bandajladık. Bir haftacık sabretmen gerekiyor.

Ben, bu süre içinde ne yapacağımı düşünürken, daha önceki hastabakıcı hemşirelere laf atarak:

– Cüneyd abi size fena tutuldu, diyor. Baksanıza saatte bir uğruyor.

Bu adama sinirimden ateşler basıyor yüzümü. İyileşir iyileşmez hastaneye üçüncü kez uğrayıp onun gözlerini de benimkine benzeteceğim kesin. Her ne ise, beni bir ambulansa bindirip eve gönderdiklerinde, alt kattaki komşularımıza rastlıyorum yine. Sanki beni bekliyorlar kapıda. Hanım ve kızları, “geçmiş olsun” dileklerini ayrı ayrı iletirken, çocukları olacak o haylaz velet, yine haince fısıldıyor ablasının kulağına:

“Bizim züppe cezasını bulmuş” diyerek.

Komşularımızın yardımıyla merdiveni çıkıp içeri girerken, kendi kendime verdiğim sözü bir hafta boyunca eksiksiz olarak tutacağım için yine de seviniyor ve “Evliyâ sözü, işte böyle olur” diye kasılıyorum.

Gözlerim açıldığında, ne yapacağımı şimdilik bilmiyorum. Ama bir haftalık da olsa, evliyâlık güzel birşey değil mi?

Kaynak:Cüneyd Suavi - 40 Gram Tebessüm - Zafer Yayınları

3 Ağustos 2013 Cumartesi

TAPTIĞINIZ AYAĞIMIN ALTINDA

Muhiddini Arabî bir dağa çıkıp:

-Sizin taptıklarınız benîm ayağımın altındadır; diye bağırmaya başladı. Bu söz üzerine zamanın uleması Muhiddin Arabi'nin (Allah benim ayağımın altındadır) dediğine hükmederek küfrüne; kail oldular ve idamına hükmettiler. Kabrini bile belli bir yere değil bir dağa yaptılar. Fakat Muhiddin Arabî Hazretleri bir sözünde:
- İza dehaleşşini ilâşşın, zahara kabr-i Muhiddin (Sin sına girdiği zaman Muhiddin'in kabri ve muradı anlaşılır) demişti.

Aradan asırlar geçti. Yavuz Sultan Selim Han Şam'ı fethetti. Orada bu hadiseyi duyup Muhiddin Arabi'nin kabrinin nerede olduğunu sordu. Kimse Muhiddin-i Arabi'nin kabrinin nerede olduğunu bilmiyordu

Dağda koyun otlatmakta olan çobanlara kadar Muhiddin Arabi'nin kabrinin nerede olduğunu soruyor fakat kimseden mutmain bir cevap alamıyordu. Sadece çobanın bir tanesi:

— Efendim dedi, ben kabrin nerede olduğunu bilmiyorum. Fakat şurada bir yer var ki, oradan ne koyunların birisi bir ot yer ne de oraya bir hayvan basar. Oranın otları kendi halinde büyür ve zamanı gelince de kurur gider, dedi. Bunun üzerine Sultan Selim, oranın Muhiddin Arabi'nin kabri olduğuna karar verip kazdırdı. Baktılar ki, cesedleri olduğu gibi duruyor. Oraya muhteşem bir türbe yaptırdı. Sonra O'nun niçin İdam edildiğini sordu.

Oradakiler:

— Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır, dediği için idam edildiğini söylediler.

Bu defa; Sultan Selim Han, bu sözü nerede söylediğini araştırıp orayı da buldu. Orayı kazmalarını emretti. Kazdıklarında oradan bir küp altının çıktığını gördüler. Yavuz Sultan Selim şöyle söyledi:

- Hazreti Peygamberimiz, «Dininiz paranız, kıbleniz kadınlarınız» buyurmadı mı? İşte Muhiddin-i Arabî de buna dayanarak, taptığınız ayağımın altında demekle, benim ayağımın altında altın var demek istemiş ama, o zaman bunu kimse anlayamamış ve Muhiddin'i haksız yere idam etmişler, buyurdu. Böylece Muhiddin-i Arabi'nin iki kerameti birden zuhur etmiş oluyordu; biri paranın yerini bildirmesi, biri de Yavuz'un gelip hadiseyi aydınlığa kavuşturması...

