Faydalı Paylaşımlar..

6 Ekim 2015 Salı

Çocuk Eğitimi

13:34:00 Posted by Mücahid Reis No comments



Arkadaşım anlattı, köylerindeki ibret verici bir öyküyü dinledim, sizlerle paylaşmak istiyorum.

Köyümüzde Harun amcanın sekiz oğlu ve iki kızı var. Harun bey çocuklarını okutur ve bu konuda hiçbir özveriden kaçınmaz. Çarşıdan ev kiralar, köyden yiyecek ve yakacak taşır. Çocuklarının hasta olmaması için didinir, onlara kol kanat gerer. Kolay değil, yedi çocuğu ortaokulda okutmak. Harun amca olmayacak işi başarır.

Vilayette ortaokulu bitiren çocuklar liseyi bitirmek üzere başka büyük vilayetlere giderler. Harun amca'nın masrafları artmıştır. Hiçbir yerden yardım alamaz. Çocukları hasta olmadan ve sınıfta kalmadan okulu bitirirler, hayata atılırlar. Gençlerden mühendis, subay, öğretmen ve sanatkâr olanlar vardır. Bir baba için mevcut tablo gurur vericidir. Herkes onu köyde imrenerek ve kıskanarak takip etmektedir. Artık herkes görev beklemektedir. Devlet onlara görev verir, maaş almaya başlarlar. İyi evlilikler yaparlar. Hepsinin eşi şehirlidir ve memurdur. Baba Harun bey ve eşi, çocuklarının yanına giderler. Haklı olarak ilgi ve şefkat beklemektedirler. Beklediklerini bulabilirler mi? Sorun da burada düğümleniyor.

Baba sevinç içinde eşi ile İzmir'e gelir. Oğlu mühendis, gelin hanım ise hekimdir. O sıralar Amerikalılar Ay'a ve Güneş'e uzay araçları göndermektedir. Ay'a iniş gerçekleşmiştir ve televizyondan seyredilmektedir. Bu sırada evdeki konuklar bilim ve uzay konusunda sohbet etmektedirler. Baba Harun bey konuya kulak misafiri olur. Söze karışır ve "Uzaya gitmek günahtır, Allah buna izin vermez" der. Konuklar şaşkın şaşkın bakarlar ve Harun beyi göz ucu ile süzerler. Söz sırası oğlu İhsan'a gelmiştir. Kendisinden açıklama beklenmektedir. Konuklarının yanında mahcup olmuştur ve utanmıştır. Babasını göstererek "Bu köylü kılıklı bunak, benim köyümdendir. Köyde bana hizmet eder, marabalık yapar" der.

Bu sözleri duyan Harun amca, çok kötü olur. Başı döner, kan basıncı yükselir ve olduğu yere yığılır kalır. Yıkılmıştır, emeklerinin boşa gittiğini görür. Kahreder, ama iş işten geçmiştir. Ağlar, dövünür, olayı herkese anlatır. Olaydan o kadar etkilenir ki, bir süre sonra da kahrından ölür.

Ölmeden önce şu nasihatte bulunur:

"Anneni-babanı sakın hakir görme."

Sonuç: Çocuklarının sadece maddi bakım ve mesleki eğitimlerini düşünüp onları değerlerimize bağlı ve saygılı şekilde yetiştirmeyen anne babaların; çocuklarından saygısızlık ve haksızlık görmeleri kaçınılmaz bir sondur.

Kaynak: Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu, İbretli Hayatlar(Psikiyatri Uzmanından Yaşanmış Öyküler), Sayfa.31, Elit Kültür Yayınları,2008.

5 Ekim 2015 Pazartesi

Fedakâr Ailenin Son Anı

16:30:00 Posted by Mücahid Reis No comments


HER VAKİT camiye gelir, farza durur, imam selâm ve­rir vermez, son sünneti kılmadan, tesbih çekmeye kalmadan hemen camiden çıkar giderdi.



Bir, iki, üç ay derken bu, altı ay kadar devam etti.

Bu adam neden sünneti kılmıyordu, üstelik cemaatle bir­likte tesbihe ve duaya da kalmıyordu? Kimdi bu adam, ne­den böyle yapıyordu?




Yoksa bir bildiği mi vardı? Neden herkesten ayrı hareket ediyordu? İyi, güzeldi ve her vakit camiye geliyordu da ne­den böyle yapıyordu?



Hakkında pek de iyi düşünmüyordu. Bir sebebi varsa da öğrenmeliydi. Belki yardımı olurdu. Sonunda bir namaz vakti mihrabı müezzine terk etti, kendisi arkada cemaate ka­tılarak farzı kıldı.



Maksadı bu adamı camiden çıkmadan ön­ce yakalamak ve bir şekilde böyle davranmasının sebebini sormaktı.



Adam yine tam vaktinde camiye geldi, cemaatle farzı eda etti, imam selâm verir vermez de her zaman olduğu gibi hemen kapıya yöneldi. Tam çıkacakken peşinden yetişti imam ve durdurdu:



"Allah kabul etsin kardeşim" dedikten sonra merakını di­le getirdi. "Aylardır merak ediyorum.



Geliyorsun, farzı ce­maatle kılıyorsun, son sünneti kılmaya kalmadan ve tesbih çekmeden, duaya katılmadan aceleyle çıkıp gidiyorsun. Siz­ce bir sakıncası yoksa sebebini öğrenebilir miyim?"



Adam düşünceliydi. Dertli olduğu, bir sıkıntı içinde kıv­randığı bakışlarından, yüz hatlarından belliydi.



İmam efendiye derdini anlatmaya başladı:



"Hocam, evde hasta bir hanımım var, felçli, on üç yıldır, ne ayağa kalkabiliyor, ne kendi işini görebiliyor, ne de konu­şabiliyor. Çocuklarımız da olmadı, başka kimsemiz de yok. Bütün ihtiyaçlarını ben görüyorum. Ben indirip kaldırıyo­rum, ben yedirip içiriyorum. Ezan okunur okunmaz da he­men camiye koşuyorum, eşimin bir ihtiyacı olur diye farzı kılar kılmaz çabucak kalkıyorum, eve dönüyorum."



Mahcup olmuştu. Adam hakkında kendisi neler düşünü­yordu, adamcağızın hali neydi? Sadece teşekkür etmekle ye­tindi.



"Hocam," dedi, "isterseniz eve buyurun, bir çayımızı, kahvemizi içersiniz."



"Olur inşaallah, müsait bir günde geliriz" dedi.



Daveti kabul etti. Birgün kalktı, müezzinle birlikte hasta ziyaretine gittiler. Durum açıktı ve gözler önündeydi. Yılla­rın ıstırabı sonucu kadıncağız erimiş, küçülmüş, bir yumak olmuştu. Sessiz sedasız yatıyor, sadece gözleri parlıyordu.



Sohbet esnasında evin sahibi bir sırrını paylaştı misafir­lerle:



"Bir evim, bir de dükkanım var. Kimsemiz de yok. Dü­şündüm, taşındım, ben ölürsem bu kadına kim bakar? Aklı­ma bir çare geldi. Tapu dairesine gittim, evi de, dükkanı da eşimin üzerine tapu ettirdim. Ben öldükten sonra birisi çıkar da, evin ve dükkanın kendisine kalacağı düşüncesiyle belki bu kadına bakar. Ne dersiniz doğru yapmış mıyım?"



Evet doğru yapmıştı, hem de ne doğru. Bu sefer hayreti

bir kat daha arttı. Takdir duygularını dile getirmekten başka bir şey yapamadı.



Hayatta ne insanlar vardı, Allah'ın ne güzel kullan yaşı­yordu? Ne müthiş bir aileydi bu? Aralarındaki nasıl bir aşk­tı, nasıl bir sevgiydi? Hayır, hayır bu aşk falan değildi, bütü­nüyle bir şefkatti, hiçbir dünyevî karşılık beklemeden yapı­lan bir insanlıktı.

Aradan fazla bir zaman geçmedi. Komşulardan birisi acı bir haberle camiye damladı:



"Hocam," dedi, "sizlere ömür, hacı amcayı kaybettik. Bir cenaze salası verir misiniz?"

Şimdi üzülme sırası kendisine geldi. "Hacı efendi Al­lah'ın rahmetine kavuştu, ama bu felçli kadın ne yapacaktı, ona kim bakacaktı? Bir hayır sahibi çıkar mıydı acaba? En azından geride kalan eve ve dükkana sahip olmak için birisi bulunur muydu?"



