Faydalı Paylaşımlar..

8 Şubat 2015 Pazar

Yakına Düşen Bomba

11:46:00 Posted by Mücahid Reis No comments


İstanbul`da kenar mahallede bir kahvehanede, bir kaç günlük sakalıyla sert bir görüntü veren adam, televizyona doğru ellerini sallayarak sert sert konuştu.

-İşte böyle yapacaksın ki, zenginler de rahat oturamasın.

Yakınındaki düzgün giyimli adam cevap verdi;

-Olmaz böyle şey, masum insanların arabasını yakmayla hak aranmaz.

-Yok ya, nasıl aranırmış, çok bilmiş gazetecimiz.

-Sen başkasına haksızlık yapıyorsan, `Bana haksızlık yapılıyor` diye bağırma hakkın kalmaz.

Sert görünüşlü adam,çevresindekilere `Şunun söylediğine bakın` der gibi yine ellerini kollarını sallayarak dalga geçer bir halde güldü. Kısa bir süre susup televizyona baktı. Sonra çevresindekilerin dikkatinin kendilerinden uzaklaştığını fark edince, gazeteci gence döndü, alçak sesle;

-Bana bak, `gazetecisin, gün gelir işe yararsın` diye sana dokunmuyorsak, bu her zaman böyle olacak demek değildir. Kendine dikkat et! .

Gazeteci korkmadığını göstermek ister gibiydi ama yine de sesindeki endişe belli oluyordu;

-Ne var ki sözlerimde, hem bana ne yapabilirsin ki?

-Dağa örgüte bir sürü aileden giden var, senin ailenden yok...Henüz yok. İster misin senin de kız kardeşini gönderelim !

Gazeteci genç ayağa kalktı;

-Bana bak Selo, gencecik çocukları kandırıp arabaları yaktıranların içinde senin de olduğunu biliyorum. Şansını daha fazla zorlama.
Yanındaki arkadaşına döndü;

-Yürü Mehmet, gidelim. Bir saate kadar gazetede olmamız gerekiyor.

Selo dediği, Selahattin arkalarından seslendi;

-Memet, sen ona fazla takılma, onun yolu yanlış, heh heh he !

Mehmet;

-Ben gideceğim yolu iyi bilirim Sülo. Ama bir yanlışın var, iyi düşün ateş düştüğü yeri yakmazmış aslında, çevresini de yakar.

-De git la, sen de yanındakinin ağzıyla konuşuyon. Sizden adam olmaz oğlum. Gör bak, siz olduğunuz yerde sayarken biz nerelere geleceğiz.

Çok sevdiği şekilde yine elini kolunu salladı, sonra İlerdeki bir kaç gence doğru seslendi;

-Şiişt..hoop... bana iki bira kapın da gelin biriniz. (Sonra sesini alçaltarak) Sonra da toplanın, akşama iş var.

**** **** ****
Genç gazeteci aynı kahvehaneye girdi. Yüzü asık Tv’deki habere bakarak bir sandalye çekti. Selahattin de haberleri seyrediyordu, onun geldiğini görünce ;

-Ooo, Fırat bey gelmiş. Naber gazeteci.

-Selamünaleyküm.

-Bırak şimdi selamı filan, görmüyon mu, bira içiyoz ! Eeee haberlerde ne var ne yok gazeteci…

-Haberleri seyrediyorsun ya işte.

-Bakıyom bakıyom bir haber yok ki.

-Anlaşılan sen Ümraniye`den, Beyoğlu`ndan bir haber bekliyorsun.
Selahattin dişlerini göstererek güldü;

-Nerden anladın ?

-Şimdi anlıyorum, niye güldüğünü. Az önce gelirken Mehmet’in telefonu çaldı, “Kameranı kap koş, Ümraniye ve Beyoğlunda araba yakmışlar. Hangisine yakınsan oraya koş” demişler. Bunları bana söyleyip, aceleyle gitti.

-Hayda…, bak şu işe. Haberlere yetişmemiş bir olay olduğu nasıl da içime doğmuş.

-Bir daha gençlere söyle de, daha erken yapsınlar bu pisliklerini.
-Hoop, orda dur öyle konuşma bakalım.

-Vatandaşın biri çıkar da arabasını yakanlara ateş ederse ne olacak. Dünkü görüntülerden tanıdım, Celal, Zeki, Murat da vardı. Eminim onları sen gönderiyorsun.

-Hepsini değil canım, günahımı alıyorsun.

-Yıllardır aynı mahalledeyiz, hepsinin annesini babasını tanıyoruz. Birisi vurulsa, annesi babası yakana yapışsa, “Sen ne namussuzmuşsun, çocuğumuzu ülkesine hain yaptın, sonunda senin yüzünden vuruldu” derse, ne yapacaksın.

-Bana ne ya… çocuklarına sahip çıksalardı. Ben onlara hep diyorum, “tabanca çeken olursa hemen kaçın” diye

-Yanlış yoldasın Selo, sen yanlışta olduğun gibi gençleri de yakacan. Çok can yanar, dur artık, dur.

-Aha da işte tam burda duruyorum.

O sırada Fırat’ın telefonu çaldı, arayan Mehmet’ti. Fırat, Mehmet’le konuştukça suratı asıldı. Telefonu kapatıp Selahattin’e döndü. Selahattin biraz merakla da olsa, daha çok dalga geçerek sordu;

-Ne oldu, suratın asıldı. Bu kez fazla mı araba yakmışlar, ona mı canın sıkıldı.

Fırat ağır ağır konuştu;

-Araba için değil, giden can için yüzüm asıldı.

Selahattin, yamuk oturduğu sandalyesinde doğruldu, ciddi bir ifade takınmaya çalıştı;

-Bizim gençlerden biri mi yaralanmış?

-Hayır, daha kötü.

-Şom ağızlı, sen konuştun böyle oldu bak. Ölmüş mü gençlerden biri, Murat mı, Celal mi ? Söylesene be adam.

-Hayır, kundaklanan, molotoflarla yakılan arabalardan birinde ölen olmuş.

Selahattin şöyle bir ‘Oh…!’ çekti ;

-Öyle söylesene. Şom ağzın yüzünden, bizimkilerden biri ölmüş sandım. `Lan !` dedim, ` Annesi-babası gelirse ne diyecem`, diye düşünmeye başlamıştım be.

-Ölen de bizim oralardan, güneydoğulu.

-Hadi ya… Napalım canım, hedefe varmak için, bu ülkeden toprak koparmak için, dağdakilere destek olmak için can da verilir, böyle arada kurban gidenler de olur.

Fırat ağır ağır konuşmaya devam ediyordu.

-Ölen bir bebekmiş.

-Hımm ?

-Bayram ziyaretine gitmişler, ara yolda birine de ayak üstü uğramışlar.

-Niye bu kadar ayrıntılı anlatıyorsun, nerden biliyorsun ?

-Çocuğu ölenleri Mehmet tanıyormuş, ayrıntısıyla öğrenmiş olayı.

-Kesin ben de tanıyorumdur değil mi? Ne diyorsan çabuk de artık, sinirlenmeye başlıyorum.

-Akrabalarından dönerken, ayak üstü bir tanıdıklarıyla da bayramlaşıp çıkacaklarmış, bu nedenle arabada uyuyan bebeklerini çıkarmamışlar. Senin gençler de onlar apartmandayken dalmış sokağa, başlamışlar molotoflarla arabaları yakmaya... Bebek feryatlarını duyunca da kaçmışlar.

-Kim oğlum, kim kim. Ha birine benden bahsedersen leşini sererim , bak şakam yoktur (Silahını göstererek) Ben yanarsam, yakarım seni de.

-Bu saatten sonra kimseye bahsetmem zaten…. Bebeğin annesi-babası ablanla enişten.

Gazeteci gözündeki yaşlarla dönüp kahveden çıkarken, arkasında şimdiye kadar duymadığı şiddette bir çığlık, feryat kahvehanede çınlıyordu.

Kaynak: Ahmet Ünal Çam, Kısa Öyküler.

7 Şubat 2015 Cumartesi

Bu Belki Son Günündür

14:08:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Adam, telaşlı, öfkeli bir halde hanımına bağırıp, çağırıyordu. Babalarının sesini duyan iki çocuk ise yataklarından kalkıp salona gelmişti. Babalarının öfkesini görünce, korkmuş, sinmiş halde birer koltukta sessizce oturup kalmıştı.

Adam, çocuklara, hanımın üzüntüsüne aldırmadan söylenip duruyordu;

-Söyledim değil mi, söyledim. Bu gün toplantı olduğunu, açık mavi gömleği ütülemeni söyledim. “Kahverengi gömlekle gidiversen nolur!”muş. Bu gün sunum yapacağım, karamsar bir görüntü mü vereyim, dinleyenlerin içi kararsın, bu da projeye verecekleri oyu etkilesin! Bunu mu istiyorsun?

-Tamam bey, bitti işte.

Adam açık mavi göleği hışımla aldı;

-Bitti, tabi bitti ama ben geç kaldıktan sonra bitmiş neye yarar.

Hanımı çocukların korkmuş yüzlerine baktıktan sonra, yine eşini sakinleştirmeye çabaladı;

-Dün bundan da geç çıkmıştın, vakit var, yetişirsin.