Muhiddini Arabî H. 638 (M. 1240)'da vefat etmiş ve Şam'ın Kasyon dağına defnedilmiştir.


TAŞKAFA - BOŞKAFA - HOŞKAFA

Behlül Dânâ Hazretleri, bir mezarlıkta bulduğu üç kurukafayı zembiline koymuş ve para getirip 'Satıyorum'diye bağırmaya başlamış.
'Satıyorum, alan var mı?'

Meraklılar başına toplanıp fiyatını sormuşlar:

' Birincisi parasız, ikincisi ise sudan ucuzdur, demiş. Ama üçüncüsünü hiç sormayın... O, ağırlığınca paradır.

Sebebini merak etmişler. Birincisini gösterip:

' Bu gördüğünüz 'Taşkafa'dır demiş, nasihata bile yanaşmazdı. O yüzden beş para etmez. İkincisi de 'Boşkafa'dır, nasîhat istemesine rağmen onları tutmazdı; üç-beş kuruş verenin elinde kalır. Üçüncüsü ise 'Hoşkafa'dır ki, buna 'Kâmil kafa' da diyebiliriz. Hem ameli, hem de ihlâsı vardı; hedefi ise Allah rızâsıydı. O yüzden kurusu bile Altın değerindedir. (2)

Kaynaklar:
1) Büyük Dini Hkayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
2) Fazilet Takvimi 1997

30 Temmuz 2013 Salı

Azat



Küçük çocuk, bahçelerindeki erik ağacına konan tombalakça bir kuşu gördüğünde, gözlerini ondan ayıramadı. Genellikle serçeleri bildiği için, kuşların hepsini renksiz sanırdı. Oysa ağaçtaki kuş, rengârenk kanatlarıyla sanki Cennetten gelmiş, bu yüzden de aklını başından almıştı.

Ufaklık, o kuşu ele geçirmek istedi. Eğer bir kafes bulursa onu içine koyar, kuşdili öğrenerek kendisiyle doya doya sohbet ederdi.

İyi ama o kuşu nasıl yakalardı?

Beklemeyi sevmezdi. Bu yüzden de tuzak kurmak işine gelmiyordu. Herhalde en kısa yol, bir sapan kullanmaktı. Elbette ki kuşa zarar vermeyecekti. Bunun için taş yerine, yere düşen yumuşak erikleri fırlatacak, kuşu sersemletip yere düşürecekti. Elbette ki daha sonra onun gönlünü alır, kuş sütüyle besleyip yaptığı şeyleri affettirirdi. Bu durumda bayramdan hemen önce, odasında sevimli bir arkadaşı olurdu.

Günler çabucak geçti. Arife günü gelip çatmasına rağmen, çocuk o arkadaşına kavuşamadı. Ama henüz ümidini kaybetmemişti. Mahallede eski bir cami vardı. Avlusunda ise koca koca çınarlar… Kendisini hayran bırakan renkli kuşlar, o çınarların üstüne konabilirdi. Küçük çocuk o hevesle avluya girdiğinde, ikindi ezanı okunuyordu. Kuş sesleri duyunca etrafa bakındı. Ağaçların üzerinde hiçbir kuş yoktu ama, abdest alan yaşlı bir adamın yanında, bir kafes dolusu renkli ispinoz duruyordu.

Küçük çocuk, bulunduğu yere çakılıp kaldı. Anlaşılan yaşlı adam hepsini yakalamış, kendisine bir şey bırakmamıştı.

Abdest alan ihtiyar, çocuğun o hâlini fark edince:

— Kuşlarımı çok beğendin herhalde, dedi. Biraz önce satın aldım hepsini.

Küçük çocuk, onlara doğru sokulurken:

— Çok güzellermiş, dedi. Hep havada görüyordum onları. Bir de erik ağacının üstünde.

İhtiyar adam, kafesten bir kuş tutup:

— Tüyleri bir pamuk gibi yumuşak, dedi. Okşamak ister miydin?
Küçük çocuk bu teklife inanamadı. Ama böyle bir fırsatı kaçırmak istemezdi. Ellerini küçük bir yuva haline getirip kuşu içine aldı. Duyduğu heyecanla, kalbi sanki yerinden çıkacak gibiydi. Kuşun küçük kalbi de, onunkinden pek farklı sayılmazdı.