Bu düşüncelerle gitti, salayı okudu. Namaz saatini bekliyordu. Yarım saat sonra bir haber daha geldi. "Hocam, Hacı amcanın eşi de rahmetli oldu."



Günlerden Cuma'ydı. Gitti, ikinci salayı da verdi. İki hak dostu, Allah'ın iki sevgili kulu mübarek bir günde birlikte yolculuğa çıkmışlardı, ebedler ülkesine...



Dünyada beraberlerdi, hayatları aynı yastıkta geçmişti. Biri gidince, geride kalan da dayanamadı ayrılığa, o da pe­şinden yola çıktı. Aynı âlemde buluştular.



Bu mutlu ve umutlu, bu nurlu ve huzurlu, bu sevdalı ve müşfik aileyi ne komşular unutabildi ondan sonra, ne de ho­ca efendi...

Kaynak: Mehmet Paksu

1 Ekim 2015 Perşembe

Ölülerin Arkasından Dua Etmek

14:50:00 Posted by Mücahid Reis
Salih El-Mersi'nin şöyle dediği rivayet edilir : 

Bir cuma gecesi sabah namazını kılmak için,mescide gitmek üzere evden çıktım. Giderken yolumun üzerindeki kabristana uğradım. Kendi kendime: 

"Sabah oluncaya kadar burada kalayım" dedim. Bir kenara oturdum. Biraz sonra üzerime bir ağırlık çöktü ve uyuya kaldım. Rüyamda kabristanda yatanların hepsinin çıkmış olduğunu, üzerlerinde beyaz elbise ile bölüm bölüm oturup konuştuklarını gördüm. Yalnız içlerinden biri dikkatimi çekti, bunun üzerinde kirli bir elbise olan bir genç vardı ve yalnız başına mahzun ve müteessir olarak oturuyordu. Orada bulunanlara üzerleri mendillerle örtülü tabaklar getirildi. Her biri bir tabak alıp kabre girdiler. Fakat o gence hiç bir şey gelmedi. O genç mahzun bir şekilde kabrine girmek için yerinden kalkar, bu sırada ben de kendisine:

-Ey Allah'ın kulu, seni mahzun ve müteessir görüyorum. Bu gördüklerim nedir? diye sordum.

Genç:

-Ey Salih, gelen tabakları gördün mü?

-Evet gördüm, onlar nedir?

-O tabaklar dirilerin, ölülerine gönderdikleri hediyelerdir. Hayatta olanlar ölüleri için dua ettiklerinde, sadaka verdiklerinde, Cuma günü gördüğün gibi bu tabaklarla ölülerine getirilip verilir. Ben, gördüğün gibi garip biriyim. Aslen Hindistan'lıyım. Validemle hac etmek için yola çıkmıştık. Ben Basra'da vefat ettim. Annem evlendi. O kendi kocası ve diğer şeylerle meşgul olup, beni herhangi bir sadaka veya dua ile anmadı. Dünya onu oyaladı, benim mahzun olmak hakkımdır. Çünkü beni öldükten sonra, hatırlayanım yoktur, der.

Ben de kendisine:

-Annenin evi nerededir? diye sordum.

Bana annesinin evini tarif etti. Sabah olup uyandığımda namazımı kıldım. Daha sonra rüyamdaki gencin tarif ettiği eve gittim. Kapıyı çaldım. İçerden annesi:

-Kim o? diye sordu.

-Ben Salih El-Mersi'yim, dedim.

İçeri girmeme izin verdi, eve girdim ve:

-Seninle konuştuğumu kimsenin duymamasını istiyorum, dedim ve ona;

-Allah sana rahmet etsin, senin çocuğun var mıdır? dedim.

-Hayır, yoktur, dedi.

-Evvelce senin hiç çocuğun yok muydu? dedim.

Kadın derin bir nefes aldı, sonra;

-Evet, benim bir çocuğum vardı. Genç yaşta vefat etti, dedi.

Bunun üzerine, kendisine, başımdan geçen olayı anlattım. Kadın ağlamaya başladı. Sonra şöyle dedi;

-O benim ciğerparemdi, onu karnımda taşıdım, ona süt verdim, kucağımda taşıdım. Bunları söyledikten sonra bana bin dirhem verip:

-Bunu benim sevgili oğlum, göz bebeğim için sadaka olarak dağıt, Allah'a yemin olsun ki, bundan sonra ömrüm boyunca onu unutmayacağım, onun için dua edip sadaka vereceğim, dedi.

Sonra oradan ayrılıp gittim. Bana verdiği parayı sadaka olarak dağıttım. Sonra, diğer Cuma günü geldiğinde, sabah namazımı kılmak için camiye giderken, yine kabristana uğradım. İlk geldiğim yere geldiğimde üzerime uyku bastırdı ve uyudum. Rüyamda kabristan ehlini ilk gördüğüm halde gördüm. O genci de üzerinde temiz,beyaz bir elbise ile, sevinç içinde gördüm. Genç bana yaklaştı ve sonra dedi ki;

-Ey Salih, Allah sana, bu yaptığın iş için çok sevap versin. Hediye bana ulaştı. Kendisine;

-Cuma gününü bilir misiniz? diye sordum.

-Evet, biliriz; Kuşlar da Cuma gününü bilirler, o gün kıyamet kopacağı için, korkularından, selamet dilerler, dedi.

Kaynak : Ahmed Şihabuddin El-Kalyubi'nin," Dini Hikayeler " adlı kitabı.

Sayfa : 207

29 Eylül 2015 Salı

Fatih'in Halkını İmtihanı

11:13:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Hazreti Fatih Sultan Mehmet istanbul'u fethetme plânları yapıyordu. Daha henüz 21 yaşında bulunan hükümdar, istanbul'un fethine girişmeden önce, halkını imtihan etmek istemişti. Sabahın erken saatlerinde tebdili kıyafet ederek, Osmanlı'nın başşehri olan Edirne'de çarşıya çıktı.

Çarşının bir tarafından girip, alış - veriş yapmaya başladı. Birinci dükkâna varıp birşey aldı. İkinci bir şey istediğinde dükkân sahibi vermedi.. Fatih'i tanımıyordu dükkân sahibi. Fatih Hazretleri mal olduğu halde neden vermediğini sordu.

Adam:

— Ben sana bir şey satmakla sabah siftahımı yapmış oldum, ikinci alacağını da karşıdaki dükkândan al. Çünkü o henüz siftah etmemiştir, dedi.

Fatih memnun olmuştu. Öbürüne vardı, bir miktar mal aldı... İkincisini istediğinde o da vermeyip komşu dükkâna gönderdi. Böylece Hazreti Fatih koca çarşıyı baştan sona kadar dolaştı... Hepsinde aynı mukabele ile karşılaşmıştı.

Aldıkları erzakı, medresede ilim tahsil eden talebelere gönderdi, kendisi de saraya gelip Allah'a şükür secdesine kapandı ve şöyle dedi:

— Ya Rabbi sana hamdolsun... Bana böyle birbirini düşünen millet ihsan ettin. Ben bu milletimle değil Bizans'ı, dünyayı bile fethederim, dedi ve istanbul'un Fetih planlarını hazırlamaya başladı.

51 gün süren muhasaradan sonra Bizans, Akşemseddin Hazretlerinin de bizzat iştirakiyle fetholunmuştu. İstanbul fetholunduktan sonra, Osmanlı imparatorluğunun merkezi Edirne'den İstanbul'a taşındı.

Kaynak: Büyük Dînî Hikâyeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi, İstanbul, 1980.

27 Eylül 2015 Pazar

İyiliğin Karşılığı

13:37:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Kavurucu çölün ortasında üç genç yorgun argın ilerliyorlardı. Bu gençler, Peygamber efendimizin torunları Hasan, Hüseyin ile amcalarının oğlu Abdullah idi. Mekke'den Medine'ye dönüyorlardı. Çöl ortasında yiyecek ve içecekleri tükenmişti. Çok da acıkmış ve
susamışlardı. Yüce Allah'a sığınarak yollarına devam ediyorlardı..

Biraz ilerde, çölün bittiği yerde bir çadır farkettiler. Dizlerindeki son dermanı da kullanarak çadıra zar-zor ulaşabildiler. Çadırdan, fakir olduğu her halinden belli olan bir kadın çıktı. Ona selâm vererek:

- İçecek bir şeyiniz var mı teyze? diye sordular. Kadın onlara sevgiyle baktı. Çadırın içinde serin bir yer göstererek

- Buyurun oturun hele, dinlenin biraz, dedi.

