Faydalı Paylaşımlar..

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Küçük Ev

13:07:00 Posted by Mücahid Reis No comments



Bir köylü, bilgenin yanına geldi ve şikâyete başladı:

“N’olur bana yardım edin, yoksa çıldıracağım. Tek odalı bir evde yaşıyoruz. Ben, karım, çocuklarım, karımın akrabaları. Herkesin siniri tepesinde. Birbirimize bağırıp duruyoruz. Evimiz sanki bir cehenneme döndü.”

“Sana söyleyeceğim şeyi yapacağına söz verir misin?” diye sordu bilge ciddî bir sesle.

“Yemin ederim, ne söylerseniz yapacağım.”

“Pekalâ. Kaç hayvanın var?”

“Bir inek, bir keçi ve altı tavuk.”

“Onların hepsini evinize al. Bir hafta sonra yanıma yine gel.”

Bilgenin talebesi aldığı tavsiyeye çok şaşırmıştı, ama itaat edeceğine de söz vermişti bir kere. Çaresiz, hayvanları da odaya aldı.

Bir hafta sonra geldiğinde perişan haldeydi. Acı ve kederli inliyordu.

“Mahvolmuş durumdayız. Pislik! Koku! Gürültü! Hepimizin aklını kaçırmasına ramak kaldı.” Bu defa:

“Şimdi git ve hayvanları evden çıkar” dedi bilge.

Adam eve kadar hiç durmadan koştu. Denileni yaptı.

Ertesi gün bilgenin yanına geldiğinde gözleri mutluluktan parlıyordu:

“Hayat ne kadar güzel. Hayvanlar dışarıda. Evimiz öyle sessiz, öyle temiz ve öyle geniş ki! Sanki bir cennet!”

Kaynak: Murat Çiftkaya İlham Öyküleri

Altın ve Gümüşü Biriktirenler

03:59:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Altın ve Gümüşü Biriktirip de Bunlar Allah Yolunda Sarf Etmeyenlere Acıklı Bir Azabı Müjdele!

Sevbân (ra) şöyle anlatır:

“…Altın ve gümüşü biriktirip de bunları Allâh yolunda sarf etmeyenlere acıklı bir azâbı müjdele!” (Tevbe, 34) âyeti nâzil olduğu zaman biz, Efendimiz (sav) ile birlikte seferde bulunuyorduk.

Sahâbeden bâzıları:

“–Altın ve gümüş hakkında inecek olan indi. (Artık bir daha onları biriktirmeyiz.) Keşke hangi şeyin daha hayırlı olduğunu bilsek de ondan biraz edinsek?” dediler.

Bunun üzerine Rasûlullah (sav) şu cevâbı verdi:

“–Sâhip olunan şeylerin en fazîletlisi; zikreden bir dil, şükreden bir kalb ve kocasının îmânına yardımcı olan sâliha bir zevcedir.”

(Tirmizî, Tefsir, 9/9)

5 Temmuz 2015 Pazar

4 Temmuz 2015 Cumartesi

ŞEYTAN VE NEFİS BİZİ NASIL ALDATIR?

20:00:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Hem ilmi, hem.de ameliyle zengin bir insanı müflis hâle getiren duygu hangi duygudur? Belki bu sualin ce­vabını nefsinizde veriyorsunuzdur. Ancak size bir ibretli olay arzedeceğim. Göreceksiniz ki, hepimizi amelimizde iflas beklemektedir. Şayet dikkat etmez, ihlâsa sahip olmazsak. İbretle okuyacağınız olay şu:

Ebu Hasan Müzeyyin adında bir ihlaslı zat, gece gündüz Kabe hasretiyle yanıp tutuşmaya başladı. Ne yapıp edecek, mutlaka Beytullah'ı ziyarete gidecek, sonra da Resûlüllah'ın merkadine yüz sürecekti. Bu dayanılmaz arzusuna mukabil, tâ Horasan'dan kalkıp da bu kadar yolu aşacak ne bineği vardı, ne de parası. Ama bu yoklara mukabil bir şeyi vardı, o da aşkı, şev­ki ve azmi. Rabbimiz gönlüne bunu ilham etmişti. Yanıp tutuşuyordu.

