Faydalı Paylaşımlar..

9 Mart 2015 Pazartesi

ESKİ BİR ÇORAP GİYDİRİN, DİYE VASİYET ETTİ

13:23:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Adamın biri oğluna; öldüğüm zaman senden tek isteğim var, o da ayağımın birine eski bir çorap giydirmeyi ihmal etme! diye vasiyette bulundu. Zaman geldi her faninin akıbeti onu da gelip aldı götürdü. Adamı teneşir tahtasına yatırdılar, imam efendi yıkamak üzere başına geçip vazifesini yapmaya başladığı zaman, meyyitin oğlu babasının vasiyyetini arzederek: «Babama mutlaka bir eski çorap giydireceğiz» dedi. İmam:
— Olmaz, İslâm esaslarına göre ölüye kefenden başka bir şey sarılmaz, dediyse de adam illa da babasına çorap giydirmekte ısrar ediyordu. O muhitin hocaları toplanıp bu meseleyi görüşmeye ve ölüye çorap giydirilip giydirilcmeyeceğinin müzakeresini yapmaya başladılar.
İlim meclisinde bu müzakere devam etmekte iken içeri bir adam girip mevtanın oğluna bir mektup verdi. Mektup çocuğun babası tarafından verilmiş ve öldükten sonra kendisine verilmesi istenmişti. Meyyitin oğlu babasının bıraktığı mektubu yüksek sesle okumaya başladı.
Mektupta şöyle denilmekte idi:
— «Oğlum! Görüyorsun ya, sana o kadar mal-mülk bıraktığım halde, bana bir çorabı bile çok görüyorlar. Elbette bir gün sen de benim gibi ölüp gideceksin. Aklını başına topla... Sana da birkaç metre kefenden başka birşey vermeyecekler. Sana bıraktığım malı, iyi harca, sarfedeceğin yerleri iyi seç. Çünkü senin kabre götüreceğin amelinden başka bir şey değildir.»
Din adamları ölüye kefenden başka bir şeyin giydirilmesinin mümkün olmadığına karar verdiler ve adam hakikaten birkaç metre bez ve ameliyle başbaşa kaldı.
Kaynak: Büyük Dînî Hikâyeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi, İstanbul, 1980.

RÜYADA ZENGİN OLMAK

07:46:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Vaktiyle adamın biri hamama gitti. Hamamda göbek taşının üzerine terlemek için uzandı.

Biraz sonra aynen kendisine benzeyen bir adam hamama girdi. Adamın yanında tellaklar, etrafında hizmetçiler vardı. Adamı hamamın en temiz ve lüks kısımlarından birine aldılar.   Adamın çok zengin olduğu belliydi.

Göbek taşının üzerinde yatan adam, gelen kişinin kendisine bu kadar benzediğini fark etti. Gelen zengin kişinin kim olduğunu merak etti. Adamın odasına girdi. Fakat adamın öldüğünü anladı. "Fırsat bu fırsattır. Nasıl olsa adam bana tamamen benziyor. Onun cesedini benim yerime yatırayım. Ben de onun yerine geçeyim " diye düşündü. Düşündüğü gibi yaptı. Ölen adamı kendi yattığı yere koydu. Kendisi de onun odasına geçti.

Biraz sonra düşündüğü gibi oldu. Tellaklar geldiler kendisini güzelce yıkadılar. Giyinme odasında üstünü başını kuruladılar, giydirdiler. Hizmetçiler etrafında dört dönüyordu. Dışarıda kendisini bekleyen arabasına bindi ve muhteşem konağına vardı. Yerine geçtiği zengin adama çok benzediği için kimse şüphelenmedi. İçeri girdi. Etrafında hizmetçiler emrini bekliyorlardı. Fakir adam, birdenbire çok zengin oluvermişti.

Fakat kendisi de hiç açık vermiyordu doğrusu. " Şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın " diye etrafa emirler yağdırıyor, zenginliğin tadını çıkarıyordu. Hayatı çok güzel geçiyorken suratına "şak" diye bir tokat yedi. Gözünü açtı. Kendisini hamamda göbek taşının üzerinde yatarken buldu. Hamamın temizlik işçileri hamamı temizliyor ve kendisine:

- Kalk be adam, sabahtan beri yatıyorsun. Yeter artık yattığın, temizlen de çık artık. Biz de burayı temizleyelim, diyorlardı.
Adamcağız neye uğradığını şaşırdı. Çünkü biraz önce yaşadığını zannettiği olaylar meğer rüya idi. "Eyvah" diye bağırdı ama elden ne gelirdi ki!

İşte dünya hayatı da böyle bir rüyadan ibarettir. Bir gün yattığın uykudan uyanırsın ama neye yarar ki...

Kaynak: Büyük Dînî Hikâyeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi, İstanbul, 1980.

7 Mart 2015 Cumartesi

BİR ÇÖP İÇİN AZAP

13:42:00 Posted by Mücahid Reis No comments


İsa aleyhisselâm bir kabristandan geçerken azap gören bir ehl-i kubur görüp Cenab-ı Allah'tan sebebini sual etti.

Allah (C.C.) :

— «Ya îsa dua et de o kulum dirilsin, sen de kendisinden niçin azap olunduğunu sor!» buyurdu.

Hazreti İsa duada bulunarak mevta dirildiğinde niçin azap olunduğunu sordu.

Azap gören zat:

— «Ya îsa, ben dünyada iken hamallık yapardım. Bir gün odun taşırken sahibinin haberi olmadan taşıdığım odundan bir çöp koparıp dişimi karıştırdım, işte Cenab-ı Allah bana bunun için azap etmektedir.» deyip kabrine geri girdi.

Kaynak: Büyük Dînî Hikâyeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi, İstanbul, 1980.

6 Mart 2015 Cuma

REZZAK'A GÜVEN

12:33:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Zahidin biri, "Herkesin rızkı Allah'tan (c.c.) gelir" ha­disinin mânâsını bizzat yaşayarak anlamak istiyordu. Ba­şını alıp çöllere çıktı, bir kenarda yatıp uyudu.

Aradan bir müddet geçti. Çölde yolunu kaybeden bir kervan adamın yattığı yerin yakınında konakladı. Zahidi gördüler. Birisi:

- Bu adam niçin böyle ıssız bir yerde yatıyor, kurttan, düşmandan korkmuyor mu? Yoksa ölrnüş mü? dedi.

Yanına gittiler. Zahit hiç sesini çıkarmıyor, ne olacak diye hareketsiz bekliyordu. Kervandakiler bunu görünce:

- Bu zavallı açlıktan ölmek üzere, dediler.

Yemek getirdiler. Zahit dişlerim sıktı. Adamlar bıçak getirip dişlerinin arasına .soktu, zorla ağzını açtı ve çor­bayı içirdiler.

Vehih b. Verrj'e, "Rızık için hiç endişelendiğiniz oldu mu?" dediler. "Bütün yerin kalay olduğunu görsem, gökle­rin de bakır olduğunu anlasam, rızkımdan endişe etmem. Eğer endişeye kapılırsam, Allah'ın (c.c.) bütün mahlukların rızkına kefil olduğuna inanmamış olurum!" dedi.

Bu tembelliği tavsiye değildir. Bu Allah'a iman ve Onun, misafirlerinin ihtiyacını göreceğine duyulan tam bir itimat­tır, insan Rabbinden o kadar emin olmalıdır. Onun gemisi­ne binmişken yükünü sırtında taşımamalıdır. Yazık ki, çok defa bu güveni yakalayamıyor ve zanlarımıza göre muamele görüyoruz. Yüreğinde o itimadı yaşayan gidip çöle yatabilir.

KAYNAK: AKAR, Mehmet; Mesel Ufku, Timaş Yayınları, İstanbul 2004, s. 161

4 Mart 2015 Çarşamba

Örücü

13:03:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Fakültedeki ilk dersim için, yeni aldığım takım elbiseyi giymiş ve aynı renkteki çantamla yola çıkmıştım. Arabamı bıraktığım otoparka doğru giderken, kendimi bir anda yerde buldum. Herhalde biraz fazlaca kasılmış ve önümdeki tümseği görmemiştim. Pantolonumun bir dizi yırtılmış ve sol avucum, çöp kutusuna çarparak yarılmıştı. Hemen toparlanıp ayağa kalktım ve yırtığı çantamla örterek eve döndüm.

Yırtılan pantolonu, daha sonra bir örücüye götürdüm. Bu arada, başımdan geçen macerayı anlatmış ve belki laf olsun diye, avucumdaki yarayı göstermiştim. Yaşlı bir adam olan örücü, gözlüğünü takarak ilk önce elimdeki yarayı, daha sonra da pantolonu inceledikten sonra:

- Hafta sonu gel yavrum!.. dedi. Ancak o zaman olur.