Küçük çocuk ispinozu defalarca öperken, yaşlı adam onun başını okşayarak:

— Haydi bakalım! dedi. Şimdi bırak istersen, uçup gitsin.
Çocuk, bu sözlere de şaşırmıştı. Günler boyunca peşinde koştuğu avı, bu kadar çabuk kaybetmek istemiyordu.

İhtiyara yalvaran gözlerle bakarken:

— Bizim evde kalmasını isterdim, dedi. Onu iyi beslerdim. Hiçbir şeyini eksiz bırakmazdım.

İhtiyar adam, kafesteki kuşları tek tek salıyordu. Küçücük bir çocukken, bu işleri babasından öğrenmiş, azat edilen kuşların, onu Cennet kapısında karşılayacağını duymuştu.

Çocuğun kulağına doğru eğilerek:

— Bu kuşları Cennette sevmen için, onları bırakman gerekir, diye fısıldadı. Üstelik sen de uçarak onlarla yarışırdın.

Küçük çocuk, Cennet'i hatırladı. Dedesi oraya gitmeden biraz önce, kendisine her şeyi anlatmıştı. Cennetteki canlıların tamamı, elbette ki kuşlar da, insanlar gibi ölümsüz olacaklardı. Kuşu bir kez daha öptükten sonra, Cennette buluşmak duasıyla bıraktı.

İspinoz kuşu, minareler arasından göklere yükselirken, bayram topları peş peşe atılıyordu.

Kaynak: Cüneyd Suavi, Hayatın İçinden Hikâyeler.

Ümit Taşı



Küçük çocuk sahilde gezinirken, yassı bir taş görüp ona yaklaştı. Yerdeki taş bir insan kalbine benziyor, üstelik parıl parıl parlıyordu. Bulduğu şey, herhalde bir mücevher olmalıydı. Taşı hemen avuçlayıp evine koştu. Ve onu büyük bir hevesle babasına uzattı.

Adam, o taşları çok iyi tanıyordu. Oğlunun bulduğu taş, birbirine vurulunca kıvılcımlar çıkartan bir çakmak taşından başka bir şey değildi. Fakat bunu oğluna söylemekten korktu. Sadece beğenmiş gibi yaptı o kadar...

Küçük çocuk, rüyalarını süsleyen bisiklete kavuşmak için elindeki taşı satmak istiyor ve paranın bir kısmıyla, bir de top alacağına inanıyordu. Hiç vakit geçirmeden, tatilde simit sattığı çarşıya gitti.

Kuyumcu vitrinleri, kolye ve bileziklerle doluydu. Bir de, elindeki taşın çok küçükleriyle süslenen pahalı yüzüklerle...

Çocuk, kuyumcu dükkânlarının en büyüğünü seçip, bir süre vitrin önünde bekledi. İçeride orta yaşlı bir adam vardı. Müşteri olarak da, kürk mantolu bir hanım.

Küçük çocuk biraz cesaretlenmek amacıyla, birkaç dua okuyarak içeri girdi. Ve elindeki taşı adama uzatarak:

— Bunu deniz kenarında buldum efendim, dedi. İsterseniz size satabilirim.

Adam, taşa uzaktan bir göz atıp:

— O sadece basit bir çakmak taşı, dedi. Bütün sahil o taşlarla doludur.

— Hayır! diye atıldı küçük çocuk. Bu çok farklıdır. Eğer ıslatırsanız, ne kadar parladığını göreceksiniz.

Dükkân sahibi, zengin müşterisini kaçırmaktan korkuyor ve ufaklığı def etmeyi düşünüyordu. Herhalde en kolay yol, onu kolundan tutmak ve sanki hiç kızmamış gibi dışarı çıkartmaktı. Bu arada çocuğun canını biraz acıtır, tekrar gelmemesi için mesaj verirdi. Fakat kadın, biraz farklı düşünüyordu. Çocuğun taşına yakından bakıp:

— Harika bir şey, diye gülümsedi. Eğer bana satarsan sevinirim.
Küçük çocuk, taşının gerçek değerini anlayan birisiyle karşılaşmaktan çok mutluydu. Elindeki taşı kadına uzatırken, kadın da onun cebine kâğıt paralar koydu. Hem de bir tomar.

Çocuğun aklı başından çıkmış gibiydi. Teşekkür ettikten sonra, çılgın gibi koşarak uzaklaştı.