Rabbımızın lütfettiği bu aşk, şevk ve azimle düştü yollara.

Günlerce aç, susuz kaldı, yoruldu, ezildi, büzüldü, ama azminden zayiat vermedi, nihayet Mekke'ye vardı. Hayretler, hasretler içerisinde Harem'e girdi, Kabe'yi ta­vaf etti, gidip zemzemden kana kana içti..

Artık şöyle bir köşeye çekilip nefes almalı, Rabba şükretmeliydi. Nitekim altın oluğun karşısına oturup de­rinden derine saadetli bir nefes aldı. Kabe'yi seyre daldı. Düşünüyordu:

— Neydi o haftalar süren yaya çöl yolculuğu, açlık, susuzluk ve yorgunluk?..

Bunları bir bir hayal ettikten sonra kalbine bir büyüklük duygusu geldi. Kendi kendine söylenmeye başladı:

— Bravo Ebu Hasan! Sen ne kadar da kuvvetli, kudretli   adammışsın!   Bunca   engele,   zorluğa, imkânsızlığa rağmen çölleri aştın, vahaları taştın, nihayet Kabe'ye ulaştın..

Bu düşünceler içinde iken karar verdi. Ben büyük adamım vesselam.

Ebu Hasan Müzeyyin kendini böylesine güçlü, kuvvetli, büyük adam olarak görmeye başladığı anda öteden birinin sesi geldi kulağına. Ses şöyle diyordu:

— Hey Ebu Hasan Müzeyyin! kendine gel kendine. Bunca yolları, vahaları sen aşmadın, sen taşmadın. Rabbin sana bu aşkı, şevki verdi de onunla çölleri aş­tın, vahaları taştın, Kabe'ye ulaştın. O, bu aşkı vermese, bu şevki lutfetmeseydi, başkaları gibi sen de yerinden kımıldayamaz, kendinde bu kuvvet ve kud­reti bulamazdın! Sen sadece istedin, arzu ettin, hepsi o kadar! Hissen istemenden ibarettir.

Birden irkilen Ebu Hasan Müzzeyin bakar ki, biraz ötede büyük veli Ebu Bekir Kettanî tebessümle kendine bakıyor.

Hemen kalkar, hürmetle yanma yaklaşır, elpençe di­van durur. Haremin Meşalesi denen bu büyük zat, sözle­rini şöyle tamamlar:

— Dikkat et, şeytan seni amelinle ucbe düşürmek istiyor, aldanıp da enaniyete kapılma, benlik duygu­suna girme! Toksa haccın gider.

Evet, kimse ameliyle övünmesin, hizmetiyle ucbe dal­masın. Gayret ve azmiyle gurura kapılmasın. Nefsinde özel bir fazilet ve meziyyet vehmetmesin. Kulun hissesi, meyilden ibarettir.

Buyurun birlikte okuyalım Rabbimiz'in kudsî ikazını:

— Sendeki iyilikler Allah'tan, kötülükler de nefsindendir! Senin iyilikten hissen, sadece meyil ve arzu...

Kaynak:Ahmed Şahin, Olaylar Konuşuyor, Cihan Yayınları, İstanbul 2001, s.109

Padişah, Kulumun Kulu

03:48:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Devrin birinde padişahın biri Ramazan ayı geldiği vakit, İkin­diden sonra akşama kadar davulcuların şenlik yapmalarını ve çalgılar çalmalarını emrederdi. Bununla hem günün tez geçme­sini ve hem de açlığın tesirini anlamamasını sağlamak, isterdi.

