Faydalı Paylaşımlar..

12 Ekim 2014 Pazar

Bir Hurma Deyip Geçme

12:12:00 Posted by Mücahid Reis No comments

İbrahim Ethem Hazretleri, hurmacıdan hurma alıyormuş. Tartı işi bittikten sonra, bilmeden kendisine ait sandığı bir tek hurmayı da alıp kendi hurmaları arasına karıştırmış. Bilmeyerek yanlışlıkla yediği bu tek hurma tanesinden dolayı tam kırk gün kıldığı namazlardan, yaptığı ibadetlerden zevk almaz olmuş.

Bunun nedenini düşünerek rahatı ve huzuru kaçmış. Ve o günlerde Kudüs’e gelerek kırklar meclisine nail olmuş. Aralarına girerek, sohbetlerinden faydalanmak istediğinde kendisini kabul etmemişler ve:

“-Sen demişler, hurmacının bir hurmasını yanlışlıkla yediğin için 40 gündür ibadetlerinden zevk alamıyorsun. Ancak bu hakkı hak sahibine ödediğin takdirde meclisimize girebilirsin.”

Bunun üzerine İbrahim Ethem Hazretleri, Kudüs’ü Şerif’ten Medine’ye dönmüş. Hurmacıyı bulmuş. Yanlışlıkla haksız olarak yediği tek hurmanın parasını kendine ödemiş. Özür dileyerek helallik almış ve ancak bundan sonradır ki, ibadetlerinde eskiden olduğu gibi zevk ve huzura kavuşmuştur.

Kaynak :Beyaz Sır(Hızır’a ve Huzura Kavuşturan Esma’ül Hünsa), Feridun Yılmaz Yüceler, Alperen Yayınları, 2010, Sahife 148,

25 Eylül 2014 Perşembe

İçimizdeki Yılan

13:07:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Atıyla yol alan birisi, uyumakta olan bir adamın ağzın­dan bir yılanın girmekte olduğunu görür. Uyarmak için atını mahmuzlarsa da yetişemez. Bunun üzerine, bir topuz darbesiyle adamı uyandırır. Vura vura onu bir elma ağacının altına kadar sürer.



Sert bir üslûpla, yerdeki çürük elmaları yemesini emreder. Adam, başına gelenlerden şaş­kınlık içindedir, ama topuz korkusuyla yemeye başlar. Bir miktar yedikten sonra atlı, "Şimdi de koş bakalım." der.



Adam can havliyle koşmaya başlar. Derken midesi bulanır, içinde ne varsa boşaltır. Tabi, bu arada yılanı da... Adam, karnından çıkan yılanı görünce şimdiye kadar içinden lanet okuduğu atlıya binler teşekkür eder.



Temsildeki uyuyan adam, gaflet uykusundaki gafil in­sandır. Atlı, uyuyanları uyaran nebiler ve onların yolunda giden kâmil insanlardır. Yılan, nefistir. Atlının adamı dövmesi ve koşturması, mürşidin müridini riyazet ve mü­cadeleye sevk etmesidir. Nefis terbiyesi ve nefisle müca­dele olmadan nefse hâkimiyet sağlanamayacağı, son de­rece açıktır. Yılanın çıkışı ise nefsin insana hükmetmesin­den kurtuluştur.(Mevlâna, VII, 598-607.)



Nefis-Devekuşu Benzerliği



İnsan, düşünmeyerek hiçbir problemi halledemez; ama bütün problemler düşünerek

halledilmiştir.



Devekuşuna demişler:



"Niçin uçmuyorsun?"

Kanatları­nı kısmış, "Ben deveyim!" demiş.



"Öyleyse yük taşı!" de­mişler.

Kanatlarını açmış, "Ben kuşum!" demiş.



Avcıyı görüp kaçamayacağını anlayınca da başını kuma göm­müş. Zannetmiş ki o avcıyı görmeyince ava da onu göre­meyecek!