-Anlamıyor ki, anlamıyor ki. Bu gün sunumu ben yapacağım. Herkesten önce gitmeliyim ki, gelecek önemli konuklara ‘Hoş geldi’ demeliyim.

Adam bir sürü söz daha söylenerek, bağırarak çıktı, arabasını çalıştırıp uzaklaştı. Hanımı, direksiyon başında da öfke saçan eşinin halinden endişelendi, “Bir kaza yapmasa bari…”

Eşi uzaklaşınca, çocuklarının yanına gidip sarıldı, rahatlatmaya çalıştı.

-Madem erkenden kalktınız, hemen size sultanlara layık bir kahvaltı hazırlayıp getireceğim.

Mutfağa geçti, zihnindeki huzursuzluğu dağıtmak için hemen neşeli müzikler çalan bir radyoyu açtı. Ocağa haşlamak için yumurta koydu, cezvede süt ısıtmaya başladı. Masaya zeytin, peynir, reçel koymayı da ihmal etmedi.

Biraz sonra çocuklarına seslendi

-Kahvaltınız hazııır!

Çocuklar kahvaltıya otururken, radyoda müziğin birden kesilmesi dikkatini çekti. Son dakika haberi anonsuyla, radyonun sesini biraz daha açtı. Radyo’da zincirleme bir kaza haberi vardı. Ayrıntılarla biraz sonra birlikte olacağız demişti spiker ama kazanın yerini söylediği andan itibaren o sandalyesine yığılıp kalmıştı. Spikerin bahsettiği kaza yeri, kocasının her gün işe giderken geçtiği dörtlü kavşaktı.

Eşinin bu kavşaktaki trafikten şikayetçi olduğunu, her sabah yoğun bir trafik olduğunu söyleyişi aklına geldi. “Geç kaldım diye acele edip acaba o da…” Aklına gelen düşünce içini daha da yaktı, hemen ayağa kalktı.

-Çocuklar, unutmayın ocağa yaklaşmak yasak. Kahvaltınızı yapıp salona geçin, oynayın. Benim acil bir yere uğramam gerek, kapıyı da kimseye açmayın tamam mı?

Çocukları uslu, söz dinler olduğu halde, çok kısa süreli de olsa evde yalnız bırakmak zorunda kalsa tekrar tekrar tembihte bulunurdu.

Sokağa çıkmak için üzerine bir şeyler aldı, cebine de bir taksi parası aldı. Kapıya yöneldiğinde kocasının bu kazada ölmüş olabileceği endişesiyle kabaran yüreğine daha fazla dayanamayıp, ağlamaya başlamıştı. Göz yaşlarını çocukları görmesin diye, açık olan mutfak kapısına sırtını dönmeye özen gösteriyordu. İçindeki acının kocasının ölmüş olma ihtimali kadar, giderken kendisini kırması ve çocuklarının önünde bağırıp çağırmasından da kaynaklandığını anladı. Oysa her zaman böyle öfkeli değildi.

-Eğer ölürse, çocuklarım babalarını, son gördükleri haliyle mi hatırlayacak? Kalp kıran, öfkeli bir baba olarak mı kalacak akıllarında?

Kapıdan çıkarken, çocuklarına bir kez daha seslenecekti ama artık akan gözyaşları saklanamayacak haldeydi. Hemen kapıyı açıp dışarı çıkmak için hamle yaptı ama karşısında kapıya doğru adım atmakta olan kocası vardı.

Adam, bir an karısının ıslak yanaklarına baktı; “Haberleri mi dinledin?” diye sordu. Hanımı, konuşamadan sadece başıyla onayladı. Adam, önce sarıldı, sonra eşinin yanaklarını sildi.Hanımı zorlukla sordu;

-Hani önemli bir toplantına geç kalmıştın, niye döndün?

-Kaza benim hemen yakınımda oldu. O anda toplantıdan daha önemli bir şeyi unuttuğumu hatırladım. Eğer o kazada ölseydim…

O anda çocuklar da yanlarına gelmiş, babalarının yine öfkeli olabileceğini düşünerek, annelerinin yanında durmuştu. Adam, bütün içten, samimi gülümsemesiyle çocuklarını yanına çağırdı, boyunlarına sarıldı, yanaklarından öptü.

-Ben bu gün büyük bir hata yaptım ve evden çıkarken, sizleri ne kadar sevdiğimi söylemeyi unuttum. Böyle önemli bir şey unutulur mu hiç. Ne yapalım, ben de geri döndüm.

Kaynak: Ahmet Ünal Çam, Kısa Öyküler.

6 Şubat 2015 Cuma

Güle Güle Ağladım

12:48:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Direksiyon başına geçenlerin, gerçekten de bir tür değişime uğradığını gördüm. Benzetmek belki abes olacak ama yaya iken sakin, mülayim denecek sessizlikte, engin bir hoşgörü içerisinde olan insanlar, direksiyon başında kuzu postundan kurtulmuş kurt gibi, hatta aslan gibi oluveriyor.

“Ben de böyle olur muyum? Kaba, bencil davranışlara geçer miyim?” sorularıyla bir süre rahatsız olmuştum aslında ama sonra farkına varmadan yaptığım hareketleri tarttığımda rahatladım. Yolda gördüğüm bir kaplumbağa için arabayı durdurup, yolun sonuna geçirdim. Sonra dönüp, yola çıktıktan sonra fark ettim bencilce davranmadığımı. “Demek ki her direksiyon başına geçende kişilik değişikliği olmuyormuş” diye sevindim. Bundan sonra trafikteki iyi insanları, kibarları, bencillikten uzakları gözlemler oldum. Meğerse benciller daha çok göze battığı için çok zannediliyormuş. O kadar çok efendice araba kullananlar var ki, sessizce, dikkat çekmeden. Bazen yavaşlayan bir araba görüyorum, “Trafik lambası filan da yok, niye yavaşladı?” diye bir bakıyorum, yaşlı bir teyze o şoföre el sallayarak teşekkür edip, yorgun adımlarla yoldan geçiyor. Başka birinde bakıyorum, önümdeki araba sağ sinyali yakıyor, “Hayırdır, sol şerit bomboş niye kenara yanaşıyor?” diyorum. Sonra fark ediyorum ki, epey geriden gelen ambulansın ışığını görmüş, gecikmeden sol şeridi boşaltmaya çalışıyor.

Bu tür olaylara rastlamak günümün huzurlu, neşeli geçmesine çok katkı yapıyor. Bazen aynalarda kendimi gülümserken yakalıyorum. Nedenini düşünüyorum, sonra o gün yaşadıklarımı bir filmi geri sarar gibi düşüne düşüne inceliyorum ve sonunda böyle güzel bir olaydan sonra içimde kalan güzellikten neşeli, mutlu olduğumu keşfediyorum.
Bu gün yine hem dikkatli araba sürmeye çalışıyorum, hem de güzel bir olaya rastlarsam kaçırmayım çabasındayım. Çünkü, iş yerinde yapacağım sunum için moral ihtiyacım var. Moralli, neşeli olmak özgüvenli olmayı sağlıyor. Ki bu da başarının en önemli anahtarı.

Bu düşünceler içindeyken, her şey bir saat gibi tıkır tıkır güzelliklere doğru yol alıyor gibiyken, ihtimalinden bile korktuğum, aklımın ucundan bile geçmesini engellediğim bir olay oluverdi. Önce bir çarpma sesi, uzun süredir içimde birikmiş korkuyla refleksleri birikmiş bir ani fren ve ben de şok.

Çevreden koşanlar, bazıları arabamın hemen önüne koşarken, birkaç kişi de kapımı açıp beni dışarı çıkardı. Beni arabamdan çıkaranların yardım için değil, kaçmamam için kolumu sıkıca tuttuklarını anladım. Bunun rüya veya bir gün ortası kabusu olduğunu görmek ve gerçek hayata dönüp, aslında bir şey olmadığını anlayıp rahatlamak istiyorum ama olmuyor işte bitmiyor bu işkence.

Kolumdan tutanlar beni de arabamın önüne doğru götürdüğünde bunun gerçek olduğunu anlıyorum; Başı kanayan bir çocuk ve içindekiler yerlere saçılmış bir okul çantası…

Dizlerimin bağı çözülüyor, bunu kaçma hamlesi sananlar daha sıkı kavrayıp beni ayağa kaldırıyor. Gözlerimin bir kararıp, bir düzeldiği esnada çocuğun kolundan tutup, oturttuklarını görüyorum. “Başı kanayan bir çocuk için bu hareket doğru mu caba?” düşüncesiyle, “Allah'ım, çocuk ağlıyor, demek ki yaşıyor! ” düşüncesinin beynimde çarpışmaları gözümden yaşlara yol açıyor.

Ağladığımı gören bir kaç kişi susmaktan vazgeçiyor sanki ve ilk defa o sesleri duyuyorum; “Adamın suçu yok, çocuk birden yola fırladı”. Bu sözleri birkaç kişi daha tekrar edince ve onaylayanlar artınca kolumu bıraktılar, arabama dayanarak zorlukla ayakta durabildim.