İşlerim çok yoğun olduğu için, örücüye bir ay sonra uğradım. Pantolonu tamir edip üst rafa kaldırmıştı. İndirirken:

- Değişik bir kumaşmış!.. dedi. Beni çok uğraştırdı. Borcunuzu üzerine yazmıştım.

Pantolona eklediği kağıda göz atınca:

- Acaba bu miktar fazla değil mi? diye sordum. Tamir edilen yerler de belli oluyor.

Örücüyü kızdırmış olmalıydım. Gözlüğünü çıkartırken:

- Bak evlat!.. dedi. Kırk senedir bu meslekle uğraşıyorum. Eğer yırtıkları benden iyi tamir eden bir sanatkar bulursan, senden bir kuruş almayacağım.

Yaşlı adamı daha fazla üzmemek için susmayı tercih ettim ve para çıkartmak için elimi cebime attım. Paralar, yarası tamamen kapanmış olan avucuma değmiş ve sanki beynimde bir şimşek çakmıştı.

Adeta bağırarak:

- Buldum örücü buldum!.. dedim. Bahsettiğin o Sanatkarı buldum!..

Elimi ona doğru uzatırken:

- Bak!.. dedim. Sana anlattığım kazada, pantolonumla birlikte bu avucum da yırtılmıştı. Bak bakalım, o yırtıktan herhangi bir iz kalmış mı?

Yaşlı adam, donmuş gibi elime bakıyordu. Dudaklarının titrediğini ve gözlerinin dolduğunu hissettim. Titrek bir sesle:

- Haklısın evlat, dedi. Bilsen ne kadar haklısın. Hayatımı bu mesleğe verdiğim halde, nasıl oldu da o ustayı fark edemedim?

Yaşlı örücüyü, hiç olmazsa az bir para alması için zor ikna ettim. Ve daha sonraki günlerde, ona sık sık uğrayarak hal hatır sordum. Ustasını tanımanın rahatlığıyla: "Kırk yıl sonra çırak oldum." diyordu.

Kaynak : Cüneyd Suavi Hayatın İçinden Hikâyeler

Ada

12:41:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Genç balıkçı, küçük bir adanın yanından geçerken karşılaştığı manzara karşısında büyülenmiş gibiydi. O ana kadar rüyalarında bile görmediği güzellikteki bir genç kız, rüzgarda savrulan kömür karası saçlarını deniz kabuklarından yaptığı bir bağcıkla zaptetmeye çalışıyor, bu arada yüklü bir şarkı söylüyordu. Balıkçının kulağına hafif bir meltemle ulaşan büyüleyici nağmeler, delikanlıyı bir anda aşık etmişti.

Balıkçı, eğer elinden gelse, o küçük adaya çıkmakta tereddüt etmeyecek ve bir ömür boyu sefalet çekeceğini bilse bile,hayatını en azından o kızın teneffüs ettiği havayı soluyarak geçirecekti. Ama son günlerini yaşamakta olan annesi yüzünden, av sonunda alacağı paradan vazgeçemezdi.

Genç adam, kalbini o adada bırakarak köyüne döndü.

Balıkçı, birbirini kovalayan yıllara rağmen genç kızı unutmadı. Annesinin ölmeden önce gösterdiği kızlardan hiçbir tanesi, o adadaki "bitane'sinin" yerini tutmuyordu.

    Delikanlı, sonunda hayalleriyle yetinmeye karar vererek evlenmekten vazgeçti.

    Balıkçı,aradan geçen yirmi yıl içinde iyice olgunlaşmış ve kendi gemisini alabilecek gücü bulmuştu.Sonunda biraz borçlanıp bunu başardı. Satın aldığı teknenin okyanusu bile aşabileceği söylendiğinde, adamın aklına gelen ilk şey, sevgilisini bir kere daha görmek oldu.

    Balıkçı, hazırlıklarını tamamlayıp denize açıldığında, genç kızın şarkısını söylüyordu. Ağzından çıkan melodinin, o dünya güzelinin mırıldandığı nağmelerle hiç bir ilgisi yoktu. Bunu kendisi de çok iyi biliyordu. Ama o kızı hatırlatması yeterliydi.

    On gün süren bir yolculuktan sonra ada göründüğünde, adamın kalbi çarpmaya başladı. Gözleri, eskisi gibi keskin değildi. Bu yüzden de, genç kıza rastladığı yerdeki palmiye ağacını seçebilmek için, gemisini adaya yaklaştırdı.

    Evet evet, ağaç işte oradaydı.

    Adam, bir esintiyle nemlenen gözlüğünü silerken, ta iliklerine kadar ürperdi. Çeyrek asırdır rüyalarını süsleyen sevgilisi yine aynı yerdeydi ve güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş vaziyette,kestane rengine dönüşen saçlarını tarayıp o güzel şarkısını söylüyordu.

    Balıkçı, çok az bir kısmını hatırladığı melodiyi kızla birlikte tekrarlarken, onun yanına giderek konuşmayı düşündü. Yüreğini kavuran aşkını anlatınca, kız da onu mutlaka sevecekti. Belki de kurtarıcı bir prens bekliyordu. Sevgilisini alarak köyüne döner, o gelmese bile kendi kalırdı.İyi ama, hiç tanımadığı bu yabancı sularda nasıl avlanır ve gemisinin kalan borcunu nasıl öderdi?

    Adam, beynini uyuşturan duygularla saatlerce boğuştu ve sonunda, tayfaların isteklerini bahane edip adadan uzaklaştı.

    Balıkçı,daha sonraki yıllarda zengin oldu. Ve gösterdiği babacan tavırlarla, bütün herkesin gönlünü fethetti. Ama gönlünü çalan güzeli bir türlü unutamıyordu. Aynaya baktığında, her gün bir yenisini fark ettiği kırışıklıklar bile, ona sevgilisinin bulunduğu adayı döven dalgaları hatırlatıyordu.

    Adam, "yeni bir hayat"ı özlediğinde, balıkçılığı bıraktı. Zaten av diye bir şey kalmamış ve yıllar yılı ciğerlerine işleyen poyraz, bir türlü dinmek bilmeyen öksürüğünü iyice azdırmıştı. Sonunda, doktor tavsiyesine uyarak sıcak bir ülkeye yerleşmeye karar verdi ve bu seyahat için de, "balık kokmuyor" dedikleri modern bir turistik gemiyi seçti.

    Yaşlı adam, bir valiz eşya ile bindiği geminin en lüks kamarasına yerleşti. Teknelerin satışından elde ettiği para ile,her gittiği yerde krallar gibi yaşar, istediği eşyaları satın alırdı. Zaten hayatta hiç kimsesi yoktu. Gemideki yolcuların çoğu güvertedeydi. Ama adam, odasından çıkmadı. Bir ömür boyunca deniz gördüğü için, kamarasındaki küçük pencere yeterliydi.

    İhtiyar adam, bir sabah geminin durduğunu fark ederek dışarıya baktığında, heyecandan ölecek gibi oldu. Yarım asırdan bu yana hasret duyduğu ada, elini uzatınca sanki tutabileceği bir mesafede duruyordu. Önce uzak gözlüğünü, sonra da yeni aldığı dürbünü deneyerek o palmiye ağacını aradı.

    Evet evet!.. İşte tam oradaydı.

    Ve aman Allah'ım!.. Altında da dünya güzeli sevgilisi...

    Adam, titrek elleriyle pencereyi açınca, ada tarafından esen bahar kokulu bir esinti ile birlikte, yıllardır aşina olduğu şarkıyı duydu. Dürbünü aceleyle ayarlayıp sevgilisine yönelttiğinde, yüreği yerinden çıkacak gibi oldu. Altın sarısına dönüşen saçlarından başka, genç kızda hiçbir değişme yoktu.

    Yaşlı adam, ceketini bile almadan kamarasından ayrıldı ve gemideki turistleri adaya götüren küçük teknelerden birine binerek karaya çıktı. Genç kızı gördüğü yer, adanın sarp kayalıklarla kaplı olan ucuydu ve bulunduğu ağacın altında da, ondan başka hiç kimsecikler yoktu. İhtiyar adam, nefes nefese kıza doğru yürüdü. Artık onu da birlikte götürmeye ve yanından ayırmamaya kararlıydı.Genç kız, adamın ayak seslerini duyup şarkısını kestiğinde, yaşlı adam:

    - Sizi tam yarım asır önce gördüm!. diye kekeledi. Ve yirmi yıl kadar önce, bir kere daha. Yine buradaydınız ve aynı şarkıyı söylüyordunuz. Simsiyah saçlarınız, gitgide açılarak altın sarısı olmuş. Ama beni aşık eden güzelliğiniz, hiç bozulmamış.