Çünkü oruç ekseriye ikindiden sonra insana şiddetle tesir eder. İşte yine bir Ramazan ayında padişah oruçtan fazla incinmemek için bu şekilde emretmişti. Bir gün böyle vaziyette iken oradan bir kâmil zat geçer. Bakar ki çalgılar çalınıyor, davullar vurulu­yor, adeta kıyamet kopuyor. Kendi kendine; “Şu kötülüğü kaldır­malıyım ve bu padişahı bu gafletten uyarmalıyım. Çünkü bu an if­tar anıdır. Rahmet ve mağfiretin coştuğu bir zamandır. Bu zaman da bu çeşit hareketler Müslümanlara yakışmaz” der.

Padişahın sarayına gider, çalgıları susturmak ve neşelerine son vermek ister. Padişah da onu o anda saraydan seyreder. Padişah ihtiyarın yakalanmasını emreder, adamı huzuruna çağır­tır ve kendisine şöyle sorar:

-Şu münasip olmayan işi niçin işledin?

İhtiyar:

-Bu iş kötü bir iştir. Biz kötü işleri kaldırmakla memuruz der.

Padişah:

-Benden korkmadın mı?

İhtiyar;

-Senden bana gelecek olan şeye sabrederim.Nitekim Allah Kur'an'da "sana gelen şeye sabret" buyurdu. Ben senden asla korkmam. Çünkü sen kulumun kulusun.

Padişahın etrafındakiler:

-Bu adam aklını kaybetmiş, diye fısıldamaya başladılar.

İhtiyar:

-Hayır, ben aklımı kaybetmedim. Bi­lakis, hakikatte o, kölemin kölesidir. Sen kölemin kölesisin. Çünkü insanlar iki kısımdır:

Birincisi; nefsi mağlup, kendisi galip olandır ve nefsini istediği tarafa çevirebilir.

İkincisi ise: Nefsi kendisine galip ve üzerine amir kimsedir.

Ey padişah! Şimdi düşün, sen bunların hangisindensin?

Padişah:

-İkincisiyim, der.

İhtiyar:

-Nefis kulumdur, sen de nefsin kulusun. Yani sen ku­lumun kulu oldun, der.

İhtiyarın bu sözleri üzerine padişah son derece müteessir olarak derhal tövbe edip pişman olur. İhtiyara da birtakım ik­ramlar da bulunur.


Kaynak: İsmail Özcan,Kıssadan Hisseler.

3 Temmuz 2015 Cuma

DÜNYADA 700 YILDAN FAZLA ÖMÜR SÜRÜLMEZMİŞ

14:50:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Hazreti İsa (a.s.) bir gün seyahat ederken, dağda bir ihtiyara tesadüf eder ki, ihtiyar güneşin sıcağında ibadet ve taat ediyor. Hazreti İsa (a.s.):

Ey ihtiyar, güneşten, kardan ve yağmurdan korunacak derecede bir şey yapıp da içinde ibadet etsen olmaz mı?

Ya Nebiyallah, peygamberlerden duydum ki, dünyada 700 yıldan fazla ömür sürülmezmiş. O sebeple o kadar ömrü dünya tamirine sarf etmeyi uygun görmediğim için bu hali seçtim.

Ey ihtiyar, sana bundan daha acayip bir şey haber vereyim. Ahir zamanda bir kavim gelecek ve ekserisinin ömürleri 100 yıla varmayacak. Böyle olduğu halde  1000 yıllık ömür tedariki ederek, çok yüksek binalar, köşkler, bağ ve bahçeler ve nice mülkler bina edecekler.

“Ya İsa, eğer o zamana ulaşsaydım, Allahu Teala hakkı için o kadar ömrü bir secdede geçirirdim” der ve yanında bulunan bir mağaradaki acaib şeyleri göstermek üzere Hazreti İsa (a.s.) ‘ı oraya davet eder. Beraberce mağaraya girerler ki, yüksek bir taht üzerinde bir meyyit ve başı ucunda bir mermer direk vardır. Direğin üzerinde ise şunlar yazılıdır:

Ben filan padişahım.(bir rivayette Şeddad imiş) 1000 yıl ömür sürdüm. 1000 şehir bina ettim ve 1000 tane bakire kız aldım. 1000 tane padişahla muharebe edip, askerlerini helak ederek memleketlerini ellerinden aldım. Fakat neticede bu hale geldim. Ey akıllı ve alim olanlar benden ibret alın.