Koşarak gelen kadının gözündeki yaşlar ve acı feryadı annesi olduğunun habercisiydi sanki. Çocuğuna sarılırken bana bakışındaki nefreti bana göndermeyi de unutmamıştı. Allah’tan çevredeki insaflı insanlar onun yanında da yüksek sesle suçsuz olduğumu söylediler. Bunun üzerine kadıncağız benden bakışlarını çekti.

Bu gelişmeden sonra bakışlar benden çok çocukta yoğunlaştı ama kimse bir şey yapmıyordu. Dizinde de kanama vardı ama ordan geçen biri, “Başı kanıyor, içten beyin kanaması olabilir, acele hastaneye kaldırılmalı !” deyince ancak kendilerine geldiler. Hemen ambulans için telefon ettiler ama bu saatlerde hastane tarafından gelen trafik çok yoğundu. Oysa hastaneye doğru trafik akışı daha rahattı. Kendimi toparlamaya çalışıp, seslendim;
-Çocuğu arka koltuğa yatırın, ben götüreyim!

Kısa süreli bir şaşkın bakışlardan sonra çocuğu arka koltuğa taşıdılar, annesi de yanına oturdu. Birisi kulağıma eğildi;
-Suç mahallinden arabanı hareket ettirirsen ceza alırsın.
Gülümsedim, cevap vermedim. Kalabalığa seslendim;
-Komşuları veya tanıdığı bir kişi daha bizle gelsin.

Kalabalıkta bir kadın aceleyle “Arayan olursa hastaneye gittiğimi söylersin.” Diye çevresindekiler tembihlerde bulunarak bindi arabaya.

Annem, her işinde Allah’a sığın. Senin şer zannettiğinde de bir hayır olabilir, dua et” derdi her zaman. Ama düşünüyorum düşünüyorum, bulamıyorum. Sadece daha kötü bir netice karşıma çıkmadığına, çocuğun şu anda iyi göründüğüne şükrediyorum. İnşallah iç kanama da yoksa, işte asıl o zaman rahatlayacağım.

Hastanenin aciline çocuğu teslim ettik. Sonrasında polisler ifademi almak için tuttular ama çekip gitmek zaten uygun olmazdı. Çocuğun babası da yanıma geldi, öfkeli, öldürmek isteğinin aşikar olduğu bakışlar filan zaman zaman devam etti. Polis gözlemi altında koridorda bekledim.

Epey bekledikten sonra, beyin tomografisinden sonra ameliyata alındığı haberini zorlukla duyabildim. Aile ile sonradan hastaneye koşan akrabalar, hatta tanıdıkları perişan halde ağlaşmaya başlamışlardı. Bu görüntü kötü bir gelişmenin habercisiydi ama gidip soramıyordum. Polis memurundan rica ettim. O da sormaya cesaret edemediği gibi, bu ağlaşmalardan, çocuğun durumunun umduğumuzdan da kötü olduğunu düşünüp, beni koridordan alıp, hastane polis bürosuna götürdü.

Yıkılmıştım işte. Durumunu bir türlü öğrenemiyordum. Sonunda çocuğun babasının polis merkezine doğru geldiğini gördüm. Suç bende olmasa da bu babasına ne ifade edecekti ki…

Başımı öne eğdim, kaderime razı beklemeye başladım. Çocuğun babasının geldiğini fark eden tecrübeli bir polis memuru, öylesine ayağa kalkmış gibi gelip, önüme dikildi. Beni bir saldırıdan korumaya çalıştığını anladım.

Adam, bana bir an boş gözlerle bakıp, diğer memurlara doğru yürüdü. Ağlamaktan kızarmış gözlerini görmem için bu bakış yeterliydi.

İlerdeki masa başında bazı evrakları imzaladığını gördüm. İster istemez içimde bir huzursuzluk oldu. Sanırım şikayet dilekçesini imzalıyordu. Şikayetten sonra, çocuğu hastaneye getirmek için bile olsa, arabamı olay yerinden hareket ettirmem de cezamı artıracaktı.

Adam yanında başka bir polisle bana doğru yaklaştı. O polisin gözle işaret vermesiyle, beni korumaya çalışan polis kenara çekildi. Ayağa kalktım, çocuğun babası karşımdaydı işte. Kaderime razı, boynumu büktüm. Dayanamayıp bir yumruk atacağını tahmin ediyordum. Bana doğru bir adım daha atınca, gayri ihtiyari gözlerimi yumdum.

Islanmış yanaklarını yanaklarımda hissettim. Bana sarılmıştı. Bir şeyler söylemek istedi ama konuşamadı. Bunun üzerine polisin sesini duydum;
-Beyefendi, sizden şikayetçi olmayacağına dair evrak imzaladı. Bu kaza sayesinde çekilen beyin tomografisinde, gecikilse ölümcül olabilecek bir tümör ortaya çıkmış.

Şaşkınlık içindeydim.
- Ameliyat için ne dediler?
-Merak etmeyin, erken değil, çok erken bir teşhise yol açmış bu tomografi. Doktorlar ameliyattan sonra hiç bir etkisinin kalmayacağını söylemişler.

Annemin sözleri aklıma geldi; “Senin şer zannettiğinde de hayır olabilir!” . Göz yaşlarımı tutmaya çalışmaktan yorulmuştum artık. Hiç ağlamak bu kadar güzel olmamıştı, hiç ağlarken bu kadar mutlu olmamıştım…

Kaynak: Ahmet Ünal Çam, Kısa Öyküler.

Böbrek Nakli

11:57:00 Posted by Mücahid Reis No comments


-Merhaba Recep hoş geldin.

-Hoşbulduk abi.

-Eee… neticeleri aldın mı?

-Aldım abi. Birimizin neticeleri iyi ama birimizde sorun çıktı.

Ağabey olan Zeki yerinde rahatsızca kıpırdandı.

-Bana bak, “ Doktor arkadaşım, ucuza, baştan aşağı muayene edecek, ikimiz beraber gidelim” dedin gittik. Karnımın altında sıkıştıran ağrından başka birşeyim yoktu. Şimdi bana bir de kötü haber verme.

-Merak etme abi, Allah çaresiz dert vermesin. İyi ki kontrole gitmişiz.
-Niye ki. Önemli bir şey mi var.

-Doktor arkadaşım Selim, böbreklerde sorun çıktığını söyledi.

Zeki iyice telaşlandı;

-Ben de mi?

Recep abisinin telaşlı haline baktı, kısa bir sessizlikten sonra gülümsemeye çalışarak devam etti;

-Yok yok… merak etme sende değil, bende.
Recep, oturduğu yere yerleşti, ağırdan ağıra, yavaş yavaş konuştu;

-Neyse, çaresi var demiştin. Neymiş çaresi.

-Böbrek nakli.

-Öyle mi! Böbrek bulmak kolay değil diye duymuştum. Sana ne çabuk bulundu böyle.

-Beraber gittik ya abi.

-Eeee…

-Senin de her türlü bulguların hastanede kayıtlı ya, senin böbrek bana uyuyormuş.

Zeki, kaşlarını çattı;

-Ne diyorsun sen Recep. Ben nasıl vereyim sana böbreğimi, ben ne olacağım.

-Abi bilmiyor musun, sağlam olduktan ve kendine dikkat ettikten sonra bir böbrek de yetiyormuş.

-Olmaz, olmaz Recep. Bak sen benden genç olduğun halde iki böreğinde göçmüş, başkasından böbrek istiyorsun. Benim ne garantim var? Sana bir böbreğimi verdikten sonra ya diğeri de işini yapamazsa. Sen benim böbreğimle rahat rahat gezerken, ben diyaliz makinelerinde mi ömür tüketeceğim..

Recep’in bakışlarındaki gülümseme kaybolmaya başlamıştı.

-Şaka yapıyorsun değil mi abi.

-Bu işlerin şakayla filan ilgisi olmaz Recep. Tamam kardeşimsin, tamam zor günümde çok borç verdin ama bu iş başka.

-Sen benim yerimde olsaydın, düşünmeden verirdim abi. Eğer beni denemek için yapıyorsan, yapma. Sen böyle konuştukça gerçekten üzülmeye başladım.

-Bak Recep, açık söylüyorum, eğer borcumu başıma kakıp da isteyeceksen, hemen bir takvime bağlayalım, birkaç senede ödeyim. Borç çok, hemen ödeyemem ama borcumu kullanıp bana boşuna baskı kurmaya kalkma.

-Ben sana borç lafı açtım mı! Her zaman demedim mi, “Ne zaman müsait olursan, o zaman ödersin.” Diye. Bu iş başka abi, kardeş kardeşe böyle durumda yardımcı olmazsa, başka ne zaman gösterecek kardeşliğini.

-Hiiiiç boşuna çeneni yorma. Sen de bekle biri organ bağışlasın diye, başkaları nasıl bekliyor.

-Organ bağışlayan o kadar azken, yıllarca bekleyenler varken, insan kardeşinin diyaliz makinelerinde sürünmesine nasıl göz yumabilir ki.

-Son sözüm bu Recep, benim ki de can.

Recep yüzü asık, morali bozuk ayağa kalktı.

-Pekala abi, seni bir daha rahatsız etmeyeceğim. Ama ameliyat işlemlerine başlaması için kimliklerimizi doktor Selim’e bırakmıştım. Ona uğrayıp kimliğini alabilirsin.
-Güle güle, güle güle !…

***** ***** *****
Ertesi gün Zeki hastanedeydi. Biraz da eleştirmesindençekine çekine, doktor Selim’in odasına girdi;

-İyi günler doktor bey!