    Genç kız, ilk şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra:

    - Siyah saçlı kız ha!. dedi. Kendisi, kestane rengi saçlara sahip olan kızıyla birlikte şu tepede yatıyor. Ben onun torunuyum. Ve ondan öğrendiğim şarkıyı söylüyorum.

    Yaşlı adam, yıkılacak gibi olmasına rağmen, son bir gayretle kızın gösterdiği tepeye yöneldi. Kır çiçekleriyle çevrelenen iki mezarın birinde, deniz kabuklarından yapılmış bir saç bağı asılıydı. Adanın kristal parlaklığındaki sularına demirlenen turistik gemi, yolcuların dönmesi için ard arda ikazlarda bulunurken, yaşlı adam bulunduğu yere yığılıp kaldı.

    Geminin genç kaptanı, ihtiyar adamın dönmediğini öğrenmişti. Ama onu aramaya hiç vakitleri yoktu. Elindeki dürbünle adaya bakınırken, bir palmiye ağacının altında şarkı söyleyen ve bu arada altın rengi saçlarını tarayan o kızı gördü.

    Aman Ya Rabbi!..

    Yıllar boyu aradığı kızı bulmuştu.

    Genç kaptan, günün birinde o adaya mutlaka dönecek ve bir anda aşık olduğu sevgilisini oradan kurtaracaktı.

Kaynak: Hayatın İçinden -Sevgi Öyküleri (Cüneyd Suavi)-Zafer Yay.

Yol Ayrımı

12:08:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Sakarya Üniversitesi'ndeki odama, bir gün bir kimya mühendisi misafir oldu. Daha önce yemekhanede ya da koridorlarda karşılaşıp selamlaştığımız bu hanım, Füsun adında son derece olgun ve ağırbaşlı bir insandı. Eşi de, Sakarya'nın tanınmış bir Göğüs Hastalıkları Uzmanıydı.

Sohbetimizin ağırlığı, Füsun Hanımın henüz ana okuluna giden oğluydu. Anlattığına göre, yavrucak ona aşırı derecede düşkündü ve yanından bir dakika bile ayrılmak istemiyordu. Oysa ki kendisi, akademik kariyere başlaması nedeniyle, gün boyunca onu göremiyordu. Küçük çocuk, aradan geçen aylar içinde annesinden adım adım uzaklaşıp bunalıma düşmüştü. Bakıcılardan yana da şansları yoktu. Bu iş için birkaç hanım değişmiş ve bunlardan bir tanesi, eski kocası tarafından öldürülmüştü. Füsun Hanım, o cinayetin kendi evlerinde de işlenebileceğini ve bu durumda çocuğunun büyük bir felaketle karşılaşabileceğini söyledikten sonra, bir anne olarak çocuğu ile mesleği arasında bir tercih yapma noktasına geldiğini, fakat kendisine gösterilen farklı çözümler yüzünden kafasının karışık olduğunu belirterek fikrimi sordu.

    "Bebek Yalnızlığı" adlı hikayemi o yıllarda yazmıştım. Füsun Hanıma biraz ondan bahsettim ve hiçbir kariyer ve servetin, bir evlattan daha değerli olamayacağını anlatmaya çalıştım.

    Füsun Hanım yavrusunu tercih etmişti.

    Onu, geçim derdi içinde olmadıkları halde, bir çok annenin yapmaya cesaret edemediği bu asil davranışından ötürü tebrik ettim.

    Kısa bir süre sonra fakülteden ayrıldı.

    Ara sıra haber almama rağmen, onu uzun bir süre göremedim.

    Belki de üç beş yıl geçti aradan.

    Bir gün onunla yolda karşılaştık.

    Bütün zamanını yavrusuna ayırdığını ve böylelikle geçmiş yılların hatalarını telafi etmeye çalıştığını söyledi. Yavrusu tamamen iyileşmiş ve özellikle annesinin ilgisiyle harika bir çocuk olmuştu. Füsun Hanım, okuldan ayrılmakla ne kadar isabet ettiğini belirttikten sonra, hayattaki en kıymetli varlığını tekrar kazanma yolundakı katkımdan ötürü teşekkür etti.

    Küçük çocuk, henüz on iki yaşındayken, bir beyin tümöründen vefat etti.

    Füsun Hanım, gerçekten perişandı.

    Onu, acıları biraz hafifledikten sonra gördüm. Ve Cennete uğurladıkları yolcuları için katlandığı fedakarlıktan ötürü, bir kez daha kutladım. Gözlerinin yaşı henüz kurumamıştı. Konuştukça yarası deşiliyordu. Ama biricik evladını, kendisine en muhtaç olduğu yaşlarda bakıcılara bırakıp yalnızlığa terk etmediği için mutluydu.

    Kendisini bu yazı nedeniyle aradığımda, Füsun Hanım çok duygulandı. Çocuğu vefat etmeden önce bir erkek evlatları daha olduğunu ve "keşke bu doğan yavrumuz kız olsaydı!' dediklerini belirtti. Bana gönderdiği mesajda: "İkinci yavrumuz olan Hakan, Fatih'in bir çok noktadan benzeriydi" diyordu. "Meğer Allah, Fatih'in vefat acısını, ona son derece benzeyen diğer bir evlatla hafifletmek istemiş. Ve onun için, bir kız değil bir erkek vermiş. O zaten çok merhametli değil mi?".

    Füsun Hanım, gerçek bir anne idi. Ve kendisini kıyamete kadar yakacak olan bir hataya düşmedi.

Kaynak: Hayatın İçinden -Sevgi Öyküleri (Cüneyd Suavi)-Zafer Yay.

Bir Saatiniz Kaldı

11:50:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Acil servisteydim. Mesleğe yeni başlamanın heyecan ve zevkini yaşıyor, 'doktor bey' hitabına alışmaya çalışıyordum. Her büyük hastahanenin acil servisinde olduğu gibi, burada da nöbet hareketli geçiyordu. Tecrübeli uzman hekimlerin yanında, bana pek sorumluluk düşmüyordu. Ben sadece olup bitenleri dikkatlice izleyerek tecrübe kazanmaya çalışıyordum.

Saat gecenin bir buçuğuydu. İki bayan, kollarından tuttukları, 16–17 yaşlarında, esmer, topluca bir delikanlıyı hastahaneye getiriyordu. Delikanlının babası olduğu anlaşılan bir bey arkalarından soluk soluğa geliyor, bir yandan da şöyle sesleniyordu:
—Kurtarın yavrumu, kurtarın çocuğumu!

Nöbetçi doktor, gecenin yorgunluğuyla gömüldüğü koltuğundan doğruldu. Bu arada hemşireler yeni gelenleri karşılıyordu. Ben doktorun yanında ayakta bekliyordum. Adam konuşmaya devam ediyordu:
—Doktor bey, oğlum intihar niyetiyle ilâç içmiş. Annesi fark edince, hemen getirdik.
—Aldığı ilâçlar yanınızda mı?
Adam, ceketinin ceplerinden hap kutularını çıkarıp doktora gösterdi.
—Şu haptan on beş-yirmi tane, şundan on kadar, şundan da üç-beş tane içmiş.
—Ne zaman içtiğini biliyor musunuz?
—İki saat kadar olmuş.

Doktor hap kutularını uzun uzun inceledikten sonra, bir delikanlıya, bir de kutulara baktı. Ardından kafasını sağa sola sallayıp yüzünü buruşturarak:
—Hımm! Yazık, çok yazık!

Aile endişe ve merak içinde, doktorun bir şeyler söylemesini bekliyor, ama doktordan ses çıkmıyordu. Bense, gencin midesini yıkayacağımızı düşünüyordum. Kısa süren bir sessizlik, babanın sorusuyla bozuldu:
—Ne yapacağız doktor bey?

Doktorun yüzü gerginleşti. Bakışlarını ümitsizce kaldırdı. Dudaklarını ısırdı. Başını çaresizce sağa sola salladı. Elleriyle de çaresizlik işareti yaptı. Ağzından dökülen son sözler, hasta ve yakınları için kurşun gibiydi.

—Üzgünüm! Yapılacak bir şey yok. Hem bu ilâçlar... Üstelik de geç kalmışsınız.

Ben göz ucuyla aileye baktım. Hepsinin gözleri fal taşı gibi açılmış, beti benzi atmıştı. Delikanlının yüzü korkuyla gerilmişti. Annesi ve kız kardeşinin desteğiyle ayakta zor duran delikanlı, birden doğrulup pür dikkat doktora baktı. Doktorun ifadelerindeki kesinliği ve yüzündeki ciddiyeti görünce sarsıldı. Dizlerinin bağı çözülmüşçesine kendini yere bıraktı. Aile fertlerinin ayakta duracak mecalleri kalmamış olacak ki, her biri bir kenara çöktü. Baba ve anne, bir şeyler mırıldanıyorlardı. Uzun süren bir suskunluk ve şaşkınlıktan sonra:
—Ne olacak doktor bey? Hiçbir şey yapamaz mısınız?
—Artık çok geç. Bu durumda maalesef bir şey yapamayız. Yapsak da yararı olmaz. Herhalde bir saate kadar hastayı kaybederiz. Gene de hastayı müşahede altına alalım.