Kadın, taşı kuyumcuya vererek, ona bir zincir takmasını rica etti. Belli ki onu, bir mücevher gibi boynuna takacaktı.

Dükkân sahibi, elindeki taşı kadına göstererek:

— Söylemiştim ama tekrar edeyim, dedi. Çocuktan aldığınız, basit bir taştır.

Kadın, önce pırlanta kolyesine, daha sonra elindeki yüzüğüne bakarak:

— Zannetmiyorum, dedi. O taş bence bunlardan değerlidir Çünkü küçük bir çocuğun ümidini taşıyor.


Kaynak: Cüneyd Suavi, Hayatın İçinden Hikâyeler.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Bir Şey...



Yaşlı adam, bir sokakta ağır ağır yürüyor, ara sıra dinlenerek tekrar ilerliyordu. Bu yol gençlik yıllarında tamamen düzdü, öyle hatırlıyordu. Fakat son yıllar içinde her ne olmuşsa olmuş, gitgide meyilli bir hâl almıştı.

Adamcağız, biraz sonra anîden durdu. Gözleri bir tarafa takılmıştı. Yedi-sekiz yaşlarında bir kız çocuğu, tekerlekli bir iskemlenin arkasında, onu itmek için uğraşıp duruyordu. Hem de bayır yukarı.
İhtiyara göre, iskemlenin boş olması gerekiyordu. Ama yakına gidince şaşkına döndü. İskemlede felçli bir adam oturuyor ve boş gözlerle sağa sola bakınıyordu.

Yaşlı adam, meraka kapılmıştı. Bu yüzden de küçük kızla konuşmaya başladı.

İskemlede oturan, kızın babasından başka biri değildi. Sık sık olduğu gibi, annesiyle birlikte onu gezdirirlerken, kadıncağız her nedense bir anda fenalaşmış, aceleyle ilerde ki eczaneye koşmuştu. Babası da elbette ki ona kalmıştı.

İhtiyar adam, kızın hâlâ iskemleyi ittiğini görünce:

— Benim melek yavrum, diye tebessüm etti. Senin gücün onu itmeye yetmez.

Küçük kız:

— Bunu ben de biliyorum, diye atıldı. Ama babam için bir şeyler yapmalıyım.

— Peki, dedi ihtiyar. Mademki biliyorsun, o zaman itme.
Küçük kız, sözlerini tekrarlayarak:

— Babam için bir şey yapmam gerekir, dedi. Onun iskemlesini itemesem de, geriye doğru kaymasını engellerim ya.

Kaynak: Cüneyd Suavi, Hayatın İçinden Hikâyeler.

Hazreti Musa (a.s) İle Doğan Kuşu



Musa Peygamber Yûşa İbnî Nûn ile birlikte çıktığı gezilerden birinde yolda giderlerken ansızın karşılarında bembeyaz bir kuş görürler. Kuş Hz. Mûsa'nın omuzlarına konduktan sonra kendisine şöyle seslenir:

"Ey Allah elçisi Musa!... Beni doğan kuşu öldürecek. Ne olur beni koru!"

Musa Peygamber de kuşu elbisesinin altına saklar. Ardından az sonra doğan kuşu gelerek, "Ey Allah'ın elçisi Musa!... Benim yiyeceğime, avıma Niçin engel oluyorsun?" diye sorar.

Hz. Musa (a.s) Doğan'a "Sana sürümden istediğin koyunu keseyim. Bırak bu kuşa dokunma, ne olur?" diye cevap verir. "Ama koyun etini ben ne yapayım ondan hoşlanmıyorum ki?" diyen Doğan'a da Musa Peygamber şu cevabı verir. "Öyleyse sana kendi kabalarımdan bir miktar et keseyim de ye."

Tam bu sırada Musa Peygamber'in elbisesinin altında sakladığı kuş havaya fırlayarak uçar gider. Peşinden de Doğan kanat çırparak havalanır.

Hz. Musa (a.s) arkalarından seyre dalar. O, ne hikmettir? diye düşüncelere dalmıştır. Bu iki küçük yaratığın bile hayat-memat derdine düşerek birbirlerini yemeğe kalkışmaları karşısında içi sızlayarak, aralarını bulmak için Doğan'a kendi bacaklarının kaba etlerini vermeye razı olmuştur.