Yaşlı kadının bu davetini seve seve kabul
ettiler. Oturup dinlendiler. Hazret-i Hüseyin Efendimiz tekrar sordu.

- İçecek bir şeyiniz yok mu teyze?

Kadın güler yüzle cevap verdi:

- Bir keçim var.

Onlar kadının ne demek istediğini anlamaya
çalışırlarken, kadın da dışarı çıkmıştı.

Bir müddet sonra bir bakraç sütle dönüp onlara birer tas ikram etti. Böylece susuzluklarını giderince, bu defa ne kadar aç olduklarını hissettiler.

- Teyzeciğim, karnımız da çok aç. Acaba yiyecek bir şeyiniz var mı? diye sordular.

Kadıncağız yine güler yüzle;

-Bir keçim var, diyerek dışarı çıktı. Çok geçmeden keçi ile beraber çadırın önüne geldi ve içeri seslenerek;

- Bana yardım ederseniz keçiyi kesip pişirebiliriz, dedi.
Bu iyiliksever kadını kırmayıp, keçiyi kesip yüzerek hep beraber pişirip yediler.

Sonra da;

- Teyzeciğim bizler Haşimoğullarındanız, Medine'ye yolunuz düşerse mutlaka bize uğrayın, diyerek ona hayır dualarda bulunup yola koyuldular.

Onlar gittikten az sona kadının kocası geldi. Keçiyi ortalıkta göremeyince hanımına sordu. Kadıncağız olanları bir bir anlattı.

Adam karısına şaşkın şaşkın bakakaldı. Sonra oturup bir müddet kara kara düşündü ve;

- Biliyorsun ki o keçiden başka bir şeyimiz yoktu, dedi. Şimdi ne yapacağız?

Karısının hiç de üzgün bir hali yoktu. Beyini teselli ederek;

- Allah, darda kalan kullarını gözetir, dedi.

Onlar gibi temiz, asil ve nur yüzlü insanları ağırlamak herkese nasip olmaz. Kadın, onların peygamber torunu olduğunu bilmediği halde, sırf Allah misafiri diye tek serveti olan keçisini ikram etmişti.

Aradan uzun zaman geçmiş ve kadınla kocasının yolu bir gün Medine'ye düşmüştü. Alışveriş için şehrin pazarına doğru yürürlerken, güler yüzlü bir genç çıktı önlerine.

Bu, Hazret-i Hasan'dı. Kadını tanıyıp selam verdi ve;

- Beni hatırladınız mı? diye sordu.

Yaşlı karı koca bir müddet şaşkın şaşkın baktılar Hazret-i Hasan'ın yüzüne. Onlar hatırlamayınca, Hasan efendimiz açıkladı:

- Bir müddet önce üç kişi sizin çadırınıza gelmişti. Onlara süt ikrâm etmiş, bir de keçinizi kesmiştiniz. İşte ben onlardan biriyim.

Kadının yüzü sevinçle aydınlandı.

- Tabii ya! Sen o hayırlı misafirlerden birisin.

Hazret-i Hasan onları evine götürüp, çok tatlı şeyler söyleyerek ikram ve iltifatlarda bulundu. Sonra da 1000 dirhem gümüş ve yüz
koyun borç alarak onlara hediye edip, yanlarına da bir adam kattı ve kardeşi Hüseyin'e yolladı.

Hazret-i Hüseyin efendimiz de tıpkı ağabeyi gibi onları güler yüzle
karşıladı. O da bin dirhem gümüşle ikiyüz koyun borç alıp hediye
etti ve onları üçüncü kişi olan amcaoğlu Abdullah'a gönderdi. Abdullah onları sevinçle karşılayıp evine davet etti ve;

- Hasan ve Hüseyin'e uğradınız mı?
diye sordu. Kadın;

- Evet, dedi. Onlar ne kadar cömert insanlarmış ki bize pek çok koyun ve gümüş hediye ettiler.

Hazret-i Abdullah derin bir nefes aldı ve dalgın gözlerle boşluğa bakarak;

- Keşke önce bana gelmiş olsaydınız, dedi. Onlar Sevgili Peygamberimizin torunlarıdır. Dünya malına önem vermedikleri için mutlaka borç altına girmişlerdir.

Kadınla kocası onların kim olduklarını öğrenince karşılaştıkları bu nimet için çok sevinip şükrettiler.

Abdullah da onlara 2000 dirhem gümüşle dörtyüz koyun hediye etti ve güler yüzle uğurladı. Böylece karı koca 4000 dirhem gümüş ve yediyüz koyunla, yani büyük bir servetle çadırlarına döndüler.

Peygamberimizin sevdiklerine yapılan küçük bir yardımın karşılığını daha dünyada iken böylesine bir servetle gördüler.

Kim bilir ahirette ne gibi mükafatlarla karşılaşacaklardı..

Kaynak: İbret Veren Hikayeler, Gonca Yayınevi, 2005.

26 Eylül 2015 Cumartesi

Kerametli Koyun

10:16:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Fidda hanım, fakir bir insanın hanımıydı. Kocası gece gündüz çalışıp çabalar, ama günlük nafakadan fazlasını elde edemezdi. Bu yüzden yavrularına süt sağacakları bir tek koyunu ancak alabilmişlerdi. Ko­yun onlar için biricik geçim kaynağı idi.

Ama ne Fidda hanım hâlinden şikayetçiydi, ne kocası.

İkisi de Allah'ın verdiği sağlık ve afiyete şükürler ediyordu. Haklarında takdir edilen helâl rızka rıza gösteriyorlardı. Ne var ki, bir kurban bayramında bu müşterek huzurları bozulur gibi oldu. Evin beyi, ellerindeki tek koyunu kurban etmek istiyordu. Hanım ise:

- Bize kurban vacip değildir. Hem sütüyle çocuk­larımızı beslediğimiz koyunu kesmemiz doğru da ol­maz. Sonra çocuklarımızı ne ile besleriz? Diye itiraz­da bulunuyordu.

Bey, sonunda o güne kadar çektiği maddi sıkın­tılardan asla müşteki olmayıp haline rıza gösteren hanımının bu itirazını anlayışla karşıladı. Koyunu kurban etmekten vazgeçti.

Allah'ın hikmetine bakın ki, bayramdan bir kaç gün sonra bir misafir geldi. O akşam kendilerinde kalacaktı. Halbuki sofraya koyacak hiçbir şeyleri de yoktu. Evin beyi bu defa mahcubiyet hissi duymuş, hanımına teklifini tekrar etmişti:

- Bu koyunu keseceğim. Misafir sofrasına koya­cak başka bir şeyimiz yok çünkü.

Fidda hanım düşünmeye başladı. Akşam sofra­nın boş olacağını hatırlayınca, o da boynunu eğdi.

- Başka çaremiz yoktur. Bari duvarın dışına çı­kar, benim görmediğim yerde kes.

Hanım evin avlusu içindeyken evin beyi dışarı çıktı. Sütüyle çocuklarım beslediği koyunu, misafir için kesmeye başladı.

Bu sırada, avlu içinde kesim işinin bitmesini bekleyen hanım, birden şaşkına döndü. Çünkü du­varın üzerinden sıçrayan bir koyun, avluya atlamış, az sonra da yanına kadar gelerek kendisini koklamaya başlamıştı.

Fidda hanım, beyinin koyunu elinden kaçırdığı­nı düşündü. Ama dışarı çıkıp bakınca, koyunun ke­silip yüzülmeye başlandığını gördü. Hayreti artmış­tı... Komşulardan birinin koyunu duvardan atlayıp içeri girmiştir, diye düşündüler karı koca. Köyde tel­lâllar çağırttılar, koyunu sahibinin almasını istediler. Ne var ki, hiç kimse çıkıp da:

- Benim koyunum kayboldu, sizin avluya atla­yan koyun bizim olabilir, demedi.

Fidda hanım, durumu İmam Efendiye anlattı. Hoca Efendi şu tavsiyede bulundu:

- Bu koyunu besleyiniz. Besleme ücreti olarak da sütünü çocuklarınıza içiriniz. Şayet sahibi çıkar­sa besleme ücreti olarak sütünü içmiş olursunuz, koyunu da sahibine iade edersiniz. Çıkmazsa Al­lah'ın size lütuf ve ikramı olur, muhtaç olduğunuz için sizde kalabilir...

Bu arada Fidda hanım, koyunda garip şeyler görmeye başladı.