-Ooo hoşgeldiniz Zeki bey. Nasılsınız?

-İyiyim iyiyim.

-Az önce Recep de telefon etmişti, yarın tam ameliyat saatinde hastanede olacağını söyledi.

-Öyle mi! Aslında ben de o konuda konuşacaktım doktor bey.

-Buyrun.

-Bu ameliyat olmasın diyecektim.

-Olur mu! Siz ne diyorsunuz, diyaliz makinelerinde dolaşmak, o ağrıları çekmek, her hafta, bazen haftada iki kez hastaneye koşmak, üstelik çoğu zaman ağrı içinde sıra beklemek kolay mı sanıyorsunuz. Üstelik sizlerin durumu çok güzel, iki kardeşten biri böbrek hastası çıkıyor, aynı gün muayene olan kardeşinin de böbrekleri hem sağlam, hem de kardeşine uyumlu çıkıyor.

-Doktor bey, kusura bakmayın, tartışmak istemiyorum. Kimliğimi alıp gideceğim, bu ameliyatı istemiyorum.

Doktor çok şaşkındı;

-Zeki bey, karar sizin, zorla bir şey yaptırma imkanımız yok ama bir doktor olarak bu durumu kabullenemiyorum. Gelin bir daha düşünün, bu yaptığınızın hiçbir mantıklı tarafı yok. Ameliyat masasına yatmaktan korkuyorsanız, günümüzde bu ameliyatlar oldukça başarılı yapılıyor.

Kimliği uzattı;

-Evraklar önümde hazır, sadece sizin imzanız kalmıştı. Bakın kardeşiniz de yarın vaktinde burda olacağını söyledi, daha ne istiyorsunuz ki, anlayamıyorum.

-Doktor bey, bey eninde sonunda bir organ bağışlayan çıkacaktır.

-Korkarım ki sizin o kadar vaktiniz yok.

Zeki, içinde inceden bir sızı duyar gibi oldu.

-Kardeşimin durumu o kadar mı kötü?

-Kardeşinizin mi! …Recep size söylemedi mi, sizin böbreklerden biri hiç çalışmıyor, diğeri de iflas etmek üzere.

Zeki’nin gözlerinde korku, acı, hüzün toplanırken, durumu yeni anlayan doktor bir an Zeki’nin gözlerinin içine öfkeyle baktıktan sonra ayağa kalktı;

-Zeki bey, kardeşiniz böbreğini size vermek için yarın burda olacak. Size tavsiyem, bu evrakları imzalayıp sekreterliğe bırakın ve yarın ameliyat için burda olun.

Kaynak: Ahmet Ünal Çam, Kısa Öyküler.

4 Şubat 2015 Çarşamba

Eskimeyen Dost

09:47:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Çay bahçesinde oturan 55-60 yaşlarındaki adam, yanına yeni gelen aynı yaşlarındaki arkadaşına öfkeyle söyleniyordu;

- Biraz daha gelmeseydin canım, kök salıyordum yavaş yavaş.

- Aziz bey, insan arkadaşını böyle mi karşılar.

Aziz bey, ayağa kalkıp arkadaşına sarıldıktan sonra sitemli konuşmalarına devam etti.

- Ahmet bey, beni saatlerce bekletmen doğru mu!

- Aziz bey, iyice yaşlandın. Ne saatlercesi yahu. Beklediğim otobüs geç geldi, sonra da trafiğe takıldı işte

- Bir önceki otobüse binseydin.

- Bak kırmaya başlıyorsun beni.

Aziz bey, nazını götürdüğünü bildiği arkadaşına yüklenmeye devam etti;

- Kırmak mı! Asıl kırılan benim yahu. Buluşalım, bir çay-kahve içelim diyen sensin, geç kalan yine sen.

- Tamam yahu ettik bir kusur. Unut artık.

- 'Unut' muş, hani edebiyat sohbeti yapacaktık, şiirler okuyacaktık. Bu moralle oku okuyabilirsen. Heves mi bıraktın!

- Azizim Aziz, unut moral bozan konuları, kapat artık. Çevrene bak; çiçekler açmış, kuşlar şen-şakrak, bir bahar rüzgarı yüzümüzde. Neşelen, kahveciye rica ederim şimdi, senin sevdiğin bir eski şarkının plağını da çalar. Daha ne istersin şu üç günlük dünyadan.

Sözü biterken kahveciye doğru el salladı. Kahveci, bu iki ihtiyarın hemen hemen her hafta gelmesine, eski şarkılar dinleyip, şiirler okuyarak sohbet etmesine alışmıştı. Alıştığı işareti alan kahveci, uzaktan onların hafif atışmalı hallerini görünce, kendi kendine mırıldandı; “Aziz bey yine öfkeli, uygun bir şarkı çalmalı”. Diyerek plakları karıştırmaya başladı.

Kahvecinin koyduğu plaktan, “Sen benim eski değil, eskimeyen dostumsun” şarkısı kulaklarından ruhuna yayılırken, Aziz bey yumuşadığını belli eden bir ses tonu takınsa da yine sitemli konuştu;

- Senin keyfin yerinde, bekletilen sen değilsin.

- Bak kalbimi kırmaya devam edersen, bir dahaki sefer daha da geç gelirim.

- Aha!..bir de tehdit ha, “Daha da geç gelirim ha!...”

- Kızma canım hemen, şaka yaptım, bir daha geç gelir miyim!

- Ha şöyle yola gel.

- …hiç gelmem.

- Bak bak bak. Gelme de gör bakalım bir daha yüzüne bile bakmam.

Ahmet bey gülümsemeye, Aziz beyin öfkesini neşesiyle savuşturmaya devam etti.

- Neyse Azizim, bir öykü yazıyorum. Sanırım bu gece bitiririm. Seni darıltmak istemem, bir daha ki buluşmamızda yorumlarına ihtiyacım var.

- Seni gidi seni, zayıf tarafımı biliyorsun değil mi!

- Öfkenin çabuk geçmesi de olmasa çekilecek adam değilsin.

- ‘Adam değilsin’ den önce virgül mü var?

- Yok yok, o kadar da değil. Yine kavga mı çıkaracaksın.

Aziz bey güldü;

- Şaka yaptım canım, sen şaka yaparken iyi de ben yapınca mı kötü. Neyse, bu günkü okuyacağımız şiirlere başlamadan kararlaştıralım, çarşamba mı uygun, perşembe mi sana?

- Çarşamba hastane randevum var, Perşembe buluşalım.

- Hastane mi, yok ya önemli bir şey?

Ahmet bey, bakışlarını başka tarafa çevirdi.

- Önemli bir şey yok canım. İhtiyarladık, bir kontrolden geçeceğiz.

- Tamam ama sakın gecikme köprüleri atarım ha!

Ahmet bey yine güldü;

- Atarsan at yahu, ben seni kolay bırakmam, yeni köprüler kurarım. Senin gibi aksi ihtiyarın arkadaşsız kalmasına gönlüm razı olmaz.

- Gül bakalım gül. Öykün kötüyse böyle gülemeyeceksin. En ufak hatanı yüzüne çarpacam, yerden yere vuracağım seni.

- Yahu eski dostuz insaf et.

- Neyse bırak bunları o güne kadar gülsün yüzün. Sen yeni şiirlerini oku bakalım.
Ahmet bey, çantasını karıştırdı, bir şiir defteri çıkarıp okumaya başladı;

NE KALDI

İçimde gençlikten bir ses kaldı,

Doymadım dünyaya ah! ... heves kaldı
Neylesem, ne yapsam nafile

Alacak bitti de verecek son nefes kaldı.

Birbirlerine şiirler okuyarak vakit geçirdiler. Akşama doğru vedalaşıp ayrıldılar.

*****
Son edebiyat sohbetinin tadı damağında kalan Aziz bey, perşembeyi nerdeyse iple çekmişti. Elinde son dergilerden bir demet, dostuyla okumak için hevesle kahvehanenin bahçesine geldi. Bahçeye geldiğinde yüzü asıldı, arkadaşı henüz gelmemişti. Öfkeli biriydi, yine içinde öfkenin kabardığını hissediyordu;

- Gelsin bakalım, bu kez gerçekten kırıcı konuşacağım.

Beş dakka, on dakka derken iyice sabırsızlanmıştı;

- Yazıklar olsun, geçen o kadar kızdığımı bildiği halde yine gecikti. Eminim yine otobüsü bahane edecektir. Hele bir gelsin, kalp kırmak nasıl oluyormuş göstereceğim.

Bekledi bekledi… saatine baktı, yarım saat geçtiğini görünce yüzü öfkeden kızarmış halde kalktı yürüdü gitti.

Eve vardığında öfkesinden kimse yanına yaklaşamadı. Girer girmez yüksek sesle bağırdı;

- Ben odama geçiyorum, Ahmet’ten telefon gelirse hemen beni çağırın.

- Arkadaşın Ahmet amcadan mı?

- Arkadaşım, dostum filan değil artık.