O, bütün varlıkların birbirine düşmeden kardeşçe bir düzen içinde yaşamalarını arzu etmektedir. Zaten kutsal davası da insan yığınlarını aydınlık Allah yoluna davet ederek onların bu yolda insanca yaşamalarını sağlamaktır.

Musa Peygamber kafasında bu düşünceleri geçirirken kuşlar tekrar yanına sokularak onlardan biri, "Ben Cebrail'im" diğeri "Ben de Mikail'im" diye hüviyetlerini ortaya koyduktan sonra sözlerini şöyle noktaladılar:

"Ey Musa!... Biz seni buraya denemek için geldik. Açıkçası yüce Allah (cc) bizi, Rabbinin kulları karşısında takındığın şefkat ve merhamet duygularının ölçüsünü tartmak için gönderdi. Bizde bu görevimizi yerine getirdik. İmtihanı başarıyla kazındığını müjdeleriz."

Yüce Allah (cc) cümlemizi, şefkat ve merhamet duygularıyla donatsın, amin...

KAYNAK: Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları, İstanbul 2000, s. 26-27

Doğruluğun Sonu Böyle Olur!



Adam, Harem-i Şerif'in kapısında hep aynı duayı okuyordu:

- Ey doğrulara yardım eden, haramdan kaçınanları koruyan!..
Ona 'Sen başka dua bilmez misin?' dediler. O şöyle açıklama yaptı bu duayı tekrar etme sebebi olarak:

- Ben Beyt-i Şerif'i tavaf ederken ayağıma takılan şeyi eğilip aldım. Bir de baktım ki, içinde bin altın bulunan bir kese. Şeytanımla imanım mücadeleye tutuştular. 'Bin altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar.' dedi şeytanım.

İmanım ise, 'Bu haramdır, boşuna saklama, sahibini bul, teslim et.' dedi. Ben böyle mücadele içinde iken birinin sesi duyuldu.

- Burada içinde bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise versin, ona otuz altın müjde vereyim.

Bin haramdan, otuz helal hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim. O da bana otuz altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken bir Arap kölenin bu paraya satıldığını görünce hemen satın aldım. Bir müddet sonra bu kölenin yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladırlar. Köleden ne konuştuklarını sordum. Saklamayıp aynen anlattı:

- Ben Mağrip sultanının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle cenk edip savaşı kaybetti, beni de esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş, elli bin altın da vermiş ki, beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok iyilik ettin, kendi evladın gibi baktın. Bundan dolayı memnun oldum. Bunlar beni satın alacaklar sakın az altına razı olma, elli bin altına sat beni.

Dediği gibi oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile bir kısım mallar alıp Bağdat'a gittim. Orada açtığım dükkanda mallarımı satıyordum. Bir tanıdığım gelip, 'Meşhur tüccar dostum vefat etti, ay gibi güzel kızcağızı yetim kaldı gel bunu sana alalım.' dedi. Ben de kabul ettim. Çeyiz olarak birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler vardı. Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken birinin üzerinde dokuz yüz yetmiş altın yazılıydı. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dedi ki:

- Babam bu keseyi Harem-i Şerif'te kaybetmiş, bulan bir helalzade keseyi verince otuz altını ona müjde vermiş, geride kalan altındır içindeki.

Bunun üzerine ben Allah'a hamd ve şükürde bulundum, bunlar hep doğruluğun, iyiliğin bereketi, diyerek olayı kızcağıza anlattım. Mutluluğumuz daha da perçinlenmiş oldu!...

KAYNAK: Şahin, Ahmed, Yaşanmış Örnekleriyle Aradığımız İslam, Zaman Cep Kitapları, 3, Feza Gazetecilik, İstanbul 2001

28 Temmuz 2013 Pazar

Sin Şın'a Girince



Yavuz Selim Han, Mısır'a açtığı sefer sırasında Halep'ten Şam'a doğru giderken, yolda, hayatına Şam'da son verilen Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'ni ve onun Yavuz'u işaret eden sözlerini hatırladı. "Sin, Şın'a girdiğinde Muhyiddin'in kabri meydana çıkar" sözü Yavuz'un dikkatini çekmişti. Bu işaret zaman zaman aklına takılıp duruyordu. Şam'a vardığında oranın alim ve velileriyle görüşmelerde bulundu. Söz dolaşıp Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'ne de geldi Şam'ın ileri gelenleri, Hazret'in kabrinin bulunduğu yerin halen çöplük olduğunu, hadiseden o güne kadar hazrete iyi gözle bakılmadığını anlattılar.