Ne zaman bakracı memeleri altına koyup da sağ­mak istese koyunda hemen bol süt hâsıl olur, bir de­fasında sade süt tadında, bir defasında da bal tadın­da bol süt sağar idi. Nihayet meçhul koyunun bu gizemli durumu çevrede meşhur oldu.

Misafirlerinin hatırı için kestikleri koyuna muka­bil Allah'ın bir defasında sade süt, bir defasında da bal tadında süt sağdıran bir koyun ihsan etmiş ol­ması, ayrıca bu sütün dertlere şifa olma özelliği de taşıdığının ortaya çıkması etrafa şayi oldu. Artık herkes eline hediyeler alıp fakir Fidda hanımı ziyare­te geliyor, kâsesini de bu şifalı sütle doldurarak ayrılıp gidiyordu.

Kaynak:Mehmet Dikmen, Esrarengiz Olaylar, Cihan Yayınları, İstanbul 2001, s.45

25 Eylül 2015 Cuma

Marangoz | Yaşanmış Bir Öykü

08:23:00 Posted by Mücahid Reis No comments

YILLARIN marangozuydu. Saçlarını o küçük atölyesinde ağartmıştı. Eskisi kadar işi yoktu artık. Fabrika mamulü eşyalar piyasayı istila etmişti. El işi özel imalat meraklıları dışında kimse gelmiyordu dükkânına. Hani neredeyse birer sanat eseri olan masalar, sehpalar, kitaplıklar yapar, geçimini bununla sağlardı. En iyi tahtaları kullanır, görülmedik bir . özenle çalışırdı.

Tahta mı gerekiyor, keresteciye mutlaka kendisi gider; ceviz, gürgen, çam cinsinden en iyi tahtaları bizzat seçip alırdı. Üzerlerinden en az bir yıl geçmedikçe bu tahtaları asla kullanmaz, kurumalarını beklerdi. Bu yüzden de yaptığı eserlerinde en küçük bir ayrılma, eğilme, bükülme olmazdı. İmal ederken pek az çivi kullanırdı, “Demir çivi eşyanın ömrünü kısaltır” derdi.

İşinde gayet titizdi. Az konuşur, sorulan sorulara kısa cevaplar verir, ücret konusunda hiç pazarlık etmezdi. Tanıyanlar bilirlerdi bu huyunu, tanımayan müşteri gelir de fiyata itiraz ederse, sözü uzatmaz, “Ben hakkımdan fazlasını istemem” der, pahalı geliyorsa başka bir marangoza gitmesini söylerdi. Sinirliydi biraz, bu huyunu bilir, kimseyle tartışmamaya çalışırdı.

Sabah namazından beri çalışıyordu. Bir hayli yorulmuştu. Sipariş edilen bir masayı daha bitirdikten sonra, “Bugünlük bu kadar yeter” deyip oturdu. Kurban bayramına üç gün kalmıştı, kurbanlık alması gerekiyordu. “Bir bardak çay içeyim de ondan sonra giderim” dedi. Kendi kendine konuşurdu yalnız zamanlarında. Emektar aletleriyle sohbet ederdi bazen. Bunlar onun organları gibiydi.

İki dükkân ötedeki çay ocağına gitti, selam verip bir sandalyeye oturdu. Onun her zaman “orta açık çay” içtiğini bilen garson, sormaya bile . lüzum görmeden getirdi çayını. Şekeri karıştırırken, kendisi gibi emektar ustalardan biri olan arkadaşı kapıda belirdi. Sonra da gelip yanına oturdu. Tornacıydı adam. Son zamanlarda iyice yaşlanmış, işini göremez olmuştu. Dalgındı, hüznün resmi mürtesemdi yüzünde.

Söz kurbandan açıldı, konuştular bir iki satır.
.
“Biraz sonra gidip kurbanlık alacağım” dedi marangoz.

Tornacı dalgın gözlerle marangozun yüzüne bakıyordu. Söyleneni işitiyor ama anlamıyordu. Marangoz farkına vardı bunun:

“Canın sıkkın” dedi.

“Evet.”

“Sebep?”

“Bir talebe var... Üniversitede okuyor.”

“Ne var bunda?”

“Önüm sıra yürürken birden yere yıkıldı çocuk.”
“Niye?”

“Kaldırdım hemen. Sebebini sordum. Önce söylemek istemedi. Israr ettim... Açlıktan başı dönmüş...”

“Kimi kimsesi yok mu peki?”

“Gurbet hali, bilirsin. Arkadaşları var gerçi. Bizim binanın bodrum katında kirada oturuyorlar. Hepsi memleketlerine
gitmişler.”

“Bu niye gitmemiş?”

“Gidememiş. Para beklemiş ama gelmemiş parası. Ailesi fakirmiş anlaşılan, gönderememişler. Cebindeki üç beş kuruş da bitince aç kalmış. Kimselere söyleyememiş derdini.”

Marangoz şakaklarını ovdu bir süre. İri bir eli, nasırlı parmakları vardı. Âdetiydi, canı sıkıldı mı iyice bastırarak alnını, şakaklarını, göz çukurlarını ovardı. Tornacıyı ilk kez görüyormuş gibi bakarak sordu:

“Sen ne yaptın peki?”

“Ne yapacağım” dedi Tornacı, “aldım eve götürdüm. Allah ne verdiyse beraber yedik. Lakin fazlasını yapamadım. Benim de meteliksiz zamanıma rast geldi. Kalktım buraya geldim, belki bir iş çıkar diye.”

“Çıktı mı peki?”

Tornacı “Nerde o eski günler!” dercesine elini sallayıp sustu. Önüne konan çayı karıştırmaya başladı. Şeker atmayı unutmuştu.

Marangoz da susuyordu. Bir yanda evde kurban bekleyen hanımı vardı, öte yanda parasızlıktan yere yıkılan bir garip talebe. Elini cebine attı, bütün parasını çıkarıp tornacıya uzattı:
“Götür ver!” dedi, “Söyle ona, memleketine gitsin.”

Tornacı hayretle baktı:

“Hepsini mi?”

“Hepsini.”

“Kurban alacaktın hani?”

“Allah kerim!” dedi Marangoz, başka da bir şey söylemedi.

Uzunca sustular. Tornacı parayı cebine koyup gitti. Marangoz da atölyeyi kapatıp evin yolunu tuttu. Yürüyerek gitmek zorundaydı, son parasını da çaycıya vermişti çünkü.

Evde, “Kurbanlık almadın mı Bey?” diyen hanımına da Tornacıya verdiği cevabı verdi:
“Allah kerim!”

Kadın başka soru sormadı. Tanırdı . kocasını. Sessizce sofra hazırlamaya başladı.

İkinci gün tekrar atölyesine gitti Marangoz. İş elbisesini giyip tezgâhının başına geçti. Çam ve tutkal kokuyordu atölye. Yıllardır bu kokuyla yaşamıştı. Bu koku elbisesine de siner, her nereye gitse onunla gelirdi.
Eline planyayı aldı, işe başlayacaktı ki kapıda bir adam . belirdi: Merhaba usta!”

“Merhaba!”

Adam eşikte duruyordu, arkası güneşe dönük olduğu için yüzü iyi seçilmiyordu. Marangoz tanıyamamıştı. Adam anladı durumu, bir iki adımda içeriye girdi.

“Beni tanıyamadın . galiba.”

“Evet.”

“Üç ay kadar önce sana bir iş yaptırmıştım. Çalışma odam için masa, sehpa, kitaplık falan... Paranın bir kısmını
vermiş bir kısmını sonraya bırakmıştım. Şimdi hatırladın mı?”

“Hatırlar . gibi oldum. Gebzeliydin galiba.”

“Evet... Ya usta, kusura bakma, parayı geciktirdim. Bir türlü yolum düşmedi buralara. Sen de arayıp sormadın.”

Cebinden bir deste para çıkartıp uzattı Marangoza:

“Buyur. Bayram yaklaştı, lazım olur. Hakkını helal et.”

Marangoz parayı alıp tezgâhın üstüne koydu.

“Buyur bir çay iç” dedi.

“Sağ ol usta, başka zaman. Arabayı çalışır vaziyette bıraktım. Bana müsaade.”

Ustanın elini sıkıp gitti adam.

Marangoz parayı saydı.

Kurban bayramı için ayırıp da sonra Tornacıya verdiği paranın tam iki katıydı!