Ben de en az aile kadar şaşırmıştım. Delikanlının yüzüne bakıyordum. Ölüm endişesi ve ümitsizlik, iliklerine kadar işlemiş gibiydi. Kendimce neler hissettiğini düşündüm. Ölüme bu kadar yaklaşmak, gerçekten zor bir durum olmalıydı. Hem, insan bir saat sonra öleceğini bilse neler düşünür, neler hisseder, neler yapardı? Aslında her birimizin, ölüme bir saat yaklaşacağı an gelmeyecek miydi? Hayatın karmaşa ve med-cezirleri arasında, ölüm gerçeğini nasıl da atlıyor veya kendimize uzak görüyorduk. Şimdi bu delikanlı, geçmişini, arkadaşlarını, ailesini düşünüyor olmalıydı. Veya ölümden sonraki hayatı; yani bir saat sonrasını... Belki de arkasından neler düşünüleceğini, konuşulacağını... Halbuki ne kadar çok plânı vardı. Şimdi ise, o plânları düşünmek bir yana, son saatini nasıl geçireceğine dair doğru düşünme melekesini bile kaybetmiş gibiydi.

Diğer taraftan, hayat devam ediyordu. İçeride yatmakta olan bir hastanın yakınları doktora bir şeyler sorarken, sedye ile bir hasta daha getiriliyordu. O ara başka bir doktor kapıdan içeri giriyordu. Biliyorum, sohbet için geliyor. Az ötede, hemşirelerin küçük teybinden, bir arabesk parça yükseliyor: Batsın bu dünya! 'Hayatla ölümün iç içeliği galiba bu.' diyorum kendi kendime.

Baba toparlandı. Yalvaran bir eda ile sorusunu tekrarladı:
—Hiçbir şey yapamaz mısınız doktor bey? Hiç mi ümit yok?

İçeri yeni giren doktor, kaş-göz işaretiyle ne olduğunu sordu. Doktor ayağa kalkıp kesin bir ifade ile cevap verdi:
—İntihar girişimi doktor bey. Geç kalmışlar maalesef. Durum da ciddi. Yapılacak bir şey kalmamış. Sonra raporunu tanzim ederiz.

Söylenenleri dikkatle dinleyen delikanlıyı ölüm gerçeği ile yüzleşmek ürkütmüştü. Pişmanlık duygusu içerisinde ve titrek bir sesle doktora; 'Kurtulmak için ne yapmak gerekiyorsa yapmaya hazırım. Ne olur doktor! Beni kurtarın, ölmek istemiyorum!" dedi. Doktor oralı bile olmadı. Ölüme bu kadar yakın bir kimseyi daha önce hiç görmemiştim. Üstelik çok da gençti. Hayalen morga gidip, gencin otopsisini düşünüyorum. Demek, karşımda duran bu diri beden birazdan ölecek, otopsi için açılacak ve biz bir rapor tanzim edip bırakacağız! Hayat ve ölüm... Yaşamak ve ölmek... Genç olmak, yaşlı olmak, hayatı anlamak, ölümü benimsemek... Hayatı ölüme bir girizgah olarak değerlendirebilmek... Ölüme her an hazır olmak... Veya kendini hazır hissetmek... Kısacası ölümü kuşanmak... Hayata ve ölüme anlam kazandırmak... Bir sürü düşünce beynime doluşuyor.

Doktor oradan uzaklaştı. Ben de peşinden gittim. Biraz acemilik kokan bir tavırla sordum:
—Doktor bey! Serumla bol mayi verip, bir yandan da idrar söktürücülerle kanını temizleyemez miydik?

Doktor dönüp, gözlerimin içine baktı:
—Kardeşim görüyorsun, burada ayakta zor duran yaşlılar bile biraz daha hayatta kalmak için mücadele ederken, bu delikanlı daha on yedi yaşında ve intihara kalkışıyor. Ölmek istiyorsa, neden ona mâni olalım? Biraz isteği ile baş başa kalsın bakalım. Ölüm ne imiş, hayat ne imiş düşünsün! Yaşamanın değerini, ailesine ne kadar acı çektirdiğini fark etsin! Dahası Allah'ı hatırlasın; kul olmayı... Ölümü ve sonrasını da tabii ki...

Arkasından, beni bir kez daha şaşırtan bir kahkaha atıp şöyle dedi:
—Yoksa sende mi inandın öleceğine?
—Ne yani, delikanlı ölmeyecek mi?

Gülerek, ilaç kutularını gösterdi. Elindekiler, vitamin hapı, öksürük kesici ve balgam sökücülerdi.