Yavuz Selim Han, derhal harekete geçip kabrin yerini tesbit ettirdi. Oraya hemen bir türbe ve yanıbaşına büyük bir cami ve imaret inşaatı başlattı. Zamanımıza kadar muhteşem bir şekilde gelen türbe, cami ve imaret, külliye olarak ortaya çıktı.

Ayrıca, Muhyiddin-i arabi Hazretleri'nin vefatından önce ayağını yere vurarak:

"Sizin taptığınız benim ayağım altındadır" buyurduğu yeri tesbit ettirip kazdırdı. Oradan küp içinde altın çıktı. bundan Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin: "Siz Allah Teâla'ya değil de paraya tapıyorsunuz" demek istediği anlaşıldı. Gerçekten de idamına sebep, hazretin bu sözleri olmuştu.

*Selim Han, çıkan altınları Şam'ın fakirlerine dağıttı. "Sin" den maksadın Selim, "Şın" dan maksadın da Şam olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştı. Yavuz Sultan Selim Han, bu sırada Şam'da üç ay kadar kalmıştır.

Kaynak: Büyük Veli Yavuz Sultan Selim, Rahmi Serin, Pamuk Yayıncılık, 2003


Not: Resim, Muhyiddin İbnü'l-Arabî Hazretlerinin Türbesidir.

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Dilekçe



Küçük çocuk, birinci sınıftaydı. Okuyup yazmaya henüz başlamış, “dilekçe” denilen şeyi de öğrenmişti. Artık ne istiyorsa bir dilekçe yazacak, altına da imzasını attığı anda, istediği şey olup bitecekti. 
Karne aldıkları gün, çantasını bir tarafa atıp sokağa çıktı. Yaşadıkları binanın ön kısmındaki alan, top oynamak için seçilen yerdi. Ama o kısa boylu ve çelimsiz olduğundan, maçlara alınmazdı. Bu durumda ister istemez misket oynar, ya da bisikletiyle dolaşırdı.

Küçük çocuğun babası, aynı binada kapıcılık yapıyordu. Allah bereket versin, aç değillerdi ama ay sonunu zor getiriyorlardı.

Çocuk, babasının hâlini bildiğinden, ondan bir şey istemeye çekiniyordu. Altındaki bisiklet, apartman sakinleri tarafından atılmış, kısacası çöpe bırakılmıştı. Küçük çocuk o bisikleti almış, iki yıl boyunca gezip durmuştu. Bisikletin her yeri döküktü. Üzerinde boya diye bir şey kalmamış, tüm metal kısımları paslanmıştı. Pedalları yamuktu. Selesi de taş gibi sertleşmişti. Esasında bu durumdan pek şikâyet etmezdi. Fakat bisiklet, geçen sene bile küçük gelmişti. Bu durumda, onu terk etmek zorundaydı.

Küçük çocuk bisikleti aldığı yere, tekrar çöplerin arasına koyduğunda, aklına çok parlak bir fikir geldi:

Bir dilekçe yazıp yenisini isterdi.

Ama nereden?

Dilekçeyi kime göndermeliydi?

Annesi, fakir olsalar bile, başkasına el açmayı çirkin bulurdu.

O halde?

O halde dilekçesini Allah’a gönderirdi. Zaten dedeciği de, Allah’ın çok zengin ve cömert olduğunu, insanlara ne kadar hediye verirse versin, zenginliğinin bir gram bile azalmayacağını sık sık tekrarlıyordu.

Çocuk, karar verince hemen işe koyuldu. Ve titizlikle yazdığı dilekçeyi, bir uçan balonun ipine bağlayarak, onu serbest bıraktı.
Dilekçesinde:

“Allah’ım! Bisikletim eskidi. Bana yenisini gönderir misin?” yazıyordu.

İmza yerinde ise, onu çağırırken kullandıkları isim vardı: “Ufaklık”
Küçük çocuğun gözü, bıraktığı balonunun üstündeydi. Sert bir lodos rüzgârı, onun yükselmesini engelliyor, binaların arasında gezdiriyordu. Sonunda balon, dar bir sokağa girerek gözden kayboldu.