Hışımla odasına geçti. Oda da bir aşağı, bir yukarı yürüyor, Ahmet özür dilemek için aradığında söyleyeceği öfkeli sözleri düşünüyordu. Arada bir odadan çıkıp soruyordu;

- Ahmet aradı mı?

- Hayır, aramadı.

- Arayınca hemen haber verin.

Ne kadar beklese de aramadı, ertesi gün de;

Önce, aramaya utanıyor diye düşünüyordu ama ertesi gün de aramayınca kalbinde büyük bir hüznün ağırlığını hissetti. İşte perşembeden sonra cuma günü de akşam olmuş, hala aramamıştı.

- Yazıklar olsun Ahmet, bir arayıp özür bile dilemedin. Köprüleri atan sen oldun, yazıklar olsun, yazıklar olsun.

İki gündür öfkesi, söyleyeceği sözler içini bunaltmıştı. Eli telefona uzandı, numaraları çevirmeye başladı. Bir yandan da, eski bir dostluğu bitirişin acısı boğazında düğüm düğüm düşünüyordu;

- Son sözümü söyleyeceğim Ahmet, son sözümü ve bir daha yüzüne bile bakmayacağım.

Telefonun açılma sesinden sonra karşıdan genç bir kızın sesi geldi;

- Alo.

Genç kıza karşı öfkeli konuşmamaya çalıştı, sesini yumuşattı;

- Ahmet beyle görüşecektim kızım, evde mi?

Genç kız zor konuştuğunu belli eden bir sesle cevap verdi;

- Arkadaşı mısınız? uzun süredir kalbinden rahatsızdı, çarşamba günü vefat etti, bu gün de cuma namazından sonra Çankırı’da defnetti

Kaynak: Ahmet Ünal Çam, Yüreğe Dokunan Hikâyeler, Akçağ Yayınları, Ankara 2011.

3 Şubat 2015 Salı

Annenin Gözyaşları

08:20:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Orta yaşlı kadın, evin içinde telaşlı bir haldeydi. Eşyaların yerini değiştiriyor, örtüleri düzeltiyor, arada bir mutfağa gidip pişmekte olan yemeğe bakıyor, tekrar salona dönüyordu. Sokaktan gelen her seste pencereye koşuyor, her duyduğu kapı zilinde de, başkasının zili olduğunu anlayıp üzülüyordu.

Başka şehirde iş bulan oğlu, hem uzak yerde olduğundan hem de izin alamadığından 2 aydır gelememişti. Orta yaşlı kadın, büyük bir özlemle oğlunun gelmesini ümit ediyor, kulağı zil sesinde, ayak sesinde telaşla bekliyordu. Her anneler gününde, çocuğunun ona “Anneciğim, anneler günün kutlu olsun” diyerek, boynuna sarılmasına öyle alışmıştı ki, sanki oğlu kapıdan giriverecek ve koşup boynuna sarılacaktı, sonra da onun için hazırladığı tatlılardan yiyecekti. Oysa oğlu geleceğini söylememişti ki. Kadın, boynu bükük düşündü, “-ya gelmezse, ya izin alamadıysa.” İçini özlem dolu bir alevin yalayıp geçtiğini hissetti.

Kadın sabahtan hazırlığa başlamıştı.. Telaşlı halini gören eşi, sorup durmuştu;” Bu telaşın niye?” diye ama cevabını bir türlü alamamıştı. Sonunda da kadın; “-Bu gün evde işim çok, sen git-gez biraz” diye ısrar ederek, eşini rica-minnet dışarı çıkarmıştı. “Ya, telaşımın nedenini anlarsa, ya saatlerce beklediğim halde oğlum gelmezse” diye düşünmüştü. “Gelmezse” düşüncesiyle bir daha yüreği titremişti.

Saatler geçip gidiyordu, öğlen olmak üzereydi; “-Gelemiyorsan, bir telefon et bari, ‘anneciğim’ de..” İçinde sıkıntı aramaya başlamıştı; “-Anneler gününü kutlamak için bir telefon bile etmeyecek mi acaba? Ben böyle bekliyorum ama o belki hatırlamadı bile. ‘Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur’ sözü anneler için de geçerli olur mu hiç. Olamaz canım, bir telefon eder en azından. Hoş telefon yetmez, özledim yavrumu, kara gözlerini, yaramaz gülüşünü. Hıh.. yaramaz, dediğimi duysa yine darılır, ‘Beni çocuk gibi sevme’ der. Sanki nasıl seveceksem…”

Çocuğunu düşündükçe, onunla konuştuğunu düşündükçe yüzü gülüyor, farkında olmadan bir anda neşeleniyordu. Sonra duvardaki saate gözü takılıyor, yeniden durgunlaşıyordu. “-Gelmeyecek, telefon bari etse..” diye düşündü istemeye istemeye. “-Sesini bari duymuş olurum”. Tam böyle düşünürken, cep telefonunun sesiyle irkildi, omuzlarında bir yorgunluk, bakışlarında bir burukluk telefona uzandı., ekranına baktı, arayan oğluydu.

Sevinmeli miydi? sevinemedi. …acaba …acaba gelemeyeceğini söylemek için mi aramıştı. Telefonda kutlayıp geçecek miydi anneler gününü, sarılamayacak mıydı yavrusuna?

Açtı telefonu;

-Alo..

-Alo, nasılsın anneciğim?

-Sağol yavrum, sen nasılsın?

-İyiyim anneciğim.

-Ne yapıyorsun, işler nasıl?

-Biraz zor oldu ama alıştım, hem bu şehre, hem de işe alıştım.

-Öyle mi yavrucuğum.

Söylemiyordu işte ne telefonda kutluyordu, ne de gelmiyeceğini söylüyordu. Sonunda dayanamayıp sordu;

-İzin aldın mı yavrum?

-Evet anneciğim, izin aldım. Sen nerden bildin.

-Nerden mi, anneler günü için izin almadın mı?

-Ha, anneler günü doğru ya. Anneler günün kutlu olsun anneciğim.

-Sen sen.. bunun için izin almadın mı?

-Ah anneciğim, çok sevdiğim, benim için çok önemli bir bayanı görmeye gideceğimi söyledim. Şefim de izin verdi. Şimdi onun yanına gidiyorum.

Orta yaşlı kadın durakladı, sesine hakim olmaya çalıştı.

-Öyle mi, nasıl biriymiş bu?

-Anneciğim, emin ol bana, senin daha önce yaptığın yemeklerden daha lezzetlisini, daha önce yaptığın tatlılardan daha tatlısını yapmıştır, beni bekliyor şimdi.

-Ben… şey… tamam yavrucuğum. Şey, umarım o da seni seviyordur.

-Sevdiğine eminim anne, zaten bu ilk iznimi sırf onu görmek için aldım. Babam nerde anne?

-Dışardaydı yavrum. Hah.. kapı çalıyor, sanırım baban geldi.

-Tamam anne selam söyle, ben de mis gibi kokuların geldiği, dünya da en çok değer verdiğim bir dünya güzelinin kapısındayım.

-Tamam yavrum, söylerim. Sonra yine ara yavrum. Allah’a emanet ol.

Telefonu kapattı. Oysa ne kadar özlemişti oğlunu, ne kadar görmek istiyordu. Kapıya eli uzanırken, gözünden süzülen yaşlara engel olamıyordu.

Kapıyı açtığında, boynuna atılan oğlunun “-Canım anneciğim, anneler günün kutlu olsun!” diye bağırması sanki bir rüya sahnesiymiş gibi geldi. Oğlu; “-Anneciğim, seni sevindirecek bir sürpriz yapayım dedim, lütfen ağlama” dese de, annesi sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

Yazar: Ahmet Ünal ÇAM

2 Şubat 2015 Pazartesi

BELEDİYENİN BAŞKANI

15:50:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Belediye başkanı, geniş-rahat makam koltuğunda huzursuzca kımıldandı. Sesine daha bir otorite katarak kapıdaki ihtiyara seslendi;

-Ne istiyorsan, söyle amca !

-Şey, efendim. Benim bacaklarından özürlü bir torunum var.

-Anlaşıldı anlaşıldı. Belediye aracılığıyla dağıtılacak tekerlekli sandalyeleri duydun, ondan istiyorsun. Kusura bakma, sayısı az. Başvurular alınacak, sonra kura çekilecek. Şansına artık.

-Yok efendim, onun için gelmedim. Torunumun tekerlekli sandalyesi var.

-Eee… derdin nedir öyleyse ?

-Tekerlekli sandalyesi var da, rahatça dolaştıramıyoruz. Başka şehirlerde belediyeler yardımcı oluyormuş. Onlara uygun otobüsleri veya dolmuşları oluyormuş. Ama bize şimdilik kaldırımları düzenleseniz yeter. Kaldırımların başlangıcıyla sonuna bu arabalarla kolayca geçilecek yerler yapsanız diye talepte bulunacaktım.

-Oooo amca, her gelenin bir talebi var. Belediye boş mu duruyor sanıyorsun. Çoğu yerin kaldırımı bile yok, önce onlarla uğraşmalıyız. Hele bir eskisi şekliyle tüm kaldırımları bitirelim, birkaç sene sonra da ek bütçe olursa, kaldırım girişlerine baktırırız. Öyle he demeyle olmaz her iş.

-Ama birkaç sene demek, torunumun ve onun gibi yaşamak zorunda olanların, en güzel çağlarını evde hapis geçirmesi demek.