*Yaşanmış bir hâdisedir


Kaynak: Dr. Nazım İNTEPE / Hikaye - Mayıs 2004 Sızıntı Dergisi

3 Mart 2015 Salı

Seher Misafirleri

13:16:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Ah şu sabah namazları" diye geçirdi içinden. "Yirmi dört saatlik günün, en nadide dakikalarına yerleştirilmiş. Her vaktin kendine has güzellikleri olmasına rağmen, ışığın zulmete galebe çalış muştusunun, esen yellerle bütün cihana duyurulduğu bu dakikalar, ayrı bir zevk-i ruhani serpiyor uyanık gönüllere.İşte bunun için kutsaldır seher vakitleri ve bu vakitlerin olmazsa olmazı ötelerin esintisi. Ve seher yelleri ruhani bir soluktur o yüce âlemlerden."
Bunları düşünerek ağır adımlarla ilerliyordu ak sakallı, nur yüzlü ihtiyar. Her sabah namaz için evden çıkışında, camiye kadar bunları bir kere daha düşünmeden edemezdi. Camiye geldikten sonra da daha farklı duygulara yerini bırakırdı bu düşünceler.
Caminin avlusundan içeri girer girmez, farklı bir boyuta geçmiş gibi olurdu. Avlu duvarı boyunca sıralanan çam ağaçları, tonu yavaş yavaş açılan lacivertliğin içinde, Hakk'a yürüyen birer nefer gibi dimdik duruyordu. Hele bir de ruhani bir nefes üflercesine esen yeller, dalları arasında şöyle bir geçince, zikrullahla cezbeye gelmiş bir Hakk aşığı gibi sağa sola sallanıp, kulluklarını izhar ediyorlardı.
İhtiyar biraz ilerledikten sonra karşısına çıkan şadırvanı, Mahkeme-i Kübra'da şahit olarak göstermeyi planlardı. Onun için evden abdestli çıksa da, muhakkak bu şadırvandan abdest alırdı. Yaz-kış, sabah-akşam demeden buna çok dikkat ederdi.
Bugün de her zamanki gibi yavaşça şadırvanın taburesine oturdu, kollarını sıvadı, çoraplarını çıkardı. Önce hafif bir soğukluk kapladı vücudunu. Sonra yavaş yavaş üşüdüğünü hissetti. Besmele çekip ellerini yıkamaya başladı. Ağız ve burundan sonra yüzünü, kollarını yıkarken artık yüreğinin de titrediğini fark etti. Bu üşüme bu titreme tarif edilmez bir haz verirdi ihtiyara. "Dünya nimetlerinden hiçbirisinde bu haz yakalanamaz."diye düşünürdü. Dudakları "Allah'ım beni bağışla, yerimi genişlet, rızkımı mübarek kıl" diye fısıldıyor, nefesi buğu buğu bulutlara doğru kanatlanıyordu... Ayaklarını da yıkayıp kalktığında, 'vefalı şahidim' dediği şadırvana muhabbetle baktı.
Mendiliyle elini yüzünü kurulamak için kenardaki oymalı tahta tabureye oturur oturmaz, müezzin efendinin Davudî sesi çınlattı caminin avlusunu. "Allahü ekber, Allahü ekber..." Vücuduna elektrik verilmiş gibi hissetti, kımıldayamadı. Bu ses gönlündeki ve gözündeki perdelerden birini daha çekti aldı sanki. Bir süre öylece kaldı. Elleri ve yüzü sabah rüzgârının tesiriyle kurumuştu. Mendilini cebine koydu.
Az önce caminin avlusunu çınlatan bu sesin, avludan taşıp bütün arzı ve semayı nasıl doldurduğunu gördü. Bu sesle birlikte adeta kıyamda duran çam ağaçlarının rüku ve secdelerine şahit oldu. Ezanla beraber birden avluyu dolduran kuş cıvıltılarındaki "Ya Allah Ya Rahim, Ya Allah Ya Kerim" dualarını işitti. Dayanamadı, gözlerini kapadı; birden bütün kainatın bir halka-yı zikre dönüştüğünü gördü. Çam ağaçları, kuşlar, böcekler, otlar, taşlar, topraklar... "Aman Allah'ım!" dedi. Bütün gök, bütün yer, her şey çınlıyordu. Boğazın suları kabarmış "Yâ Cebbâr" deyip kendini sahildeki taşlara vuruyor, ortaya çıkan ses diğer seslere karışıyordu. Kuşların zikri o kadar artmıştı ki, ihtiyar bütün insanların bu seslerle uyanacağını düşünüyordu. Nasıl uyanılmazdı ki; bütün kainat "Allah!"nidalarıyla titriyordu.
Ama henüz hiçbir insanla karşılaşmadı. Niye kimse yok, niye insanlar bu sesleri duymuyor diye hayıflanırken, caminin avlu kapısından içeriye nur yüzlü bir zat girdi. Arkasında da bir birinden güzel on-on beş kadar insan vardı. Birden heyecanlandı ihtiyar. Yıllardır bu camiye sabah namazına gelir, imam ve müezzinle beş kişiyi geçmezdi cemaat. Her namazda bunun için üzülür, bunu için ağlar ve yalvarırdı Allah'a. "Ya Rabbi! Namaz kılmayan kullarına namaz kılmayı, cami yolunu bilmeyenlere de camiye gelmeyi nasib et."derdi. İşte duaları kabul olmuştu. Her duaya karşılık vereceğini vaad eden Allah gönlünün sesine dudaklarının yanık feryadına karşılık vermişti.
Kutlu misafirler, selam verdiler ihtiyara. Başlarındaki nur yüzlü zat ne güzel tebessüm ediyordu. Ne güzel bakıyordu tâ gözlerinin içine. Yavaşça ayağa kalktı. Konuşmak istedi ama sesi çıkmadı! O zat ve arkadaşları avluya yöneldi, şadırvandan abdest aldılar ve çam ağaçlarına doğru yürüdüler. Grubun başındaki zat konuşuyor, bir şeyler söylüyor gibiydi ağaçlara. Ağaçlar rüzgâra rağmen hiç sallanmıyor, uslu talebeler gibi muallimlerini dinliyordu sanki. Sonra o güzel insan döndü, yerdeki güvercinlerden birini aldı okşadı, güvercine bir şeyler söyledi, geldi ve ihtiyarın önünde durdu. İhtiyar bayılacak gibi oldu, ağzı kurudu, zaten pek sağlam olmayan kalbini kesin duracak zannetti. Nur yüzlü zat, güvercini bir kez daha öpüp ihtiyarın eline verdi. Kuşu eline verirken ihtiyarın elini de hafiften sıkıp, dünyada eşi-benzeri olmayan bir gülümseme ile baktı gözlerine. Yaşlı adamın beyni karıncalandı, ayaklarını hissetmiyordu. Ne bastığı yerin, ne soluduğu havanın, hiçbirinin, hiçbir şeyin farkında değildi.
O nurani çehre elinde kuş olan ihtiyara baktıktan sonra camiye yöneldi. Birbirinden mübarek diğer arkadaşları da onu takip etti. Hepsi tek tek ihtiyarın önünden geçti, geçerken de sıcacık gülümsüyordu her biri.
Onlar camiye girerken o sevincinden uçuyordu. Böylesi bir cemaatla (her sabaha nazaran daha kalabalık bir cemaatla) namaz kılacak olmak ihtiyarın heyecanını biraz daha arttırdı.
Camiye girmek için tam adımını atacakken ellerinin arasında bir kuşun çırpındığını gördü. İhtiyar birden silkindi, derin bir uykudan aniden uyanır gibi oldu. Gözlerini açıp sağa sola baktı. "Benim gözlerim hep kapalı mıydı ?"diye geçirdi içinden. "Ama nasıl olur? Bir rüya mıydı bütün bu gördükleri? İyi ama uyanıkken de rüya görülmez ki" diye düşündü, kendini sorguladı. Gördüklerinin rüya mı yoksa gerçek mi olduğu çelişkisinden henüz kurtulmuş değilken, avucundaki kuş titremeye başladı. "Peki bu kuş nasıl, nereden geldi avuçlarıma?"diye kendi kendine sordu. Uyanıktı, ayaktaydı; az önce o güzel insanların camiye girdiği merdiven basamaklarının üzerindeydi... Beynini gerercesine düşündü, içinden çıkamadığını görünce düşünmekten vazgeçip, kuşu avucundan yere bıraktı, ayakkabılarını çıkarıp camiye girdi. Yüzünde mânâlı bir tebessüm oluştu, içi kıpır kıpırdı. Derin bir nefes alıp caminin içinden gelen o tarif edilmez güzellikteki kokuyu içine çekti ve ciğerlerini onunla doldurdu.
İmam efendi namazı kıldırmak için hazırlıklarını tamamlamış bekliyordu. Yaşlı adamı görünce: "Gel Abdullah Amca, gel bugün de biz bize kaldık. Hava soğuk diye galiba kimse gelmedi" dedi. "Sen öyle zannet"diye içinden geçirdi ihtiyar. Önce imama sonra zahiren boş görünen ilk safa baktı. Her zaman namazlarını kıldığı ilk safta değil de bir arkaya geçti. Gözlerinden akmak için sabırsızlanan yaşları tutmaya gerek görmüyordu artık. Ve salıverdi onları yanak yamaçlarından ak sakallarına doğru. Bu kutlu misafirlerle beraber, Allah'a doğru kanatlanma adına "Allahü ekber"diyerek aldı tekbirini. Tekbirlerle beraber gördüğü Hakk'a doğru yavaş yavaş açılan ışıktan bir koridordu...
Kaynak: Afife Eren - Yağmur Dergisi

Her İşte Bir Hayır Vardır

12:43:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Soğuk bir kış sabahı sahilde bulunan küçük bir koydan bir balıkçı filosu denize açıldı. Öğleden sonra büyük bir fırtına koptu ve gece olduğunda balıkçı teknelerinden hiçbirisi limana dönememişti.
Bütün gece boyunca eşler, anneler, çocuklar ve sevgililer ellerini oğuşturup, kaybolan sevdiklerini kurtarması için Allah'a yakararak rüzgara açık kıyıda bir aşağı bir yukarı dolandılar.
Bu berbat durumda, bir de kulübelerden birinde yangın çıktı, Erkekler olmadığı için yangını söndürüp kulübeyi kurtarmak mümkün olmadı.
Ancak gün ışıdığında, herkesin sevinçle gördüğü gibi balıkçı teknelerinin tümü de sağlam olarak limana döndü.
Fakat, orada ümitsiz bir kişi varda. Bu kişi yangında evi kül olan adamın eşiydi.
Kocası karaya çıkarken şöyle bağırıyordu:
- "Aman Allah'ım, mahvolduk! Evimiz, içindeki herşeyle birlikte yangında kül oldu!"
Adam ise, kadını şaşırtan şu sözleri haykırdı:
- "O yangını verene şükürler olsun! Yanan kulübemizin ışığı sayesinde bütün tekneler yolunu buldu ve sâlimen limana döndük."
Kaynak: Anonim

Hiç Kimse Geçmişini Unutmasın

12:18:00 Posted by Mücahid Reis No comments


 Atalarımız bazı doğruları vecizeleştirip bizlere hediye etmişlerdir. Bunlardan biri de malumunuz: "Aslını inkar eden haramzâdedir." sözüdür. Bugün sizlere, bir aslını inkar etmeme olayı arz edeceğim.

    Ola ki, siz de ibretle okuya, hayretle düşüne ve aslınızı unutmama konusunda düşüncenizi perçinlemiş bulunasınız.

* * * * * * *


    Efendim, on sekizinci asrın başlarında İstanbul'dayız. Avcı Mehmet diye bilinen Sultan IV. Mehmed'in annesi Turhan Sultan, İstanbul'da bir gezintiye çıkar. Bir ara bugünkü Unkapanı Köprüsü'nün Galata'ya varan ucundaki Azap Kapı'ya da uğrar. Oradan Galata tarafına geçmek isterken Sokullu Mehmet Paşa Camii'nin bulunduğu yerde bir kızcağızın oturmuş, gözyaşı döktüğünü görür. Yaklaşır, bakar ki, çocuğun önünde kırılmış bir testi var.

    Şefkatle seslenir:

    - Yavrucuğum niçin ağlıyorsun, boşuna gözyaşı dökme. Kırılan testi olsun. Sil gözünün yaşını. İşte sana testinin parası. Hemen yenisini al.