Hazreti İsa(a.s.), bunu görünce hayrette kalır ve yoluna devam eder.

Kaynak: Büyük Dînî Hikâyeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi, İstanbul, 1980.

Al Ramazan Al Ablana da Al, Büyü Başka Ramazanlara da Al...

14:18:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Okuldan alındığım yıldı ..

Eniştemin yanına konfeksiyonda çalışmak için verilmiştim.. 15 yaşındaydım.Sabah 8.00 de işbaşı yapıp akşam 19.30 da paydos ettiğimizi nefretle hatırladığım günlerden bir gün, sonunda saat 19.30'u göstermiş ve paydos zili çalmıştı. Hışımla kendimi dışarı atmıştım..Nitekim makina sesleri okuldayken tahammül edemediğim öğretmenlerimin... kızdıklarında çıkardıkları çığlıklardan daha kötüydü ve sürekliliği vardı... Hayata nefret ve kin kusarak yolda gidiyor giderken de okul dönüşü elinde kitaplarıyla eski sınıf arkadaşlarımı gördükçe yaşamaktan iyice nefret ediyordum..

Sokağımıza yaklaşmıştım,hiç sevmediğim bu semt pazarı yine kurulmuştu,yine içinden geçmek zorundayım diye düşünürken köşede siyah çarşafıyla yanında 6-7 yaşlarında çocukla bir kadın bana seslendi,şivesi oldukça bozuktu belli ki istanbul'a bu sene göç etmişlerdi.Gittim yanına. Elinde bir çuval,

- "Benim bel fıtığım var aşağıda oturuyorum çuvalın bir ucundan tutabilirmisin, beraber götürebilirmiyiz abi" dedi...

15 yaşındayım ama bana abi demesi ile biraz tuhaf oldum , o ruh halimle biraz isteksiz "tamam" dedim "taşıyalım abla" .... çuvala uzandığımda içinin pazarcıların artıkları çürük domates, patates, havuç gibi şeylerle dolu olduğunu görünce "tamam sen çocukla ilgilen ben tek sırtlarım dedim"...

Çuval ağırdı sırtladığımda ama yolda ablayı biraz dinleyince taşıdığım yükün farkına bile varmadım. Şırnaklıymış, geçen sene İstanbul’a gelmişler...Kan davasından kaçmışlar ama İstanbul’da bulmuşlar yerlerini. Eşini ve eşinin kardeşlerini öldürmüşler. 3 ay geçmiş üzerinden. Kendi ayakları ile 3 çocuğuna bakmaya çalışıyormuş. Evlendiği kişiye ailesi razı olmadığı için şimdi onların yanına da gidemiyormuş.Apartmanlarda merdiven silerek,el işi yapıp satarak para kazanmaya çalışıyormuş..

Büyük bir hayat dersi almaya başladığımın farkına varıyordum..

Evine geldik. Derme çatma bir apartmanın bodrum katında oturuyordu..Çocuk eğilip cama vurdu 8-9 yaşlarında bir kız kucağında bir çocuk ile baktıktan sonra gelip yukarı apartmanın kapısını açtı..

"Abi çok teşekkür ederim" dedi "Ben aşağıya indiririm ,Allah razı olsun,Allah ne muradın varsa versin "dedi .

“Tamam ablacığım Allah yardımcınız olsun” diyip evime doğru giderken pazara annesinin yanında erkek olarak gelen çocuk peşimden geldi ...

"Abi paran var mı? bana dondurma alabilir misin? " dedi.

Yıkıldığım andı...