-Bak amca, ben koskoca belediye başkanıyım. Herkese bu kadar vakit ayırırsak işimiz var.

O sırada başkanın yardımcısı telaşlı bir halde içeri girdi;

-Efendim trafikten aradılar !

-Noldu büyük bir kaza mı olmuş? Çok ölen mi olmuş, nedir bu telaşın?

-Bir çocuğa araba çarpmış.

Başkan sakinleşerek, koltuğuna doğru adım attı.

-Ne yapayım yahu, her kazaya belediye başkanı mı koşacak. Amca sen de çık artık. Görüyorsun işlerimiz var.

İhtiyar adam, boynu bükük dışarı yürüdü. Başkanın yardımcısı devam etti;

-Efendim, …çocuk, …çocuk sizin torununuzmuş.

Belediye başkanı, sendeleyerek koltuğuna oturdu. Gözünün önünde önce torununun gülen yüzü canlandı, sonra da tekerlekli bir sandalyede ağlayışı.

Titrer gibi bir sesle ;

-Az önce çıkan ihtiyarı çağırın çabuk.

İhtiyar adam kapının önündeki koltukta başı önde oturuyordu. Çağrılınca içeri biraz heyecan, biraz çekingenlikle girdi;

-Buyrun.

-Amca, söz veriyorum kaldırımları yaptıracağım ama nolur beddua ettiysen geri al.

-Kırıldım ama beddua etmedim.

-Nolur o zaman, torunum için dua et.

O esnada telefon çaldı, başkanın uzanmayacağını anlayan yardımcısı telefonu açtı, sonra başkana uzattı;

-Kızınız arıyor efendim.

Kötü haber bekleyen başkan, dudaklarını ısırarak konuştu;

-Aaa..aloo

-Baba, az önce kızıma araba çarptı ama…

-Eee..evet, durumu nasıl? ..ba..bacak..ları

-Merak etme, sadece burnu kanamış. Biz hastanedeyiz, duyar da merak edersin diye aradım.

Başkan ağlayışı duyulmasın diye hızla kapattı telefonu.

Yardımcısı diğer telefonu uzattı;

-Efendim diğer telefonda emniyetten arıyorlar. Kazayı yapan şöförü tutuklamışlar. Şikayet tutanağı için bekliyorlarmış, aileden birinin gelmesi gerekiyormuş.

Başkan, hâlâ kapıda bekleyen ihtiyara dalgın dalgın baktıktan sonra;

-Bıraksınlar, gitsin. Makamın hırsına kapılıp, burnumuz büyüyünce, Mevlamın bizi ikaz için gönderdiği bir vesile o. Biz alacağımız dersi aldık, onun bir suçu yok, suç bizim. Şikayetçi değiliz, bıraksınlar…

Kaynak: Ahmet Ünal Çam, Yüreğe Dokunan Hikâyeler, Akçağ Yayınları, Ankara 2011, s.75

ALINTERİNİN DEĞERİ

13:57:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Bir zamanlar, bir genç, herkes gibi evlenmek istiyordu. Bu niyetini ailesine açtığında, babası ona şöyle dedi:

"Elbette oğlum, elbette evlenebilirsin. Bana alın- terinle kazandığın bir altını getirdiğinde, seni hemen evlendireceğim."

Delikanlı, babasının bu sözüne gülümsedi. Ne kadar da kolay bir sınavdı bu böyle! Ertesi gün, istenilen altın lirayı götürüp gururla babasının avucuna koydu.

Babası hiçbir şey söylemeden, altını evlerinin yanından akan nehre fırlattı.

Çocuk, altının düştüğü nehre şaşkınlıkla bir iki saniye baktıktan sonra, babasına döndü ve sordu:

"Şimdi evlenebilirim, değil mi babacığım?"

Babası başını iki yana salladı:

"Hayır oğlum! Sana kendi alınterinle ve emeğinle kazandığın bir altın getirmeni söylemiştim. Bu altını sen kazanmamışsın ki.

Genç delikanlı, babasının gerçeği nasıl keşfettiğini anlayamamıştı. Sahiden de, parayı bir arkadaşından ödünç almıştı. Ertesi gün, bu defa annesinden bir altın borç aldı ve parayı babasına götürdü.

Babası altını aldı ve yine nehre fırlattı. Çocuk bir kez daha şaşırmıştı:

"Bunu niye yapıyorsun baba, anlamadım. Ama işte sana bir altın getirdim, artık evlenebilir miyim?"

Babası bu defa da izin vermedi oğluna:

"Bu altını da sen kazanmamışsın!"

Delikanlı, babasının yanından ayrıldıktan sonra, uzun uzun düşündü. Başkasından borç alıp getirdiğinde, babası parayı yine nehre atacaktı ve bu gidişle de evlenemeyecekti.

O yüzden, genç adam bir iş bulup çalışmaya ve altını kendi emeğiyle kazanmaya karar verdi.

Günler geçti ve kazandığı bir altını babasına götürdü. Babası her zamanki gibi parayı nehre atmaya hazırlanıyordu ki, oğlu can havliyle babasının kolunu tuttu ve bağırmaya başladı:

"Hayır baba! O altını nehre atamazsın! Onu kazanmak için günlerce çalıştım ve sırtım ağrılar içinde kaldı!"

Babası, yüzünde ışıltılı bir gülümseme ile elini oğlunun omzuna koydu ve "Oğlum, işte şimdi evlenebilirsin" dedi. "Çünkü emeğinin karşılığı olan bu paranın kıymetini artık biliyorsun ve eminim ki onu akıllıca harcayacaksın."

Kaynak: Bilgelik Hikâyeleri, Cevdet Kılıç, İnsan Yayınları

30 Ocak 2015 Cuma

KOMŞULUK HASSASİYETİ

13:08:00 Posted by Mücahid Reis No comments


İmam Hasan-ı Basrî hazretleri hasta oldu. Bir Yahudi komşusu kendisini ziyarete geldi. Ziyaret esnasında imamın yattığı odadan fena bir koku geldiğini hissedip,

"Ya İmam! Bu evde fena bir koku var" dedi. İmam da cevaben, "Benim hastalığımdandır" buyurdular.

"Bu hastalık kokusu değil, kenef kokusu. Allah aşkına söyle! Nedir bu?" diye ısrar etti. Zira kendi hanesinden, imamın hanesine lâğımın sularının sızdığının farkına varmıştı.

And vererek ısrar edince İmam:

"Birkaç aydır sizin lağımın pis suları bizim haneye sızıyor. Yaptırdımsa da sızıntı kesilmedi" deyince Yahudi:

"Niçin bize haber vermediniz?" dedi. Hazreti İmam:

"Belki sizi incitirim" diye cevap verdi. Yahudi, bu ahlâk-ı haseneye âşık olup iman ile müşerref oldu.

Kaynak: Bilgelik Hikâyeleri, Cevdet Kılıç, İnsan Yayınları.

KERTENKELENİN RIZKI

12:48:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon, bunun için bir duvarı yıkar. Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında, çukur bir boşluk bulunur. Duvarı yıkarken, orada, dışarıdan gelen bir çivi ayağına battığı için sıkışmış bir kertenkele görür. Adam bunu gördüğünde, kendini kötü hisseder ve aynı zamanda meraklanır da, kertenkelenin ayağına çakılmış çiviyi görünce.

Muhtemelen bu çivi, on yıl önce, ev yapılırken çakılmıştı. Nasıl olmuştu da kertenkele bu pozisyonda hiç kıpırdamadan on yıl boyunca yaşamayı başarmıştı?

Karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan on yıl boyunca yaşamak çok zor olmalıydı.

Sonra bu kertenkelenin on yıldır hiç kıpırdamadan nasıl on yıl yaşadığını düşündü. Ayak çivilenmişti! Böylece çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye

başlar, "Ne yiyor acaba?" diye. Sonra nereden çıktığını fark edemediği başka bir kertenkele gelir, ağzında taşıdığı yiyecekle...

Kaynak: Bilgelik Hikâyeleri, Cevdet Kılıç, İnsan Yayınları.

SENDE ÇOCUK, BENDE KUYRUK ACISI OLDUKÇA BİZ DOST OLAMAYIZ

12:31:00 Posted by Mücahid Reis No comments



Eski zamanlarda bir beldede fakir bir adam varmış. O kadar fakirmiş ki, köyün çobanı bile ondan zenginmiş. Adam bir gün dağda oduna giderken sıcaktan bunalmış. Bu vaziyette ağzını açmış, sanki "Su! Su!" diye bağıran bir yılan görmüş- Adamcağız kendi kendine, yılanı sulaması lazım geldiğini düşünmüş. Araya araya bir miktar su bularak yılanın üzerine dökmüş.

Yılan da hakikaten susuzluktan yanmakta olduğundan, adamın döktüğü suyu büyük bir zevkle yalamaya başlamış ve adamdan memnun olduğunu belirten bir tavırla oradan çekip gitmiş.

Birkaç gün sonra, adam yine ormana gittiğinde yılanı görmüş; yılan da adamı görünce boynunu bir tarafa kıvırarak "Ne yapayım ben?" der gibi çekip gitmiş...Fakat adam, dağdaki işini bitirip de evine dönerken, yine yılanla karşılaşmış. Fakat bu sefer yılanın ağzında bir altın varmış, adamı görünce oraya adamın geçeceği yola bırakıp çekip gitmiş.