    Kızcağız yaşlı gözlerini silerek baktığı Turhan Sultan'a titrek sesle cevap vermeye çalışır:

    - Ben der, testi kırıldığı için ağlamıyorum. Sabahtan beri iplik gibi akan su başında bekleyip de doldurduğum testinin suyunu hizmetçilik ettiğim eve götüremeyecek kadar beceriksizlik gösterdiğim için ağlıyorum.

    Turhan Sultan bu cevaptan çok memnun olur. Orada kızcağızın kim olduğunu soruşturur. Ana-babadan yetim bir öksüz olduğunu, hayırsever bir ailenin yanında karın tokluğuna hizmetçilik ettiğini öğrenir. Hemen gidip kızcağızı aileden ister, saray terbiyesine alır.

    Fevkalade bir öğrenim kabiliyetine sahip olan öksüz kızcağız, kısa zamanda inkişaf eder, her konuda sarayda örnek bir hanım haline gelir. Öylesine itibar kazanır ki, onu hayırseverin evinden alıp saraya getiren Turhan Sultan, padişah hanımı olmaya bile layık görür ve nitekim Sultan Mustafa (II) ile evlendirir. Böylece Saliha Hanım, Saliha Sultan unvanını alır, Hanım Sultan olur.

    Aradan geçen zaman içinde dünyaya getirdiği oğlu Mahmud (I)'in de padişah olması sebebiyle bu defa da Saliha Sultan'lıktan yükselir Valide Sultan olur.

    Ne var ki, Saliha Sultan, Valide Sultan'lığa terfi ettiği halde geçmişini asla unutmaz. Öksüzlüğünü, hizmetçiliğini, hatta kırdığı testinin başında ağlarken elinden tutulup da böylesine eşsiz bir mevkiye çıkışını, hep düşünür.

    Bir gün çevresiyle birlikte testisini kırdığı, başında gözyaşı dökerken elinden tutulup da saraya getirildiği yere gider. Sessizce yine gözyaşı dökmeye başlar. Meraklananlar sebebini sorarlar. O da geçmişteki olayı onlara açık seçik anlattıktan sonra emrini verir:

    - Testimin kırıldığı bu yere öyle bir çeşme yapılsın ki, asırlar geçsin; ama çeşmenin suyu bitmesin, sanatı gözden düşmesin. Testisini kıran kızlar bir daha dolduramam diye gözyaşı dökmesin. Su bol aksın.

    - Sonra ne mi olur? Öylesine bir sanat eseri büyük çeşme yapılır ki, aradan asırlar geçer, çeşme halen sanatındaki eşsizliği korumakta, çevreye de su hizmeti vermektedir.

    Unkapanı Köprüsü'nün Karaköy başında Sokullu Mehmet Paşa Camii'nin yanındaki çeşmeyi bugün olanca ihtişamıyla görmeniz mümkündür.

    Demek Saliha Sultan geçmişini unutmamış. Valide Sultan'lığa terfi etmesine rağmen hizmetçilik ettiği günleri mukayesesiyle yaşamıştır. Bu yüzden yaptırdığı çeşmesiyle, ben burada testi kıran bir hizmetçi kızdım demek istemiş, kendinden sonra gelenlere örneklik etmiştir.

    Evet, siz de unutmayın geçmişinizi, yokluk, sıkıntı ve ıstırap dolu günlerinizi ve şu anda sahip olduğunuz imkanlarınızla yapmanız icap eden hizmetlerinizi...

    Bilmem bir şey anlatmış oldum mu?

Yazar: Ahmed Şahin 19.03.2001

Geç Kalınmış Bir Pişmanlık

02:59:00 Posted by Mücahid Reis No comments

1994 Eylül'ünün sonları... Serin bir sabah... İzmir yönünden Balıkesir'e yaklaşan bir otobüs, şehrin girişindeki inşaat malzemeleri satan bir dükkânın önünde durdu. Otobüsten, uzun boylu bir genç indi. Elindeki valizden ve tedirgin bakışlarından, buranın yabancısı olduğu anlaşılıyordu. Gömleğinin cebinden çıkardığı kâğıdı dikkatle inceledi. Aradığı adrese ulaştığını görünce, yüzünde hafif bir tebessüm dalgalandı. Kapıdaki görevliden, aradığı kişinin içeride olduğunu öğrenince, sevinci bir kat daha arttı. Heyecanla titreyen eli, büronun tokmağına dokundu:
—Giriniz lütfen, kapı açık!
—İyi günler! Mustafa Bey, Denizli'den asker arkadaşınız Oktay Bey gönderdi. Size şu notu iletmemi istedi.
Mustafa Bey, eski bir dostu hatırlamaktan son derece memnun olmuştu. Ama, "Bu gence,
maddî yönden sahip çıkın!" notunu da okuyunca, biraz tedirginleşti. Evet, "ekonomik yönden sıkıntı içinde olan, hem siması hem de yüreği temiz öğrenciler" için yardım ediyor, hattâ yardım bile topluyordu. Karşısındaki gence, bu düşüncelerle bir kere daha baktı. "Saçları jöleli... Üzerine tokaları şıkırdayan dar bir kot takım giymiş; üstelik, sigara da kokuyor." diye düşündü. Arkadaşının, nasıl olup da böyle birine sahip çıkmasını beklediğini anlayamamıştı. Yardım eli uzatılması gereken nice Anadolu delikanlısı dururken... Neyse, görünüşü tuhaf bu genci gözü tutmadığı için, hemen cevap vermektense gencin durumunu araştırmayı düşündü. Ona şimdilik sadece telefon numarasını verip; 'Sen şimdi git yurda yerleş, bir gelişme olursa, ben sana ulaşırım.’ dedi.
Daha sonra Denizli'deki arkadaşını arayıp genç hakkında geniş bilgi edinmeyi düşündü; fakat işlerinin yoğunluğundan buna bir türlü fırsat bulamadı.
Günler geçip gidiyordu. Bir iki gün sonra, aynı genç yine dükkâna geldi. Mustafa Bey, dükkânın içinde koşuşturup işçilere talimat yağdırırken, genci ihmal ettiğinin farkına bile varamıyordu. Gencin daha sonraki gelişlerinde de Mustafa Beyin işleri dolayısıyla gençle ilgilenmeyişi tekrarlanınca genç artık uğramaz olmuştu. Mustafa Bey, Denizli'deki arkadaşını bir vesileyle aradığında arkadaşı genci sormuş ve onun hakkında bazı bilgiler vermişti. Mustafa Bey, yaptığı hatayı anlamıştı; çünkü genç aslında temiz ve izzetine düşkün, arayış içinde, sahip çıkılması gereken ve istikbal vaat eden biriydi. Mustafa Bey, bunun üzerine genci birkaç gün aradı; fakat bulamayınca bir daha üstüne düşmedi.
Bu hâdisenin üzerinden uzun bir zaman geçti.
1999 Haziran'ında, sıcak bir Balıkesir akşamı... Mustafa Beyin dükkânına, iyi giyimli birisi geldi:
—İyi günler! Şehrin dışında yaptırdığım villa için, acilen alçıpene ihtiyacım var.
—Peki efendim. Şimdilik siparişinizi alalım pazartesi getiririz.
—Ama malzemeler yarın lâzım. Eğer getirirseniz, hem nakliye masrafınızı karşılar, hem de yüklü bir avans verebilirim.
Bu acil ve kârlı siparişi kaçırmamanın tek yolu, kamyonete atlayıp İzmir'e gitmekti. Nitekim o da, bunu yapmaya karar verdi.
Mustafa Bey, dükkânını kapayıp evine gitti. Akşam yemeğinden sonra, kamyonetiyle yola koyuldu. Şehrin 10 km kadar dışında karanlığın koynuna doğru ilerliyordu. Biraz sonra, üniversitenin önündeydi. Az ileride birisi, "oto-stop" çekiyordu. Yaklaşınca, yavaşlayıp oto-stop çeken kişiyi şöyle bir süzdü: Sırtındaki çantası ve tuhaf kıyafetiyle, bir ‘ucube’yi andırıyordu. Üstelik, uzun ve boyalı saçlarından, kız mı, yoksa erkek mi olduğu anlaşılamıyordu. "Hey babalık! Beni de alsana arabana!" deyince, erkek olduğunu anladı. Kendi kendine, "Terbiyesiz!" diye söylenerek, tekrar gaza yüklendi. İki yüz metre gitmemişti ki, içinden bir ses, "Dön ve o genci arabana al!" diyordu. Önce önemsemeyip, yoluna devam etmek istedi. Ama içindeki ses, daha kuvvetli bir şekilde, aynı çağrıyı tekrarladı. Durdu, geri dönüp genci arabasına davet etti. Lâkayt bir tavırla koltuğa yerleşen genç, alkol kokuyordu. Genç hafif bir sırıtmayla teşekkür etti sadece. Yola devam ederlerken Mustafa Bey, gencin makine mühendisliğinin uzatmalı beşinci sınıfını okuyan Denizlili biri olduğunu öğrendi. Bu duruma bayağı keyiflenmişti. Aklına, Denizlili arkadaşı geldi. Gence, bu arkadaşından bahsetmeye başladı. Karşısındaki gencin yüzünde birden soğuk rüzgârlar esmeye başladı. Genç sanki, şok geçiriyordu. Tam bu sırada:
—Durdur şu arabayı, durdur diyorum sana! Hemen inmem gerekiyor!
Mustafa Bey, şaşırmıştı. Ne oluyordu böyle? Acaba, karşısındakini kıracak bir sözü veya davranışı mı olmuştu? Onun gönlünü almaya çalıştı. Ama, ısrarına rağmen, gencin inme isteğinin önüne geçemedi. Gecenin karanlığında, bir ağaç kümesinin dibinde arabasını durdurmak zorunda kaldı. Genç, öfkeyle kendini dışarı attı. Mustafa Bey, ısrarla aynı şeyi soruyordu:
—Bari, niye inmek istediğini söyle!
Gencin, lâkayt tavrından eser kalmamıştı. Sesinde, yıllar öncesinden kaynayıp taşan bir öfke gizliydi:
—Bak bana, iyi bak! Beni tanımadın değil mi? Beş yıl önce kapına gelip senden yardım istemiştim. Sen ise, orada olduğun hâlde kendine yok dedirttin!
Mustafa Bey, şaşkınlıktan donakalmıştı. Kısa süreli bir düşünce felci geçiriyor gibiydi. Kendini toparlayıp, gencin hâlinden pişmanlık duyarak ondan özür dilemek istedi. Yalvarmalarına rağmen genç, karanlığın içinde kaybolup gitti. Bir süre peşinden gitmiş ama yetişememişti. İzmir'e gitmekten vazgeçip, her yeri didik didik aramaya koyuldu. Gencin gidebileceği her yere baktı. Sanki genç, yer yarılıp da içine girmişti. Ne yaptıysa, bir türlü ona ulaşamadı. Eve geldiğinde, vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Yıllar önce yaptığı bir ihmal, onun içini kurt gibi kemiriyordu.
Günler, ağır aksak da olsa, geçiyordu. O gecenin üzerinden henüz on beş gün geçmişti. Mustafa Bey, içini kemiren o büyük pişmanlıkla, her geçen dakika mum gibi eriyip tükeniyordu. O sabah da işine erken gelmişti. Kapıdaki görevliye selâm verip, odasına geçti. Biraz sonra kapıdaki görevli, sabah çayıyla simidini ve gazetesini getirdi. Görevli henüz kapıya varmamıştı ki, bir gürültüyle irkildi. Arkasına baktığında gazetenin üzerine yığılan Mustafa Beyi gördü. Koşup Mustafa Beyi kaldırdı, odadaki kanepeye yatırdı. Masadaki gazetinin baş sayfasında, kanlar içinde bir gencin büyük boy fotoğrafı vardı. Altında da, bütün olup biteni özetleyen şu cümle yazılıydı: "Makine mühendisliği 5. sınıf öğrencisi genç, oto-stop çekerken, kendisine çarpan bir aracın altında, fecî şekilde can verdi."
Kaynak: Veysel ERGİN / Hikaye - Mayıs 2005 Sızıntı Dergisi