Malum ben de çocuktum her çocuk gibi benim de cebimde para durmazdı. Olduğunda hemen harcardım ama çocuğun gelip benden istemesi ,belki de kendi için para isteyebileceği kimse olmadığı için bu kadar rahat bir şekilde istemişti..
Hangi dondurmadan almamı istersin dedim,
"Buz parmak " dedi
Belli ki diğer çikolatalı dondurmaların tadını bilmiyordu.. Buzparmak bildiğin renk katılmış buzdu, ama bu bile onun için çok güzel bir şeydi. Elimi cebime attım gerçekten 1 kuruş bile yoktu. En çok o zaman param olsun istemişimdir. Eğildim yanına dedim ki

- " Sen şimdi annenin yanına git ben yarın sana 3 tane getireceğim olur mu.”

- "Tamam olur ama gel unutma” dedi hayli bozuk aksanıyla

Evime doğru attığım her adımda Allah’a tekrar şükrettim nefret ettiğim halimden medet uman insanların olduğunu gördüm. Beterin beteri vardır cümlesinin ne kadar doğru olduğunu gördüm..

Gece bitmedi sanki, sabah olsun da işime gitsem eniştemden maaşımı istesem diye sabırsızlanıyordum...Her sabah isteksiz gittiğim o dükkana bu sefer koşarak gittim..Nasıl akşam oldu fark etmedim,o kadar şevkle çalışmıştım ki..

- Zil çaldı, eniştemin yanına gittim, maaşımı istedim, sağ olsun eniştem ayın 2. haftası olmasına rağmen ilk defa para istememden dolayı tamamını verdi...
Koşarak o sokağa gittim .. çocuk oradaydı ,beni görünce koştu yanıma adı Ramazan'mış..

- "Hadi ramazan gel dondurma alalım dedim”..

Dondurma dolabına boyu yetişmiyordu kaldırdım, hadi seç içinden dedim , o kadar dondurmanın içinden gitti buz parmak olanını seçti

"Ablama da alayım mı? dedi...

AL RAMAZAN AL ABLANA DA AL ,BÜYÜ BAŞKA RAMAZANLARA DA AL....

Kaynak:Anonim

2 Temmuz 2015 Perşembe

Sarayda İftar

16:28:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Harun Reşid bir Ramazan günü Behlûl-i Dânâ hazretlerine tembih etti:

“Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et. Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı:

“Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin.”

Behlûl-i Dânâ hazretleri tebessüm ederek gayet sakin bir şekilde cevap vermiş:

“Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.”

 Kaynak: İsmail Özcan, Kıssadan Hisseler.

1 Temmuz 2015 Çarşamba

BİR KEDİYİ ISITTI BÜYÜK SEVAP ALDI

08:46:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Evliyaullahtan bir zat vefat etti. Bu zatı dostlarından birisi rüyasında gördü.

-Yâ Hazret! Rabbin sana nasıl muâmele etti? diye sordu.o zat-ı muhterem: söyle cevap verdi:

-Rabbimin huzurunda bir kediyi ısıtmak için kucağıma alıp sardığımdan dolayı yüksek dereceye eriştim. Bana söyle denildi:

-Ey sevgili, merhametli kulum! Hani falanca gün falanca yerde yağmurda, karda kalmış tir tir titreyen bir kedi görmüştünde onu soğuktan kurtarmak için kucağına alıp ısıtmıştın.

İşte bu büyük dereceye kavuşman o merhametinin karşılığıdır.

Kaynak:Yusuf Tavaslı, Dînî Hikâyeler(Kıssadan Hisse Alabilmek), El Boy, Tavaslı Yayınları, İstanbul , s.87-88

29 Haziran 2015 Pazartesi

Değişen Sizin Kalbiniz

14:12:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Bir padişah, bir iki vezirini ve diğer erkandan birkaçını yanına alarak payitahta (başkente) yakın yerleşim merkezlerinde bir gezintiye çıkmıştı Payitahttan ayrılıp bir kaç saatlik bir yol katettikten sonra yolları üzerindeki bir nar bahçesinin kıyısında dinlenme molası verdiler Olgunlaşmış, tam kıvamını bulmuş olan narlar insanın iştahını kabartıyordu Padişah bahçe içinde çalışmakta olan yaşlı bir adamı yanına çağırdı sordu:

- Bu güzel nar bahçesi kimin?