Adam da altını alarak eve gelmiş, ikinci gün yılandan memnun olduğu için, sevinçle bir kaba süt doldurarak yılanı gördüğü yere
varmış ki yılan yine ağzında bir altınla adamı bekliyor. Adam sütü bir yere bırakmış, yılan da hemen ağzında- kini bırakarak süte koşmuş.
Adam altını alarak geri dönmüş ve arkadaşlık başlamış. Yani adamdan süt, yılandan altın... Derken adam zengin olup hacca gitmeye karar vermiş; oğluna da meseleyi uzun uzun anlatarak her gün bir şişe süt götürüp altını almasını söylemiş.

Adam hacca gittikten sonra çocuk, bir gün sütü götürüp altını almış. İkinci gün, "Ben" demiş, "her gün süt götüreceğime, yılanı takip eder, altının yerini öğrenir, onu öldürürüm. Ondan sonra da altınların tamamını alır, yılana süt getirmekten kurtulurum" demiş. Hakikaten ikinci gün sütü getirip altını aldıktan sonra, gitmeyip yılanı beklemiş. Yılan tam deliğine başını sokmuş, kuyruğunu da çekeceği zaman çocuk elindeki balta ile yılanın kuyruğunu kesmiş. Fakat yılan can
havliyle çıkarak çocuğu sokup öldürmüş ve deliğine geri girmiş, ama ölmemiş.

Adam hacdan gelip durumu öğrenmiş; ama yine de yılana minnettar olduğu için süt götürmeyi ihmal etmemiş. Bir gün sütü götürdüğünde yılana, "Kabahat bizim çocukta. Ben sana süt getirmeye devam edeyim, sen de bana altın getirmeye devam et!" dediğinde, yılan getirilen sütü içip lisân-ı hâl ile şöyle demiş:

"Arkadaş! Bu zamana kadar böyle devam ettik. Fakat bende kuyruk, sende de evlat acısı olduğu müddetçe, biz dost olamayız. En iyisi sen rızkını, ben de rızkımı başka yerlerde arayalım" deyip çekip gitmiş.İşte meşhur darb-ı mesel böyle meydana gelmiş.

Kaynak: Bilgelik Hikâyeleri, Cevdet Kılıç, İnsan Yayınları.

SERÇE'NİN ÖLÜMÜ

10:03:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Bir baba ve çocuğu parkta yürüyorlardı. Çocuk şımarıkça babasını çekiştiriyordu. Ne görse almak istiyor, babası da onu hiç kırmıyordu.

-Ben biricik oğlumu üzer miyim hiç!

Her istediğine kolayca ulaşan bir çocuğun nasıl doyumsuz olacağını ve büyüdükçe ya bencil ya da en ufak bir sorunda mutsuz, asabi olacağını düşünmüyordu bile.

Çikolata, dondurma oyuncak derken, çocuğun gözü yemyeşil dallara konan-kalkan güzel kuşlara takıldı. Babasının çocukluğunda yaptıklarıyla ilgili anlattıkları aklına geldi;

-Baba sen çocukluğunda sapanla kuş avladığını söylemiştin ya!

-Evet, köydeyken sapanla çok kuş avlamıştım.

Çocuk ağaçtaki kuşları gösterdi;

-Ben de senin gibi avlamak istiyorum.

Adam güldü;

-Yok be oğlum, burda görürlerse kızarlar.

-Bana ne, ben de sapanla kuş avlayacağım.

Adam bir iki vazgeçirmek istedi ama şımarık yetiştirdiği çocuğunun vazgeçmeyeceğini hemen anladı.

-Tamam, ben çevredeki oyuncakçılarda sapan var mı bir arayım. Bu arada sen dedenin yanına git otur ama kesinlikle dedene anlatma. Deden çocukluğumda bir gün kuş avladığımı duyunca çok kızmıştı bana, iyi bir de dayak atmıştı.

Çocuk istediğine kavuşacak olmanın sevinciyle dedesinin yanına koştu, oturdu. Babasının nereye gittiğini soran dedesine sadece "Bana oyuncak almaya gitti." dedi. Parktaki güzel havayı içine çeken, kuş seslerini dinleyip huzur bulmaya çalışan dedesi de başka bir şey sormadı, sustu.

**** ****

Az sonra babası gelmişti. Dede görmeden çocuğa göz kırpıp cebindeki şişkinliği işaret ettikten sonra;

-İstediğin oyuncaktan kalmamış oğlum. Gel seninle biraz da ağaçların arasında yürüyelim.

Çocuk sevinçle babasına koştu. Dedesi "istediği oyuncak alınmayınca ortalığı birbirine katardı bu çocuk. Büyümeye mi başladı nedir!" diye düşündü, fazla üzerinde durmadı.

Çocukla uzaklaşan baba fısıldadı;

-Ortalık yerde sapan kullanırsan herkes kızar. Hem ağaçların arasında daha çok kuş vardır.

**** ****

Dede oğluyla, torununun arkasından baktı; "Uslanıyor kerata uslanıyor." diye mırıldandı. Sonra yine çevreyi seyre daldı. Birden gözleri bir renkli kuşa takıldı; "-Alaca serçe." Yüzünde bir sevinç dalgası dolaştı." -Nadir kuş, çocukluğumdan beri görmemiştim böyle rengarenk serçelerden." Yüreğinde bir heyacan duydu, ayağa kalktı. Çocukluğundaki gibi kuşların peşisıra koşmak istiyordu sanki. Hatıraları da o kuşla gökyüzünde kanat çırpıyordu. "-Alaca serçe. Hey Allahım, şu işe bak hele, dağda bayırda zor rastladığım serçe, bu parkta ha!". Kuşu takip ederken, kuşun dallar arasında bir yuvaya yaklaştığını gördü. Yüreği pırpır etti. Yuvada da bir dişi kuş vardı. Sanki, ağzında yemle gelen erkek kuşu karşılamak ister gibi sevinçle havalandı.

İhtiyar adam rahatsız etmemeye çalışarak, biraz daha yaklaştı. Onların bu sevincine ortak olmak ister gibiydi.

Yuvanın olduğu ağaca epey yaklaşmıştı, sevinçle kuşlara başını çevirmişti ki, dişi kuş göğsüne isabet eden bir taşla, acı çığlıklar atarak havada çırpınmaya başladı.

İhtiyar adam, kalbinin sıkıştığını, gözlerini yaşardığını hissetti. Kuşun çırpınarak gittiği yöne koştu. Kuş, parkın ortasına düşmüştü. İhtiyar adam yaşaran gözlerini silmeye çalışırken, erkek kuş çırpınarak ölen dişi kuşun yanına kondu.

Her zaman insanlardan kaçan erkek kuş, o anda yakındaki insanları görmüyor gibiydi. Eşinin yanına inmiş, bağırarak onu uyarmaya çalışıyor. Öldüğüne inanmıyormuş gibi sanki "Kalk insanlar geliyor" diye bağırıyordu.

Kuşun bağırışlarına toplananlar, saygı ve acı dolu bir şekilde uzakta durdular. Ortalıkta kuşun feryadından başka ses duyulmuyordu. Kuş gagasıyla eşini kaldırmak istiyor, itekliyor, çekiştiriyor, bağırıyordu.

Yaşlı adam torunuyla, oğlunun koşarak ağaçların arasından çıktıklarını gördü. Yüzlerinde ilk gördüğü gülüş ve torununun elindeki sapan herşeyi anlatıyordu. uzandı sapanı alıp, kırdı. oğluyla torununu ağlayan serçeyi görmeleri için, öne doğru itekledi. Torununa hiç bir şey söylemedi ama gözü yaşararak oğluna söylediklerini, torununun da duyacağı yükseklikte söyledi;

-Eşini kaybeden şu kuşun feryadını dinle önce, sonra da yuvada açlıktan ölecek yavruları düşün ve azcık vicdanın varsa utan. Çünkü ben senin bu yaptığından utandım.

Şımarık torun,  dedesinin ilk defa ağladığını görüyordu. Erkek kuşun feryadları karşısında kendisi de, belki ilk defa şımarıklıktan değil, kalbinde başka bir canlı için duyduğu üzüntüden ağlıyordu.

Yazar: Ahmet Ünal ÇAM Yazılış: 20-04-2005 17:45

29 Ocak 2015 Perşembe

SAVAŞTA BARIŞ

13:47:00 Posted by Mücahid Reis No comments

YIL 1918, yer Çanakkale, savaş devam ediyor. Gelibolu çıkartması başladı. Bazen Türkler, bazen İngilizler saldırıya geçiyor ama kesin üstünlük sağlayan taraf yok. 

Gögüs göğüse çarpışmalar henüz bitmiş, top atışları başlayınca her iki taraf meydanı boşaltıp geri çekilmişti. Ortalıkta zaman zaman duyulan top seslerinden başka ses ve hareket yoktu. Gün kararırken yavaş yavaş top sesleri de kesildi.

* * * * * *
Savaş meydanında ertesi sabah. . .