İmhaldeki Sır

02:39:00 Posted by Mücahid Reis No comments

İki büyük hastahaneye ve şehirler arası otobüs terminaline yakın olması hasebiyle bu durakta gün boyu kalabalık eksik olmazdı. Otobüs durağına yakın olan minibüs durakları, kalabalığın daha da artmasına sebep oluyordu. Hastalar ve hasta yakınları her gün değişse de, bizim gibi dört mevsim aynı saatlerde burada araba bekleyenler birbirinin simasına âşina olmuştu.
Durağa yakın büyük köprünün altında yaşayan, her gün aynı saatlerde görmeye alıştığımız bir sakini daha vardı buranın. Onunla ilk defa yüz yüze gelen biri, âni bir ürpertiyle sarsılır ve hızla oradan uzaklaşırdı. Köprünün durağa uzak bir yerinde çöpten topladığı kolilerden kendine barınacak bir yer yapmış, yaz-kış orada yaşayan bu adamı ilk gördüğümde ben de irkilmiştim. Zamanla onun bu aykırı görüntüsüne alışmıştık. Aslında kimseye bir zararı yoktu. Her sabah biz otobüs beklerken, o da duraktaki büfenin önüne gelir, büfecinin kendisine plâstik bir bardakta vereceği çayı sessizce beklerdi. Bazen de çayla birlikte bir ekmek parçası düşerdi nasibine. Tepkisi hiç değişmezdi. Her zaman, geldiği gibi, kalabalıklar arasından sessizce süzülür giderdi. Birçokları gibi ben de onun etrafında cereyan eden hâdiseleri merak ederdim. Ne sabah işe yetişme telâşı yaşayanlar, ne akşam bineceği otobüsü bekleyenler onu zerrece alâkadar etmiyordu. Toza toprağa bulanmış yüzünde hep aynı donuk ifade vardı.
Saçı sakalı birbirine karışmış bu adamın bir gözü âmâydı. Bu hâl onu daha korkunç yapıyordu. Alnı, yüzü ve çıplak ayakları, kirden toprak rengini almıştı. Birbirine karışmış yağlı saçları omuzlarına sarkıyordu. Ne zamandır suya, sabuna dokunmuyordu kim bilir? Sırtından yaz-kış eksik etmediği palto lime lime olmuştu.
Bacaklarında ise dizleri parçalanmış, yamaları sarkmış, kirden kayışlaşmış bir pantolon vardı. Bazen büfeciyle bir müşteri, bazen de durakta sırasını bekleyen minibüs şoförleri aralarında onun nasıl bu hâle geldiğini konuşurdu:
“Hasımları; eşini ve çocuklarını gözünün önünde öldürmüşler. O yüzden aklını oynatmış zavallı.”
“Yok yok öyle değil. Evi-barkı çoluk çocuğuyla beraber yanmış. O yangından sonra böyle olmuş…” Bu felâket senaryolarına, bazen işyerinin bütünüyle yandığı, bazen bütün ailesinin depremde enkaz altında kaldığı şeklinde ilâveler olurdu. Hâdiseye kara sevda cephesinden yaklaşanlar da yok değildi: “Çok sevdiği biri varmış; ama kavuşamamışlar zavallılar!” Bu söylenenlerden hangisinin ne derece doğru olduğu bilinmezdi. Bilinen tek hakikat; halife olarak yaratılan, varlık ağacının en mükemmel meyvesi insanın duçar olduğu bu ibretlik tabloydu.