En küçük bir hayret ifadesi belirmedi yüzünde. Hafifçe gülümsedi ve “Allah kerim!” dedi.

Ömer Sevinçgül Zafer Dergisi Ekim 2006 Sayısı

27 Ağustos 2015 Perşembe

Kaderden Kaçmak

10:55:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Bir gün adamın birisi koşarak Hz. Süleyman'ın (a. s) huzuruna girdi. Adam tir tir titriyordu. Yüzü sararmış, dudakları morarmıştı. Hz. Süleyman:

- Ne oldu sana, bu halin nedir? dedi. Adam soluk soluğa cevap verdi:

- Azrail bana çok tuhaf bir nazarla, hatta hışımla baktı. îçime tarifsiz bir korku düştü. Sizin adaletinize sığındım, de­di.

- Peki, benden ne istiyorsun? dedi Süleyman (a.s).

- Ey adil padişah. Rüzgara emret, beni Hindistan'da bir aday a bıraksın. Belki orada Azrail'in hışmından canımı kur­tarırım, dedi adam.

Hz. Süleyman rüzgara emretti ve rüzgar da adamı Hin­distan'da bir aday a götürdü.

Ertesi gün Hz. Süleyman divan vaktinde halkı kabul eder­ken Azrail çıkageldi. Hz. Süleyman, bir gün evvelki hadise­yi, adama niçin hışımla baktığım sordu. Azrail:

- Ey Allah'ın şanı yüce peygamberi. Ben o adama hışım­la bakmadım, onu görünce şaşırdım. Çünkü Cenab-ı Rabb-ül Alemin, bana: "Git, falan kulumun canım Hindistan'da al!" buyurdu. "Bu adamın yüz tane kanadı olsa yine de Hindistan'a gidemez." diye düşündüm. Hindistan'a gidince ada­mı orada buldum ve canım aldım, dedi.

İnsanın kendi cüz'i iradesine bakan meselelerde eli-den bir şey gelse de, iradesine bağlı olmayan meseleler­de yapabileceği bir şey yoktur Kadere rıza gösterilmeli­dir. "Kader beyaz kağıda sütle yazılmış yazı, / Elindeyse beyazdan gel de sıyır beyazı."

Kaynak: AKAR, Mehmet; Mesel Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001, s.78

16 Ağustos 2015 Pazar

Toprağın Altı Var

13:12:00 Posted by Mücahid Reis No comments


İhtiyarlar için "bir ayağı çukurda" denir ama, şu dünyada sadece olgun başaklar değil, gök ekinler de biçilmektedir. Esasen hepimizin bir ayağı çukurdadır ve o çukura yuvarlanmak değişmez kaderimizdir. Öyleyse orada neler olup bittiğini öğrenmek ve ona göre davranmak gerekir. Her şeyi bu dünyadan ibaret zannedenler, toprağın altında bir başka âlemin var olduğunu görecek, kabir denen durağın ölümsüz bir hayatın ilk istasyonu olduğunu farkedecek, Allah'ın ve Resûlullah'ın haber verdiği bir başka hayatın gerçek olduğunu anlayacak ve "Hayatım eyvâh!" diyerek dövüneceklerdir.

Ölümle kucaklaşmak üzereyken başlayan bu sır dolu yolculuğun birinci durağında acaba insanın başına neler gelmektedir? Ölüm nasıl bir olaydır? Bu konuda Kur'ân-ı Kerîm pek az bilgi vermekte, merakımızı giderecek daha geniş bilgiler hadîs-i şeriflerde bulunmaktadır. Öyleyse bize o görünmeyen âlemden haberler getiren Peygamber Efendimiz'e kulak verelim ve yakında tanışacağımız ölümü şimdiden tanımaya çalışalım.

Can Bedenden Ayrılırken

Bir gün Peygamber Efendimiz vefât eden sahâbîsini defnetmek üzere ashâbıyla birlikte kabristana gitmişti. Onlara kabir azâbından Allah'a sığınmalarını tavsiye ederek ölüm hâdisesini anlatmaya başladı. Önce bir mü'minin can verişindeki güzelliği ve kolaylığı şöyle tasvir etti:

Bir mü'min dünyaya vedâ etmek üzereyken gökten yüzleri güneş gibi parlayan melekler, ellerindeki cennet kefeniyle ve cennet kokularıyla yere inerler ve o kimsenin görebileceği bir yere otururlar. Sonra ölüm meleği kalkıp onun başucuna gelir ve "Ey güzel can! Allah'ın affına ve rızâsına kavuşmak üzere artık çık!" der. O kulun canı, testinin ağzından sızan bir damlacık su gibi akıverir. Melek onu alır, cennetten getirilen kefene sarar ve ona güzel kokular sürer. Melekler o burcu burcu kokan canı alıp göklere yükselirken, yanlarından geçtikleri diğer melekler bu güzel kokunun ne olduğunu sorarlar, onlar da "Dünyada kendisinden şu güzel vasıflarla söz edilen falan oğlu falandır" derler. Dünya semasından başlayıp yedinci kat göğe çıkıncaya kadar her semânın önde gelen melekleri o kimseyi uğurlar. Nihayet Allah Teâlâ'nın huzuruna varınca, Cenâb-ı Mevlâ "Bu kulumu cennetin en yüce yerine kaydedin! Şimdi onu tekrar yeryüzüne götürün. Ben insanı topraktan yarattım, yine oraya döndüreceğim ve tekrar oradan çıkaracağım" buyurur. O güzel insanın ruhu tekrar cesedine iade edilir. Cesedi kabre konunca yanına iki melek gelerek onu oturturlar. Sonra aralarında şu konuşma geçer:

- Rabbin kim?

- Allah.

- Hangi dindensin?

- İslâm dininden.

- Size peygamber gönderilen şu zât kimdir?

- O Allah'ın Resûlü'dür.

- Onun hakkında ne biliyorsun?

- Allah'ın kitabını okudum; Resûlullah'a iman ettim ve onun peygamberliğini kabul ettim. İşte o zaman Allah Teâlâ'nın:

- "Kulum doğru söyledi. Ona cennette bir yer hazırlayın! Cennet elbiseleri giydirin ve kabrinden cennete bakan bir kapı açın!" buyurduğu bildirilir. Bunun üzerine cennet rüzgârları o kimsenin kabrine cennet kokuları getirir. Kabri ufuklar boyunca genişletilir. Derken güzel yüzlü, iyi giyimli, hoş kokulu bir adam ona yaklaşır ve:

- Bu mutlu gününde seni tebrik ederim. Bütün bu olaylar daha dünyada iken haber verilmişti, der. Mü'min ona:

- Anlaşılan sen çok şey biliyorsun. Kimsin? diye sorar. O da:

- Dünyada iken yaptığın iyilik ve ibadetlerin benim, der. O zaman mü'min:

- Rabbim! Artık kıyameti kopar da âileme ve bana ait olan şeylere kavuşayım, der.

İmansızın Ölümü

Bir mü'min için ölümün bu kadar güzel, rahat ve kolay olduğunu bildiren Resûl-i Ekrem Efendimiz Allah'a inanmayanların ve münafıkların feci şekilde can vereceklerini de anlatmıştır. Ölmek üzere olan bir inançsızın yanına simsiyah yüzlü meleklerin kıldan yapılma sert kefenlerle gelip "Ey pis ve habis can! Allah'ın öfke ve gazabına uğramak üzere çık!" diyerek onun pis kokulu ruhunu şiddetli bir şekilde söküp alacaklarını, kendisine çok kötü davranacaklarını, ilâhî huzura kabul edilmeyen o ruhu yere fırlatacaklarını, o kimsenin Münker ve Nekir meleklerine cevap veremeyeceğini, onu kabrinin korkunç şekilde sıkacağını ve daracık kabrine cehennemden açılan bir kapıdan pis kokular geleceğini, bu tüyler ürperten manzara içinde kıyamete kadar azâb edileceğini haber vermiştir (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 237-288).

İki türlü ölüm hâdisesini tasvir eden bu hadîs-i şerif gibi, berzah âlemi dediğimiz kabir hayatını iyi ve kötü manzarasıyla anlatan ve müstakbel hayatımız hakkında bizi aydınlatan pek çok hadis vardır. Bu hadislerden öğrendiğimiz bazı bilgileri soru cevap halinde kısaca aktaralım:

* Ölen kimse kabrinin başında söylenenleri duyar mı?