- Bu nar bahçesi benimdir efendim, babamdan miras kaldı

- Oğlun, uşağın var mı?

- Allah bize oğul uşak vermedi efendim, bir karı kocadan ibaret iki kişilik bir aileyiz

- Peki ben de bu ülkenin hükümdarıyım, şuradan bir nar şerbeti sıksan da içsek

İhtiyar "başüstüne" dedi ve hemen gidip bah çe içindeki kulübeden kalaylı, tertemiz bir tas getirdi En yakındaki ağaçtan iki nar kopardı ve sıktı İki nar tam bir tası doldurdu Padişah içti ve

çok beğendi Bütün vücuduna bir zindelik ve ferahlık yayılmıştı İhtiyar çif çi padişahın beraberindeki herkese sırayla nar şerbeti ikram etti Padişah ve adamları bedenlerinin kazandığı bu zindelikle biraz yol almak için ihtiyara veda edip yola koyuldular Yolda şeytan padişahın kafasını karıştırmaya başladı "Madem birer ayakları çukurda olan bu yaşlı karı-kocanın mirasçıları yok, ne yapacaklar böyle güzel nar bahçesini, karşılığında bir kaç kuruş verip de bu bahçeyi ellerinden alayım" diye düşündü Padişah ve adamları akşama doğru geri dönerlerken aynı bahçenin yanında yine konakladılar Padişah ihtiyardan bir tas daha nar şerbeti yapmasını istedi İhtiyar sabahki kadar candan ve gönülden olmasa da bir tas nar şerbeti yapıp sundu Fakat padişah bu defa nar şerbetinin tadını pek beğenmedi Sabahkine hiç benzemiyordu Sordu:

- Baba ne oldu böyle, bu nar şerbeti sabahki ile aynı nardan değil mi? Bunun tadı hiç de hoş değil

- Aynı nardan evlat, aslında tadında da bir değişiklik yok, asıl değişen sizin kalbiniz Tebaanızın malına göz koydunuz, bunun için de narların tadı değişti.

Kaynak: Anonim

ALLAH YOLUNDA YARIM GÜN YÜRÜMEK

13:49:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin mihmendârı, İstanbul’umuzun mânevî sultânı Ebû Eyyûbi’l-Ensârî (r.a.) hazretleri anlatıyor:

“Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Allah yolunda bir sabah ya da bir akşam yürüyüşü, Güneş’in, üzerine doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.”(1)

Allah Teâlâ insanı ve cinni, yalnız kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır. Bu mükellefiyetlerine zemin olmak üzere de, dünya ve nimetlerini onların hizmet ve ihtiyacına âmâde kılmıştır.

İşte bu nimetlerden istifade süresi demek olan hayat ise, çok çeşitli faâliyetlerin yanında bedenî-ilmî-mâlî cihâda da sahne olmaktadır.

İnsan, muhtelif âmillerin tesiri ile hangi işinin en önemli, en kârlı veya en zararlı olduğunu her zaman doğru olarak tâyin edemez. Bu, inanan insanlar için de aynıdır; inandıkları ve yapmak istedikler işlerin, hakikaten hangisinin daha mühim olduğunu her zaman isâbetli olarak tesbit ve icrâ etmeleri mümkün olmayabilir.

Dünyada insanı, değer olarak kendine bağlayan bir çok şey vardır. Herkes ehemmiyet verdiği hususla daha sıkı, daha ciddî ve ısrarlı bir şekilde meşgul olmak ister. Yaptığı işin değeri mevzuunda kendi içinde belli bir kanaate sahip olmayan insan ise, işinde kâr etse bile huzursuzdur, memnun değildir. Başka işler ve mesleklere karşı daima açık bir ilgi içinde olmaktan kendini kurtaramaz.