Küçük çocuğun canı sıkılmıştı. Balonu gökyüzüne çıkarken görmemişti. Bu yüzden de dilekçesini tekrarladı. Köşedeki ihtiyardan bir balon daha alıp, ikinci dilekçeyi de gönderdi.

Rüzgâr o sırada biraz hafiflemişti. Balon hızla yükselirken, küçük çocuk onun arkasından dualar etti.

Çocuk, yaptığı işi anlatınca, arkadaşları ona gülüp geçti. Hatta dalga geçenler bile oldu. Fakat bunlar hiç önemli değildi. Dilekçesi yerine bir ulaşsın, bisikleti kesinlikle gelirdi.

Ufaklık, maç yapanları seyrederken, bisiklet taşıyan bir adam gördü. Her yanından ışıltılar saçan bu âlet, kim bilir hangi çocuğun karne hediyesiydi. Top oynayan çocuklar oyunlarını kesmiş, meraklı bakışlarla, o adamı izlemeye koyulmuşlardı.

Adam, onlara bir şeyler sorduktan sonra, çocuğun yanına kadar sokuldu ve yanağını okşayıp:

— Merhaba arkadaş! dedi. “Ufaklık” denilen adam sen misin?
Küçük çocuk ağzını açtı ama bir ses çıkartamadı. Cebindeki misketler, sanki tek tek boğazına dizilmiş, nefes almasını zorlaştırmıştı.

Sadece başını sallayabildi.

Adam, kısık bir sesle:

— Dilekçen kabul edildi ufaklık, dedi. Hediyeni inşallah beğenirsin.
Adam, bisikleti onun kucağına koyarken, küçük çocuğun titrediğini fark etti. Heyecandan al al olmuş yanaklarına, bir öpücük kondurup uzaklaştı.

"Bisiklet getiren adam" yan sokağa dönerek, üst kattaki dairesine çıktı. İçeri girdiğinde, kendisine doğru koşan küçücük bir kız:

— Baba! diye bağırdı. Pencereden içeriye uçan bir balon girmiş, biliyor musun?

Adam, onu kucaklarken:

— Biliyorum yavrum, diye tebessüm etti. Sen uyurken girmişti. İpine de bir kâğıt bağlamışlar.


Kaynak: Cüneyd Suavi, Hayatın içinden Hikâyeler.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Seçmece Ayakkabılar

03:27:00 Posted by Mücahid Reis , , , No comments

Büyük Camilerden birinin avlusunda düzenlenen kitap fuarına gelen emekli öğretmen, aşırı fiyatlarından ötürü kitap alamayan öğrencileri görünce hayırlı bir iş yapmaya karar vermiş. Ve eşinden dostundan topladığı kitapları bedava dağıtmak için, onları bir masa üstüne sermiş. Daha sonra da, avludaki hattatlardan birine yazdırdığı, ”Bedavadır, bir tane seçip alın” levhasını iliştirmiş kitapların yanına. On beş dakika içinde tüm kitaplar tükenmiş. Gençler birer tane seçip gitmişler. Tabi ona bol bol dua ederek.

Öğretmen, içini ferahlatan bu işi fuar boyunca yapmaya karar vermiş ve namaz saati gelince câmiye girmiş. Ramazan olduğu için, içerisi ana baba günü gibiymiş. Öğretmen farz namazını eda ettikten sonra, bir de kaza kılıp çıkmış dışarı. Çıkmış ama, millet kapı ağzında mosmor. Merak edip sormuş ne olduğunu. Câminin müezzini, derinden bir ahhh çekip:

“Sorma birader!.” demiş. “Bunca yıllık müezzinim, böyle bir şey görmedim. Câmiden belki yüz tane ayakkabı almışlar. Üstelik de en yeni olanları.”

Emekli öğretmen, bir ayakkabının yarım maaşına denk olduğunu bildiği için, büyük bir acı duymuş bu olaydan. Bir ”lâ havle” çekerek: “İnşallah bulurlar” diye atılmış. “Rahatlarlar o zaman”

Müezzin: “Zannetmiyorum!.” demiş. Ama ayakkabılığın üzerine “Bedavadır, bir tane seçip alın” yazısını koyan adamı bulup dövdüklerinde, eminim ki rahatlayacaklardır.”

(Cüneyd Suavi, Zafer Dergisi, Şubat-2004)