O gün durağa geldiğimde, onu büfeciden aldığı çayı içerken gördüm. Çayını bitirdikten sonra büfecinin dışarıya bıraktığı karton kolileri koltuğunun altına alarak, barınak olarak kullandığı köprü ayaklarına doğru ilerleyen adam, birden, köprüden, bizim bulunduğumuz durağa inen merdivenlere bakışlarını sâbitlemiş, öylece kalakalmıştı. Her gün yüzlerce insanın kullandığı merdivenlerde ilk defa birilerini fark etmişti. Bu hâli onu tanıyan ve orada bulunan herkesi şaşırtmıştı. İster istemez bakışlarımız ona çevrildi. Koltuğunun altındaki koliler yere düşmüştü. Dehşetle açılmış tek gözü, merdivenlerden inen biri ihtiyar, diğeri genç iki çiftin üstünde takılı kalmıştı. Kendi hâlinde bir ihtiyar, bir de genç çift ellerinde çantalarla durağa geliyordu. Gelenleri daha önce bu durakta hiç görmemiştim; fakat pejmurde adamın gelenlerden bazılarını tanıdığı anlaşılıyordu.
Adam gelenlerin önüne geçip el ve kollarını açarak inleme yalvarma arasında garip sesler çıkarmaya başladı. Konuşamadığı için ne dediğini anlayamıyorduk. Gelenler adamı birden bire karşılarında bu şekilde görünce korku içinde durakladılar. Kadın imdat dileyen bakışlarla kocasının koluna sarıldı. Genç adam ise sabah sabah karşısına çıkan bu garip adama bir mânâ veremiyor, dikkatini ondan ayırmadan ‘yardım edin’ dercesine bakışlarını ara ara bizlere kaydırıyordu. Yalvarır gibi sesler çıkaran bu garip adamın sağlam olan gözünden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Genç adamla göz göze geldiler. Genç adam kirli saç ve sakallar arasından gözlerine çevrilmiş tek göze dikkatle bakınca tanımıştı adamı. Genç adamın dudaklarından hayret ve şaşkınlık ifade eden, “Tamer Bey siz misiniz?” sözleri döküldü. Ardından “Evet, evet sizsiniz. Ama Allah’ım ben ne yapmışım?!..” sözleri etrafa yayıldı. Pejmürde adam, “Evet!” mânâsında başını öne eğdi. Ağlaması devam ediyordu. Bu durum orada hâdiseye şâhit olanları hüzünlendirmişti.
Birkaç saniye içinde olup bitenleri anlamaya çalışıyorduk ki; genç adam elindeki çantaları yere bırakarak yandaki sokağa daldı. Ne anne-babasının, ne de eşinin bir şey demesine fırsat vermişti. Sadece, “Allahım ben ne yapmışım?!..” dediğini anlayabilmiştik. Garip adam da geriye dönerek yolun karşısına doğru koşmaya başladı.
İsminin Kâşif olduğunu öğrendiğimiz genç az sonra geri geldi. Nefes nefese kalmıştı. Ondan neden kaçarcasına gittiğini ve ismi Tamer olan bu garip adamın hikâyesini anlatmasını rica ettik.
Yıllardır aramızda dolaşan meçhul adamın sır perdesi aralanacaktı. Büfeciden aldığımız sandalyelere oturup anlatılanları merakla dinlemeye başladık. Durakta sıralarını bekleyen minibüs şoförleri de yanımıza gelmişti.
Tamer Bey, Kâşif Bey’in yıllar önce çalıştığı fabrikanın personel müdürüymüş. İşçilere her konuda müsamaha gösterir yardımcı olurmuş. Ama iş namaz kılmaya, Kur’ân-ı Kerîm okumaya gelince, çok acımasız davranıyormuş. Öğle paydosu sırasında dahi ibadetlerini yapmaya gayret edenlere, mâni olmaya çalışırmış. Sigara ve çay molası verildiğinde, bilhassa ibadet edenleri takip eder, namaz kılan birini gördüğü veya duyduğu anda mesai kesme cezasını acımadan yazarmış. Bununla kalmaz, en ağır işleri de onlara yaptırırmış. Ramazan ayı geldiğinde, Tamer Bey oruç tutulmasını engellemek için, her yolu denermiş. Yine de işçilerin pek çoğu oruçlarını aksatmadan tutarlarmış. Kâşif Bey çocukluğunda birkaç sene hafızlık eğitimi almış; ama babasının tayini dolayısıyla hafızlığını tamamlayamamış. Ramazan ayı aynı zamanda Kur’ân ayı sayıldığından, öğle yemeği saatinde işçilerle mukabele okumaya karar vermişler. Ustabaşı bile bu teklifi memnuniyetle kabul etmiş. Tamer Bey’den çekinse de fırsat buldukça kendisi de onlara katılıyormuş. Bir hafta geçmemişti ki, Tamer Bey hâdiseyi duymuş, Kur’ân okuyan işçileri suçüstü(!) yakalamış.
Kâşif Bey’in anlattıklarını dinledikçe bir yandan hayretimiz artıyor, diğer yandan da bir an önce neticeyi öğrenmek istiyorduk. Vicdanımız, Tamer Bey’in yaptıklarının yanına kâr kalmaması gerektiğini söylüyordu.
“O günü hayatım boyunca unutamadım.” diyerek anlatmaya devam etti Kâşif Bey. “Az önce de, o gün yaptığım büyük bir hatadan tövbe etmek için en yakın camiye koştum. Tamer Bey o gün bize bir sürü hakaretler yağdırdı. Ne irticacılığımız kaldı, ne de yobazlığımız. Hâlbuki biz sadece Rabb’imizin Kelâmı’nı Ramazan ayında biraz daha fazla okuyarak ibadetimizi yapmaya çalışıyorduk. En son bizi rejim düşmanı ilân edip, Kur’ân-ı Kerîm’e ağır hakaretlerini sürdürünce dayanamadım söze karıştım.
‘Tamer Bey kendinize gelin! Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu? Allah kelâmı olan Kur’ân’a hakaret ediyorsunuz. Çarpılıp kalacaksınız şimdi.’ Biz atadan dededen böyle duymuştuk. İşte o anda gözü dönmüş bir vaziyette Kur’ân-ı Kerîm’i elimden aldığı gibi bağıra çağıra odasına yöneldi. ‘Gelin benimle. Hepiniz gelin. Gelin de nasıl çarparmış görelim bakalım.’ diyordu. Onunla beraber odaya girdik. Tamer Bey’in yaptıklarını dehşet içinde izliyorduk. Donmuş kalmıştık. Odasındaki dolaptan eksik etmediği şişedeki içkiyi elinde tuttuğu Kur’ân-ı Kerîm’in üstüne bir anda boşalttı. İğrenç bir içki kokusu yayıldı odaya. Hiçbirimiz bir şey yapamamıştık. Tek tesellimiz, o anda bu adamın yaptığının karşılığını hemen göreceğine olan inancımızdı. O zevkten elleriyle karnını tuta tuta kahkahalar atıyor, ‘Hani ne oldu çarpmadı işte. Ben size göstereceğim demedim mi?’ şeklindeki alaylı sözleri odanın duvarlarından yansıyıp kulaklarımızda çınlıyordu. Bırakın bu eski kafalılığı. Aydınlık düşünceye gelin. Bilimin gerçeklerine inanın artık!”
Kâşif Bey bir an soluklanmak için duraklayınca hepimiz gayriihtiyarî nefret dolu bakışlarla çöp adamın az önce gittiği yöne baktık. Kâşif Bey son cümlelerini ayakta tamamladı; sesindeki eziklik hissediliyordu: “O gün ben de dâhil, hepimizin inanç ve itikadı yara almıştı. Ne namaz kaldı sonraları, ne de Kur’ân okuma hevesi. Bazılarımız ibadetlerine devam etti belki; ama o günkü iğrenç tablo aklımızın bir köşesinde yer etmiş habis bir ur gibi inancımızı karartmıştı. Ben daha sonra o fabrikadan ayrılıp başka bir şehre çalışmaya gittim. Kaç senedir gelmemiştim buraya. Düğün vesilesiyle geldik. Az önce köprünün üstünde şehirler arası otobüsten indik. Merdivenlerden durağa gelirken Yüce Allah (cc) bu adamı karşıma çıkardı. Mukaddes Kitab’ına hakareti reva göreni daha dünyada ne hâle getirdiğini kör gözüme gösterdi. Gördüğüm manzara inanç dünyamda ayaküstü müthiş bir ameliyat-ı cerrahiye yaptı ki, Yüce Rabb’ime ne kadar şükretsem azdır. Bu aslında Kur’ân-ı Kerîm’in bir mu’cizesi arkadaşlar. Cebbâr ve Kahhâr olan Allah (cc) yüce kitabı Kur’ân-ı Kerîm’e yapılan bu hakareti yapanın yanına kâr bırakmamış. Ben ise ibadetsiz itaatsiz geçen senelerime yanıyorum şimdi.”

O gün işe bir hayli geç kalmıştım; ama ömür boyu unutamayacağım ibretlik bir hâdiseye şahit olmuştum. Yol boyunca Kur’ân-ı Kerîm ile olan meşguliyetimin sadece bazı gün ve gecelerde değil ömrümün her anında olması gerektiğinin muhasebesini yaparak iş yerine ulaştım. O gün o durakta dinlediklerim hayatımın kalan kısmında en sâdık yâren olması için dua ettiğim Kur’ân ile tanışmama vesile oldu. O günden sonra, Tamer Bey’i bu durak civarında kimse görmedi. Bu hâdise, İlâhî adaletin “imhal ettiği (zâlimlere mehil ve süre verdiği) fakat asla ihmal etmediği” hakikatini bir defa daha açıkça gösteriyordu.

Kâşif Bey, daha sonra eski mesai arkadaşlarından, Tamer Bey’in, zimmete para geçirme ve ahlâksızlık gibi birçok yüz kızartıcı hâdiseye de karıştığını öğrendi. Bu hâdisenin akabinde, Kâşif Bey ibadetlerine özen göstermeye, ezkâr ve evradına dikkat etmeye başladı. Emekliliğinde de bütün vaktini, hizmetlerini takdir ettiği temiz, güzel ahlâklı, fedakâr insanlara İngilizce öğretmek için harcadı. Mekânı cennet olsun!
* Merhum Kâşif Acan Bey’in yaşadığı ibretlik bir hâdise.
Kaynak: Ruhi ERİŞ / Hikaye - Mart 2007 Sızıntı Dergisi