Hadîs-i şerifte, Allah yolunda yani insanların İslâm’ın getirdiği hidâyetten nasibedâr olabilmeleri, iki cihan saâdetine kavuşabilmeleri maksadıyla yarım günlük bir hizmetin, “üzerine Güneş’in doğup battığı her şeyden”, bir başka rivâyette ise, “dünya ve dünyadakilerden” daha hayırlı olduğu açıklanmakta... Böylece Müslümanlar, bütün insanlığın saâdeti için, Allah yolunda hizmete teşvik edilmektedir.

Bir başka hadîs-i şerifte ise Resûlüllah Efendimiz, Hz. Ali’ye hitâben, “Senin vesîlenle bir kişinin hidâyete kavuşması, kırmızı develerden teşekkül eden sürülerin sahibi olmandan senin için daha hayırlıdır” buyuruyor.

Bu ve benzeri ifadeler, anlatılan meselenin kıymet ve ehemmiyetinden kinâyedir.

Ayrıca, mânevî meselelerin önemini anlatabilmek için, maddî değerler ile temsiller-tasvirler ve teşbihler yapmanın cevâzı yanında, bunun bir hizmete teşvik üslûbu olduğunu da göstermektedir.
***
Dipnot:
(1) Buhârî, Sahîh, Cihad, 7, 73.

AZ YEMEK

12:53:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Muhammed b. el-Yeman, oruca verdiği önemi şöyle anlatıyor:

"Altı kişiye, altı şey sordum, fakat hepsi bu altı soruma tek bir cevap verdi. Doktorlardan, İlaçların en şifa verenini sordum.

Onlar: 'En şifa verici ilaç açlık ve az yemektir' dediler.

Filozoflardan hikmeti aramak hu­susunda en büyük şeyi sordum.

'Açlık ve az yemektir' de­diler. Abidlerden, Allah'a ibadet etmek hususunda en faydalı şeyi sordum. 'Açlık ve az yemektir' dediler.

Bil­ginlere: 'İlmi hatırda tutmak için en faydalı şey nedir?' diye sordum. 'Açlık ve az uyumaktır' dediler.

Padişahlar­dan en iyi yemekleri sordum. 'Açlık ve az yemektir' dediler.

 Aşıklardan, İnsanı sevgiliye neyin ulaştırdığını sordum. 'Açlık ve az yemektir' dediler."

İnsanın bir uzvu çalışırsa, diğer uzuvları tadil-i eşgal eder. Mide çalışırken, maddî bünye çalıştığı için, manevî kabiliyetler tatile girer, daha az çalışır.

Ebu Talib-i Mekkî: "Mümin fülüt gibidir, ancak içi boş olursa sesi güzel çıkar" der


KAYNAK: AKAR, Mehmet; Mesel Ufku, Timaş Yayınları, İstanbul 2004, s. 121

SİZİ TOKLUK ÖLDÜRDÜ BİZİ DE AÇLIK DİRİLTTİ

12:39:00 Posted by Mücahid Reis No comments


İnsanı öldüren tokluk, yaşatan ise açlıktır.

Evet, yanlış okumuyorsunuz, gerçeğin ta kendisidir bu söz.

Devamlı tok olan insanda hem maddî, hem de manevî hastalık başlar. Maddî hastalığın başlayacağını tıp adamları açık seçik söylemekteler. Manevî hastalığın olacağı ise, yaşanan hayatta da bellidir. Midesi tıka basa dolan insana vaaz, nasihat tesir etmez. Hikmetli sözlerin en cazibini söyleseniz, en değerlisini anlatsanız, kılı bile kıpırdamaz. Çünkü mide dolu, göz ve gönül de ölüdür.