Evet. Peygamber Efendimiz kabre konan kimsenin, orayı birer birer terkeden yakınlarının ayak seslerini duyduğunu söylemiştir (Buhârî, Cenâiz 86). Bir de Bedir savaşında öldürülen bazı İslâm düşmanlarına adlarıyla hitap ederek "Rabbinizin size haber verdiği şeylerin gerçek olduğunu şimdi gördünüz, değil mi?" diye seslenmiş, "Onlar seni duyar mı, yâ Resûlallah!" diye soranlara da, "Evet, tıpkı sizin gibi duyarlar" buyurmuştur (Müslim, Cennet 77).

* Ölü, kendini ziyaret edeni tanır, okuduğu duayı işitir mi?

Evet, tanır ve işitir. Nitekim Peygamber aleyhisselâm kabristana gittiği zaman ölülere hitâben "Selâm size, ey bu diyârın mü'min ve müslim halkı! İnşallah yakında biz de aranıza katılacağız. Allah'ın bizi de sizi de bağışlamasını dilerim" (Müslim, Cenâiz 104) diye selâm verir, bizim de böyle selâm vermemizi tavsiye ederdi.

* Kabir başında veya başka yerde ölünün ruhu için okunan Kur'an ona fayda verir mi?

Evet, fayda verir. Hele Kur'an okuyan sâlih bir kimse ise, onun okuduğu Kur'an ölünün ruhuna ulaşır. Zira Kur'an zikirlerin en değerlisidir. Kabir başında Fâtiha ve İhlâs sûrelerinin, hatta Muavvizeteyn dediğimiz Kul eûzü'lerin ve âmenerresûlü'nün okunması, sonra da "Allahım, eğer benim okuduklarımı kabul buyurdunsa sevabını falanın ruhuna ilet" denmesi uygun bulunmuştur.

* Ölen kimsenin ruhu nerede bulunur?

Bu konudaki muhtelif hadislere bakarak İslâm âlimleri farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Anlaşılan herkesin ruhu mânevî derecesine uygun yerlerde bulunacaktır. Meselâ şehidlerin ruhları bir kuş gibi cennette uçup gezecek, yiyip içecektir (Müslim, İmâre 121). Peygamber Efendimizin kabristanda ölülere selâm vermesine bakarak diğer insanların ruhlarının kabirleri civarında bulunduğu da söylenmiştir. Ruhlar nerede bulunursa bulunsun kabirleriyle yakın ilgileri bulunduğu anlaşılmaktadır.

* Bir kimse âhirette hesabını verdikten, cezası varsa çektikten sonra sevdikleriyle buluşacak mıdır?

Cennetlikler tıpkı dünyada olduğu gibi bahçelerde, pınar başlarında birbiriyle buluşacak, karşılıklı koltuklara kurulacak cennet nimetlerini yiyip içerek sohbet edeceklerdir. Allah'a ve Resûlullah'a gönülden bağlı mü'minlerin hali Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle anlatılmaktadır: "Kim Allah'a ve Resûl'e itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır" [Nisâ sûresi (4), 69].

* Ölen kimse cennetlik veya cehennemlik olduğunu bilir mi?

Evet, bilir. Zira ona sabah akşam cennetteki veya cehennemdeki yeri gösterilerek hesap gününden sonra oraya gideceği söylenir (Müslim, Cennet 65, 66).

Her şeyin bu dünyadan ibaret olduğunu zannedenler ölümü ve toprağın altını düşünmezler. Kendilerine ölümü hatırlatanları sevmezler. Hayata gözlerini kapatınca her şeyin biteceğine inandıkları için ölümü anmak onlara hüzün verir. Halbuki Resul-i Ekrem Efendimiz "Zevkleri bıçak gibi kesen ölümü" sık sık hatırlamamızı tavsiye buyurmuştur. Zira ölümü hatırlayanlar Allah hakkını çiğnemekten, kul hakkını yemekten sakınırlar. İnsanlara insan gibi davranır, onların dokunulmaz haklarını çiğnemezler. Rabbimizin ve Peygamberimizin ebedî hayata dair verdiği bilgiler, şu toprağın altının mü'minler için toprağın üstünden çok daha güzel olduğunu ortaya koymaktadır. Öyleyse biz kendimize bakalım; Allah'ın ve Resulullah'ın gösterdiği yolda yürümeye gayret edelim. Ölümden korkmayalım; ölüm duygusuna alışalım ve Yüce Rabbimizden canımızı bir mü'min olarak almasını niyâz edelim.

Kaynak: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir
1999 - Haziran, Sayı: 160, Sayfa: 024 Altınoluk Dergisi

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Her Durumda Allah’a Teslim Olmak

12:19:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Sahrada oturan bir adam vardı. Adamın, kendisini sabah namazına kaldıran bir horozu, kendisini ve eşyalarını hırsızlardan koruyan bir köpeği ve suyunu, çadırını yüklediği bir merkebi vardı.

Bir gün yakınında bulunan kasabalıların yanına,onlarla konuşmak için gitti. Onlarla birlikte kahvelerinde otururken, kendisine, horozunu tilkinin yediğini bildirirler. Adam bu haberi duyunca ;

- Hayırdır inşallah, der.

Bir müddet sonra, köpeğinin de ölüm haberi gelir ve adam yine;

- Hayırdır inşallah, der.

Yine bir müddet sonra, kurdun, eşeğinin karnını yardığı haberi gelir, bu sefer de adam;

- Ümit edilir ki, bu işte de bir hayır vardır, der.

Gece olunca çadırına gider ve uyur. Sabahleyin, o kasabada yaşayan insanların düşmanlarının geceleyin kasabaya baskın yaptıklarını, horozların öttüğü, köpeklerin havladığı ve merkeplerin anırdığı evlerin yerini keşfedip bütün mallarını yağma ettiklerini görür. Kasabada sadece kendisinin mallarına bir zarar gelmez. Bu olaydan sonra hayvanlarının niçin öldüğünü anlar ve Allah'a şükür eder.

Kaynak : Ahmed Şihabuddin El-Kalyubi'nin,"Dini Hikayeler" adlı kitabı.

Sayfa : 124

Çeviren : Hüseyin Erdoğan.

9 Ağustos 2015 Pazar

ANTİKACI

13:37:00 Posted by Mücahid Reis


Genç adam, antika merakı sebebiyle Anadolu'nun en ücra köşelerini dolaşıyor ve gözüne kestirdiği malları yok pahasına satın alarak yolunu buluyordu. Kış kıyamet demeden sürdürdüğü seyahatler sırasında başına gelmeyen kalmamış gibiydi. Fakat, bu seferki hepsinden farklı görünüyordu. Yolları kapatan kar yüzünden arabasını terk etmiş ve yoğun tipi altında donmak üzereyken, bir ihtiyar tarafından bulunup onun kulübesine davet edilmişti. Yaşlı adam, antikacının yürümesine yardım ederken:

- Günlerdir hasta olduğumdan, odun kesmek için ilk defa dışarıya çıktım," dedi. "Meğer seni bulmak için iyileşmişim.

      Diz boyuna varan karla boğuşup kulübeye geldiklerinde, antikacının beyaz göre göre donuklaşan gözleri fal taşı gibi açıldı. Odanın orta yerindeki kuzinenin etrafını saran üç-dört iskemle, onun şimdiye kadar gördüğü en güzel antikalar olmalıydı. Saatlerdir kar içinde kalan vücudu bir anda ısınmış, buzları bir türlü çözülmeyen patlıcan moru suratını ateşler kaplamıştı. Yaşlı adam, misafirini yatırmak için acele ediyordu. Ona birkaç lokma ikram edip sedirdeki yatağını hazırlarken

- Bugün soba yakamadım evladım, dedi. Ama bu yorganlar seni ısıtacaktır.

            Ev sahibi, yıllar önce vefat eden eşiyle paylaştıkları odaya geçerken, antikacı da tiftikten örülen battaniyelerin arasına gömüldü. Ancak bütün yorgunluğuna rağmen bir türlü uyuyamıyordu. Ertesi gün gitmeden önce ne yapıp yapıp o iskemleleri almalı, bunun için de iyi bir senaryo uydurmalıydı. Mesela, hayatını kurtarmasına karşılık ihtiyara birkaç koltuk satın alabilir ve eskimiş olduğu bahanesiyle dışarıya çıkarttığı iskemleleri, çaktırmadan minibüsün arkasına atabilirdi. Hatta onları kaptığı gibi kaçmak bile mümkündü. Yürümeye dahi mecali olmayan ihtiyar, sanki onun peşinden koşacak mıydı?