Bir Türk yavaş yavaş doğruldu, ölüm sessizliğindeki meydanı bir süre süzdü. Eli bayılmasına sebep olan başındaki yaraya gitti. Sıçrayan bir taş başına çarpıp bayıltmıştı. Önemli bir yarasının olmadığını anlayınca, bacaklarının üzerindeki ölüyü hafifçe yana itekledi, ayağa

kalktı. Ortalığı bir süre süzdükten sonra rastgele bir yöne yürümeye başladı. Pek geçmeden sağ tarafından gelen iniltileri duyarak durakladı. Seslerin geldiği yöne ilerledi. İnleyen iki kişi gördü, birden eli silahına gitti; inleyenlerin ikisi de İngilizdi, düşmanıydı. Silahı elinde bir süre dona kaldı. İnleyerek, henüz kendilerine gelen iki İngiliz korkuyla kendisine bakıyor, ateş etmesini bekliyorlardı. Türk İngilizlerin ikisinin de yaralı olduğunu farketti; biri kolundan, diğeri ayağından vurulmuştu. Bunun üzerine silahını indirdi, beline taktı, eğildi yaralarına baktı. Kolundan yaralı olanın durumu fena değildi ama ayağından yaralı olanın yarası kanıyordu. Türk İngilizlerin şaşkın bakışları altında, kasaturasını çıkardı ölmüş askerlerden birinin

atletini yırttı, ayaktaki yarayı kanı durduracak şekilde sardı , sonra diğerinin yardımıyla iki tüfeği yaralı ayağı korumak için bağladı.
Kurşunu çıkartamayacağını düşünmüştü. Diğerinin kolundaki kurşun derinde değildi kasaturayla kurşunu çıkardı, yarayı sardı. İngilizler sebebini anlayamasalar da Türk'ün kötülük yapmayacağını anlamıştı.

* * * * * *

Üçü birlikte bir yerlere varabilmek, kendilerine yardım edecek birilerini bulabilmek için amacıyla rastgele bir yöne doğru yola koyuldular. Türk de buralara ilk defa gelmişti, çevrenin en az İngilizler kadar yabancısıydı.

Joe adındaki ayağı yaralı olan İngiliz, kendisine yürürken de zaman zaman destek olan Türk'e minnettarlık duyuyor ama kolu hafif yaralı olan Fred adındaki diğeri hâlâ nefret doluydu. Üçü beraber yürürken Fred, Türk'ün dillerini anlamadığını da bildiğinden Joe'ya; "-İlk fırsatta Türk'ü öldüreceğim" dedi. Fakat umduğu karşılığı alamadı, Joe bu düşüncesine isyan etti. Fakat Fred, tek başına da olsa Türk'ü öldüreceğini söyledi.

Türk'ün yanında tabancası vardı ama diğerlerinin tüm silahlarını yere attırmıştı.

* * * * * *

Hava kararınca konakladılar. Türk yorgunluktan hemen uyuyakalmıştı. İngilizler biraz ötede yatmış ama henüz uyumamışlardı. Fred, Türk'ün uyuduğunu anlayınca usulca yerinden kalktı, belinde gizlediği bir bıçağı çıkararak Türk'e yaklaşmaya başladı. Onu gören Joe yerden doğruldu, alçak sesle arkadaşına bağırdı; "-Git, yat yerine!. . " Fakat Fred onu duymamışcasına ilerlemeye devam etti. Bu kez bacağı yaralı olan da yerden bir taş aldı, kendisine daha yakın olan Türkle arkadaşının arasına girmeye çalıştı. Joe'nun kararlı tutumu üzerine Fred sinirlendi ama Türk'ün uyanmasından çekinerek yerine gitti, yattı.

* * * * * *

Sabah Türk yanındaki yiyeceği İngilizlerle eşit paylaşınca, Fred'te de biraz yumuşama olur, ama uzun sürmez. Türk'ün düşman olduğunu, sağ kalırsa tekrar İngilizlerle savaşacağını düşündü. İlk fırsatta onu öldürmeye karar verdi. Joe'nun Türk'e aptalca bir minnet duyduğunu ve bu konuda onu güvenemeyeceğini düşünüyordu. Tek başına başarmak zorundaydı. O bir Türk, bir düşmandı ve ölmeliydi.

* * * * * *

Yer yer uçurumlarla kesilen bir patikadan ilerlemeye başlamışlardı. Aniden fırlayıp uçan bir kuş Fred'i şaşırtır, ayağı takılır, tam uçuruma düşecekken Türk atılır, bileğinden yakalar. Zorluklada olsa yukarı çekmeyi başarır. Sonra hiçbirşey olmamış gibi dönüp yürümeye
devam eder.

Fred, Türk'ün kendisini kurtardığına sevinememiş, hatta üzülmüş, sinirlenmişti. Ne yapması gerektiğine artık kendisi de karar veremiyordu.

Aynı dar yolda ilerlemeye devam ettiler. Türk bacağı yaralı olan Joe'ya çoğu zaman yardım ediyor, Fred biraz arkadan geliyordu. Arkadan gelen Fred, tutunmak için elini attığı yerde, tam eline oturan bir taş buldu. İçinde yine Türkten kurtulmak için büyük bir istek duydu. Kısa bir kararsızlıktan sonra, taşı eline alıp, Türk'e arkadan yaklaşmaya başladı. Son anda Joe onu farketti, kendisini yere atarken Türk'ü uyarmak için bağırdı. Bir tehlike olduğunu anlayan Türk ileri fırlarken, silahını çekip hızla döndü. Biran için sanki zaman durdu; birinin elinde tabanca, diğerinde taş ve yerde şaşkın Joe öylece kaldılar. Fred elindeki taşın, tabanca karşısında bir işe yaramayacağını düşünüp kahroluyordu. Türk bir kaç saniye daha öylece baktıktan sonra. bir dostu tarafından aldatılmış gibi, hayalleri yıkılmış gibi omuzları düştü. Tabancayı ters çevirip Fred'e uzattı. "-Hâlâ beni öldürmek istiyorsan, al !. . " der gibiydi. Fred şaşkınlık içinde tabancayı aldı ve Türk'e çevirdi. Ne olduğunu anlamak ister gibi kendisine bakan yerdeki Joe ile gözgöze geldi. Arkadaşı "-Yapma!. . " diye bağırınca, fırsatı kaçırmaktan çekinir gibi elindeki silahı daha da doğrulttu, parmakları tetiğe gitti.

Türk'ün "-Vefasızsın, kalleşsin !. . " diye haykıran gözlerinden kendini kurtarıp tekrar arkadaşına baktı; öfke dolu gözlerle karşılaştı. Yapamayacağını düşündü. Tabancayı tutan eli güçsüzce yanına düştü, sonra tabancayı Türk'e uzattı. Türk tabancayı sevinçle geri aldı, tekrar silahı ona çevirdi. Joe'nun şaşkın bakışları altında tetiğe bastı. . .

İngilizler şaşkınlık içinde kalmışlardı; silahta kurşun yoktu. Türk gülerek silahını beline koydu, cebinden çıkardığı kurşunları gösterdi. Silahını boşalttığı için Fred'e vermiş, onu denemişti. İngilizler de durumu anlayınca dakikalarca güldüler.

* * * * * *

Tekrar yola koyuldular. Birden Türk ayağını oynak bir taşa basıp yere yuvarlandı. Düşerken kolu sıyrılmış, bileği kanamıştı. Joe atletini yırtıp onun bileğini sarmaya hazırlandı, fakat kanın çok az olduğunu görünce bir an durdu. Sonra bıçağını çekip kendi bileğini de hafifçe kesip, kanattı. Sonra kanayan bileğini Türk'ün bileğinin üzerine koydu. Türk kankardeş olarak kabul edildiğini anlayınca gülümsedi. Birbirlerine sımsıcak, dostluk kokan bakışlarla baktılar. Onları ayakta seyreden diğer Fred de bıçağını çekip bileğini hafifçe kesti, yanlarına çömelip bileğini onlarınkiyle birleştirdi.

* * * * * *

Şafak sökerken yola koyuldular. Çok geçmeden bir kamp ateşi göründü, sevinç içinde yürüdüler. Uzun bir yürüyüşten sonra kampa yaklaşmışlardı. Sevinç ve heyacandan kampa çok yaklaştıkları halde, hiç kimseyi neden göremediklerini düşünmediler. Arkada kalan Türk gayri ihtiyari, eline aldığı boş tabanca ile oynuyordu.
Fred, kampta İngiliz bayrağını görüp sevinç naraları atmaya başlamıştı kî; iki el silah sesi sevincini kursağında bıraktı. Bir grup İngiliz askeri saklandıkları yerden neşeyle çıkarken, vurulan Türk cansız yere düştü. . .
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Joe, Türk'ün üzerine kapanıp ağlarken Fred kendini dermansızca dizlerinin üstüne bıraktı. Türk'ün tabancasını aldı. Bir süre boş boş ufuklara baktıktan sonra hıçkırıklarına engel olamadı. Arkadaşlarını Türkten kurtardıklarını sanan İngilizlerin şaşkın bakışları altında, arkadaşı gibi Türk'ün üstüne kapanıp ağlamaya başladı. Bir yandan da bağırıyordu; "-Kardeşim!. . . Kardeşim!

Yazar:Ahmet Ünal ÇAM