Bundan dolayıdır ki bir maneviyat büyüğü şöyle de­miştir:

— Sizleri tokluk öldürdü, bizleri de açlık diriltti!

Bu sözde büyük gerçek saklıdır. Kimilerini hep tok kalmak öldürür, kimilerini de aç kalmak diriltir. Efendi­miz (s.a.v.) Hazretleri'ni, sık sık aç halde görmekteyiz.

Bir gün Fatıma validemiz (r.a.) bir parça ekmek alıp Efendimiz (s.a.v.)'in huzuruna girerek kendisine uzatmış-ü:

— Taze ekmek pişirmiştim, bir parçasını da sana getirdim, babacığım, demişti. Efendimiz (s.a.v.) ekmeği alırken şöyle buyurdu:

— Kızım, baban üç günden beri ilk defa bir ekmek parçası eline alıyor!

Âişe validemiz bu konudaki rivayetinde şöyle demiş­tir:

— Biz Muhammed (s.a.v.) ailesi, ay geçerdi de ocağımızda duman tütmezdi. Yiyeceğimiz, iki tane si­yah hurma ile içeceğimiz sudan ibaret olurdu. Bazan yakınımızda bulunan Ensar hanımları Resûlüllaha süt gönderirler, onunla kendimizi ayakta tutardık.

Resûlüllah (s.a.v.) Hazretlerinin bu halini örnek alan bazı İslâm büyükleri, açlığı çokça yaşamayı tercih etmiş, gönüllerim ve kalblerini açlıkla diri tutmaya çalış­mışlardır.

Nitekim tasavvuf büyüklerinden Sehl bin Abdullah, örnek aldığı Resûlüllah'in (s.a.v.) açlığını tam yaşamaya çalışırken ona gelen biri sormuştu:

— Günde bir öğün yemeye ne dersin?

— Sıddıkların yemesidir, derim.

— Ya iki öğün yemeye?

— Ona da müminlerin yemesidir, derim.

—Peki üç öğün yemeğe ne diyeceksin? deyince, kızan Sehl:

— Sen git, ailene söyle, sana bir ahır yapsınlar, orada istediğin kadar ye, demiştir.

Maneviyat büyükleri açlığı, tokluğa isteyerek tercih etmişler, yaşadıkları iradî açlıktan sonra, kendilerinde inkişaflar olmuş, ilim ve hikmetlere vakıf olmaya başla­mışlardır.

İsimleri kitaplara yazılacak kadar itibara sahip bir çok büyüklerde hep mahrumiyet esas olmuş, nefsin arzu ve isteklerine set çekmek ilk hedef halini almıştır. Bizler­de ise nefsin isteklerini yerine getirmek gaye halini almış, birazcık mahrumiyet dünyamızı karartacak duruma dü­şürmüştür. Yani büyüklerin irade ile yaşadıklarına biz bazen mecburen maruz kalsak ürperiyor, bundan isifa­de yerine yeise düşüyor, bunalımlara maruz kalıyoruz.

Ebû Türab-ı Nahşebîye bir mescidde rastlayan biri, kaç gündür aç beklediğini sorunca, yedi gün, cevabını almıştı.

Böyle zatların yanında bir kuru ekmek parçası, Al­lah'ın en büyük nimeti olarak görülüyor, buna sahip olduklarında kendilerini en mesud ve bahtiyar insan olarak biliyorlardı.

Şimdi bizlerin sofrasında Allah'ın lütfettiği nimetlerin bütün çeşitleri var, ama bizler mesud ve bahtiyar değiliz. Kendimizi büyük nimetlere sahip insan duygusu içinde bulamıyor, hâlâ, mahrumiyet hissiyle boğuluyoruz. Yani onları açlık diriltiyor, bizleri de tokluk öldürüyor, anlaşılan.

Kaynak:Ahmed Şahin, Olaylar Konuşuyor, Cihan Yayınları, İstanbul 2001, s. 70