            Genç adam, kafasındaki fikirleri olgunlaştırmaya çalışırken dalıp dalıp gidiyor ve rüzgarın sesiyle uyandığı zamanlar, kaldığı yerden devam ediyordu. Bu arada yaşlı adamın sabah namazına kalktığını fark etmiş, hatta hayal meyal olsa bile odun parçaladığını duymuştu. Gözlerini açtığında, onun kuzine üzerinde yemek pişirdiğini gördü ve etrafına bakınırken, birden iskemleleri hatırladı. Hafifçe doğrulup çevresine baktı: Aman Allah'ım! Antikalardan hiçbiri ortada yoktu. İhtiyar kurt, herhalde planını hissetmiş ve belki de uykudaki konuşmasını duyarak onları emin bir yere kaldırmıştı. Sakin görünmeye çalışarak:

- İliğim kemiğim ısınmış, dedi. Çorbanız da güzel koktu doğrusu. Ama akşamki iskemleleri göremiyorum.

Yaşlı adam, odanın köşesine yığdığı iskemle parçalarından birini daha sobaya atarken

-İskemle dediğin, dünya malı be evladım, dedi. Biz misafirimizi üşütür müyüz?

(Cüneyd Suavi, Hayatın İçinden)

8 Ağustos 2015 Cumartesi

OYUNCAK

18:30:00 Posted by Mücahid Reis No comments


İbrahim , cephe cephe savaşmaktan yorulmuştu. Komutanı Halit yüzbaşıya bakarken, duymasından korkar gibi mırıldandı; “Hey gidi Deli Halit komutanım, kurbanın olam !”

Çölde Osmanlı askerleri zor durumdaydı. Üstün silahlara sahip İtalyanlar, direniş karşısında çekiliyor, sonra tekrar saldırıyordu. Bu kısa süreli aralarda nefeslenen Osmanlı askeri arasındaydı Çankırılı İbrahim. yüzbaşısına hayranlıkla bakıyordu; “Yorulmaz mı bu adam..”. Yanında topraklara el sürüp, abdes alan arkadaşlarına baktı, sonra da kanayan yarasına. “Bu yara kanarken abdes tutar mı ?”

İbrahim düşünceler içinde dinlenmeye çalışırken, silah sesleri tekrar başlamıştı. Birkaç kurşunu kalan tabancasını kavradı, kılıcını kontrol etti, elinde sıkıca tuttuğu oğlunun resmini son defa öpüp kanlı gömleğinin arasına adeta tıkıştırdı. “Yettim !”

Gözünde doğumdan sonra çok kısa süre görebildiği oğlu, elinde tabancası ileri atıldı. Kendilerinde kurşun sıkıntısı vardı ama düşman makineli tüfekle saldırıyordu. Yerlere gök ekin misali saçılan arkadaşlarına bakarken, bacağındaki sıcaklığı hissetti. Yarası derindi, yere yığılırken gelen ikinci kurşunla başından yaralanıp kendinden geçti.
*** *** ***
İbrahim kendine geldiğinde, sağ kalan arkadaşlarının epey geriye çekildiğini gördü. Cephanelerinin tükendiğini biliyordu. Halit komutanı gözünde canlandı, düşmana amansız, askerine şefkatli komutanı saygıyla hayal etti. Halit paşa, vatan için, namus için düşmana karşı kullandığı silaha ‘Namuslu’ adını vermişti. İbrahim, komutanının kaçan askerlere de özel silah kullandığını biliyordu. O silahının ismini de ‘Namussuz’ koymuştu. İbrahim, savaşın en şiddetli anında, “Allah’ım canımı al, namussuzlarla bir koyma beni” diye dua ediyordu.

Başını kaldırdı, ileri baktı. Hayal mi gerçek mi seçemiyordu ama Türk’lerin cephesini görür gibi oldu. İşte komutanı dimdik ayaktaydı, emirler yağdırıyordu. Gittikçe uzaklaşan Türk birliğine baktı; “Mühimmat tükendi, düşmanı içeri çekiyor” diye düşündü.

Birden bu kadar düşüncenin aklından ne hızlı geçtiğine şaşırdı.Vakti kısaymış, çok acelesi varmış gibi geldi. Bu çok garip gelmişti. O anda kendine bakmak aklına geldi. Anladı, tükenmişti. Yaraları berbat haldeydi. Böyle kanamalardan sonra ölen arkadaşları aklına geldi. “Ayağa kalkmam imkansız.” Diye düşünürken, şahit olduğu ölümlerden çıkardığı sonucu kendine itiraf etti; “Kurtuluş yok, öleceğim.”

İbrahim, ilerde gördüğü İtalyanlara baktı, silahını kontrol etti. Bir kurşun bile kalmamıştı işte. Acıyla hatırladı; yere düşmeden son kurşunu harcamış ve kılıcını çekmişti. Telaşla kılıcını aradı, kıpırdamaya çalışarak çevreye bakındı. Hem kılıcını görememiş, hem de artık çok az bir hareketin bile zorlaştığını anlamıştı. “İtalyanlar görmeden, şu gölgeye gireyim, son duamı edeyim” diye son gayretiyle süründü. Gölge dediği çalılıkta da bir kaç Osmanlı askeri vurulup, düşmüştü.

Arazinin şekline göre yer değiştirmişti savaş merkezi. Türkler geri çekildikçe, toparlanıp toparlanıp saldıran İtalyanlar da mevzi değiştirmiş gibiydi. İbrahim’in bulunduğu yerde şehitler ve düşman ölüleri kalmıştı yalnızca.

Duaya başlamadan önce, “Bir yudum su içeyim” diye niyetlendi. Matarasında az su kalmıştı, sevindi. Matarasını açtı ama yanındaki Türk’lerden birinin yaşadığını inleyişinden anladı; “Su…su.. ” dayanamadı, matarayı ağır yaralı gencin ağzına dayadı. Her ikisi de konuşamayacak haldeydi. Yaralı asker suyu yudumlarken son nefesini verdi, başı yana düştü. İbrahim alışmıştı artık, dudakları kıpırdayamasa da içinden ona da dua etti. Matarada kalan çok az suyu dudaklarına götürdü. En çok ettiği duayı ümitsizce tekrarladı içinden; “Allah’ım anadan yetim yavrum, babadan da öksüz kalacak. Bir kez daha görmeyi nasip et.”

Dakikalar ilerledikçe ettiği acıdan, dermansızlıktan gözleri kapanmıştı. Birisi yanına gelse, belki de yaşadığını anlamazdı. Birden titredi. Allah’ın 99 ismini düşündü, az önce ümitsizce mırıldandığı duayı bu kez ümitle söyledi. Kimsenin duyamayacağı, anlayamayacağı bir ses çıktı kuru dudaklarından; “Allah’ım senin her şeye gücün yeter. Sen dilersen, sen ol dersen olur. Bana da yavrumu göster”

Dua ettikçe, gözleri kapalı olduğu halde önünde yeni dünyalar açıldığını gördü. Daha önceki cephelerden birinde, yerli halktan aldığı ‘Osmanlı Askeri’ şeklinde yapılmış oyuncak aklına geldi, hayatı film gibi gözlerinin önünden geçerken, o hep yavrusuyla ilgili görüntülerde kalıyordu. “Oyuncak yavruma ulaştı mı?” diye düşündü.

Oyuncağı almış, Kastamonu vilayetine bağlı, Çankırı’ya nasıl gönderebileceğini sormuştu. Kendi de fakir olan ihtiyar, “Bağdat’a gidecek kervana ulaştırırım” demişti. Doğrusu gideceğinden emin değildi ama çaresizce vermişti. Üstelik ihtiyar, aldığı parayı da geri vermeye çalışmıştı, kabul etmemişti. Bu görüntüler gözünde canlanınca, oğlunu askerle oynarken hayal etmeye başladı.

Gözünü kapattı, ne kadar zaman geçti bilemedi ama açtığında bambaşka bir yerdeydi. Yıllardır ilk defa gördüğü halde, karşısındaki hayalin çocuğu olduğunu anlamıştı. “Dualarım gerçek oldu, hayal de olsa çocuğumu görebiliyorum” diye düşündü. Bu hayal olmalıydı, çünkü çocuğu karşısındaydı, oyuncaklarla oynuyordu ama kendisi kıpırdayamıyor, uzanıp saçlarını bile okşayamıyordu.
*** *** ***
Çankırı’da halk yokluk içindeydi. Fakat yıllardır savaşın acılarını yaşayan, her cephede askeri olan halk yokluklara karşı dualar içindeydi. Kimin kocası, kimin oğlu hatta gönüllü olarak cepheye gitmiş yaşlı babası olanlar vardı. Çoğu da biliyordu ki, gidenlerden çok azı dönecekti. Çoğunun künyesi bile gelmeyecek, öldü mü kaldı mı haberini bile alamayacaklardı.

Oğlu İbrahim’in en son çöllerde savaştığını bilmeyen Hasan dede ile hanımı Hatice nine de onlardan biriydi işte. Komşulardan bir kısmı gidenlerinin şehit haberini almış, bir kısmı ise tüm çabasına rağmen en ufak bir bilgiye bile ulaşamamıştı. Askerlerin kaç cephede savaştığı bile hesaplanmıyordu artık. En son duyduğu, Osmanlı’nın zayıflığından çok cephede savaşmasından ümitlenen Bulgar’larda saldırıya geçmişti. Bulgarların üzerine gönderilmek için toparlanan askerlerin bir kısmı Yemendeki, Libya çöllerindeki birliklerden çekilecekti. Oğlunun güney cephelerinde olduğunu epey önce haber alan Hasan dede bir an sevinmişti, “Geçerken komutanı izin verirse uğrar” diye. Sonra acı acı gülmüştü, bunun imkansız olduğunu düşünerek. Epeydir sıklıkla yaptığı gibi, hanımından ve torunundan uzaklaşıp, uzaklara bakar gibi gözlerini silmişti.
*** *** ***
Hasan dede, torununun seslenmesiyle ayaklandı, yanına gitti;
-Ne oldu Salih’im.

Babaannesi de gelmişti yanlarına. İbrahim’in özlemiyle Salih’e gözü gibi bakıyorlardı. En ufak sesini duysalar koşturuyorlardı. Önce şımartmaktan korkuyorlardı ama artık o kadar ölçülü, düşünceli davranamayacaklarını biliyorlardı. O evin küçük sultanıydı. Annesi doğumda ölmüş, babası da o bebekken cepheye gitmişti. Üzülmesin diye üzerine titriyorlardı.
Salih;
-Dede, bu askerin tüfeği kırılmış, tamir etsene.
Babaannesi;
-Dedesi yavrumu üzmesene, bakıversene.

Dedesi oğlunun cepheden gönderdiği oyuncağa baktı. İstanbul’a giden askeri birliğinden izin alıp, tüm zorluklara rağmen yolunu uzatıp kapılarına kadar, - tanımadığı bir nur yüzlü askerin- getirdiği oyuncak Osmanlı Askerine sevgiyle baktı. Oğlunun son hatırasına.

Oyuncak askerin tüfeğinin kırılması içini yaralamıştı, sesinin titremesinden korkarak, bir süre cevap vermedi. Torunu, “Hadi dede ya!..” diye bağırıp, oyuncağı yere doğru atınca, sesine bir kızgınlık katmaya çalışarak;
-Ama böyle yaramazlık yaparsan…
Hasan dede öfkeli görüntü verdiğinde Hatice nine endişelendi, o esnada yerdeki oyuncağın da titrer gibi sallandığını gördü. Rüzgârdandır, diye düşünüp canı sıkılırken, Hasan dedenin kulağına fısıldadı;
-Bir oyuncak için torunumu dövecek misin, kalbini mi kıracaksın ?
Döver miyim hiç, o bize yavrumuzun, İbrahim’in emaneti.
Torununu yanına çağırdı, saçlarını okşarken az önceki cümlesine devam etti
-Böyle yaparsan, çok üzersin beni. Sonra ağlarım bak.
Salih neşeyle;
-Ağlasana dede.
İhtiyar adam, yalnızken çok ağlamıştı ama torununun karşısında yalandan ağlamayı bile beceremiyordu;
-Sen de hiç ağlayamıyorsun dede. Bak böyle ağlayacaksın, ‘Üh hüü, ühhü !’
-Allah seni ağlatırsa ancak mutluluktan ağlatsın yavrum.
Hasan dede, alet kutusunun olduğu kilere doğru yürürken, Hatice nine oyuncağı yerden aldı, “Nerden su gelmiş buna “ diye söylenerek oyuncağın gözlerindeki ıslaklığı sildi.
*** *** ***
Dedesi yatsı namazına hazırlanırken, Salih babaannesine koşuyordu. Torununun koştuğunu görünce, merakla durakladı;
-Babaanne babaanne !...
-Ne koşuyorsun, hani uyuyacaktın ?
-Babaanne, asker benimle konuştu.
-Konuştu mu ? Çok yaramaz olduğunu mu söyledi ?
-Yok bana ‘canım oğlum’ dedi.
Hasan dedenin de, Hatice ninenin de içi cız etmişti. Hasan dede oyuncağı eline aldı, oyuncağın kıyafetlerine bakarak gözünde asker oğlunu canlandırdı. “Babası asker olduğundan, Salih de bu oyuncakta onu hayal etmeye başladı demek ki” diye hüzünle düşündü.
Hatice nine uzanıp oyuncağı aldı;
-Salih, sen buna su mu döktün ?
-Yoo..
-Dün ıslaktı silmiştim, bak yine gözleri ıslanmış.
Hasan dede, oyuncağa da, torununa da daha fazla bakamadı. Aceleyle dışarı çıktı, gözyaşlarını saklamalıydı.

Hasan dede geç saatte eve gelmişti. Hatice nine bir köşede namaz kılıyordu. Gözleri hemen Salih’i aradı. Oyuncağı kucağında sedirde uyuyakalmış. Salih’i kucakladı, yanaklarından sevgiyle, şefkatle öptü yatağına götürüp, üstünü örttü. Oyuncak askeri de alıp pencere kenarına koydu. Oyuncağın gözündeki parlaklığın yavaş yavaş söndüğünü kimse fark etmedi.
*** *** ***
Birkaç gün sonraydı, Hasan dede bahçede oynayan torununu seyrediyor, Hatice nine de içerde bazlama pişiriyordu. Avlunun kapısı çalınınca Hasan dede heyecanla kapıya seğirtirken, Hatice nine de avluya çıktı.

Kapıda bir grup asker vardı. En öndeki asker birkaç eşyayı uzatırken, “Allah rahmet eylesin, oğlunuz şehit düştü” dediğinde, Hasan dede başka diyarlara dalmıştı bile. Hatice nine de uzun süredir bu habere almaya beklediği halde, dermanının kesildiğini hissetti, yavaşça bir köşeye oturdu. Bekliyordu, bekliyordu… öyleyse bu kadar acı niyeydi.

Salih dedesinin elindeki eşyalara uzandı;
-Dede bu benim olsun mu?
-Dedesinin cevabını beklemeden künyeyi alıp boynuna takmış, ninesine doğru koşmaya başlamıştı bile. Hasan dede kızar gibi bir yüzle arkasından baktı, sonra hanımının halini gördü. “Ağlama” der gibi kaşlarını çattı. Hanımı ister istemez büktüğü başını kaldırdı, hemen pişirdiği bazlamaları kapıp metanetli bir görüntüyle yanlarına geldi.

-Evlatlarım, gelin bir lokma yemek yiyelim.
-Sağ ol anacığım, az önce uğradığımız evde yedik bir şeyler.
Hatice ana askerleri dolaşarak, çantalarına bazlamaları sıkıştırdı.
-Olsun, yine acıkırsınız, sonra yersiniz. Gelin ayran hazırlayım.
-Öndeki asker, arkadaşlarının taşıdığı emanetleri gösterdi;
-Uğrayacak çok yer var ana. Hadi Allah’a emanet olun.
Hatice nineyle, Hasan dedenin ellerini öptüler. Hasan dede onlar uzaklaşana kadar zorlukla, sallana sallana ayakta durdu.

Yazar: Ahmet Ünal ÇAM

6 Ağustos 2015 Perşembe

AFFET BABACIĞIM

09:30:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu.
Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve "Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti... Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.

Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu.

Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Babasını yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti . Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.

Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu; "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Oğlu sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve
torununa belli etmemeye çalışıyordu.

Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.

Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.

Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti,
içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu.Oğlu ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın
vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.

Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de
kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve oğlunun elini tutup hızla barakayı terk etti. Arabaya bindiler.

Oğlunu yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Bir süre sonra Oğlu: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "Beni affet baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!" diye hatasını belli ediyordu...

Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...
"Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum."

(Tavuk Suyuna Çorba Kitabından)