Nefis, bazı durumlarda devekuşu gibi hareket eder. Meselâ denilse ki: "Ölüm var, ahiret var, ona göre çalış." O, "Ya yoksa?.." diyerek Allah'a kulluktan sıyrılmak ister veya gaflet kumuna başını sokar, en sabit bir gerçek olan ölümü görmezden gelir. Hâlbuki onun ölümü unutmasıyla ölüm onu unutmayacaktır.( Nursî, Lem'alar, s. 79.)





Oyuna ve eğlenceye dalan, içki ve uyuşturucu ile akılla­rını devre dışı bırakan insanlarda devekuşunun bu ters mantığını görürüz.

Gürültülü müzik dinleyen birisine sormuştum: "'Müzik, ruhun gıdasıdır.' denilir. Ama sizin bu dinlediğinize ne derece 'müzik' diyebiliriz?" Muhatabım şu cevabı vermiş­ti:



"Tartışılabilir. Ama ben bunu dinlerken hiç olmazsa

düşünmüyorum ya!.. Bu bana yetiyor!"

Akıl, düşünme aletidir. Çalışmayan bir fabrikanın "Hiç olmazsa çalışmıyorum ya!.." demesi bir marifet- sayılma­yacağı gibi, aklın da devre dışı kalması övünülecek bir hâl olamaz. İnsan, düşünmeyerek hiçbir problemi halledemez. Ama bütün problemler, düşünerek halledilmiştir.





Bir seyahat esnasında tanıştığım ateist bir hukukçuyla sohbet ederken söz dönüp dolaştı, "ölüm" konusuna gel­di. "Aman, o konuya hiç girmeyelim!" dedi. Nedenini sor­dum. "Çok tatsız bir konu; düşünmek bile istemiyorum!" cevabını verdi. Ben dedim: "Düşünmemek bir çare değil. Varsa ölüme çare, onu araştırmak gerekir. Ve ben, o çareyi biliyorum!"



Muhatabım hayretle, "Var mı, ölüme çare?.." diye sordu. Dedim: "Evet, var! Allah'a iman ve ahirete iman, ölüme çaredir. Bizi yoktan var eden zat bildiriyor ki ölümden sonra hayat devam edecek; şu dünya menzili ka­panacak, yeni bir menzil olan ahiret açılacak."

Kaynak:Doç. Dr. Şadi Eren

24 Eylül 2014 Çarşamba

Yol Parası

12:42:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi dahiliye uzmanı Sibel Boyvada’ya 1999 yılında bir hasta gelir, yaşlı bir köylü teyze. Hastane tıklım tıklım kalabalıktır. Sibel, hastayı muayene eder ; kesin teşhis için bazı tahliller gereklidir. Kadına gerekli talimatları verir, “ Şu, şu tahlilleri yaptır, gel” der. Yaşlı teyze başını öne eğer, ve konuşmaz. Sibel tekrar “ Hadi teyzeciğim bu tahlilleri yaptır, gel, ben sana gerekli tedaviyi başlatacağım.” Der. Teyze başını yerden kaldırır, ağlamaya hazır gözlerle “ Doktor hanım, benim köye dönecek param yok. Nasıl yaptırayım o tahlilleri?” deyince, Doktor Sibel ‘in yapacak birçok işi olmasına rağmen, bırakır işini, alır teyzeyi koluna, koridor koridor dolaşırlar tahlilleri tamamlarlar.


Tekrar dahiliye bölümüne gelirler. Sibel gerekli ilaçları yazar, tedavisi için gerekli tembihleri de yapar.

Bu Egeli yaşlı köylü teyze, doktor hanımı dinlerken hep gözleri yerdedir.

Tam teyze gidecekken, Sibel’in aklına “yol parası” lafı gelir. “Teyze, al bakalım bu parayı” diyerek köye gitmesine hayli hayli yetecek bir para verir. Teyze önce almak istemez; ama sonra “ Yavrum, köye dönecek param yoktu, sağ ol, Allah senden razı olsun kızım” diye teşekkür üzerine teşekkür ederek ayrılır.

Dr. Sibel, sıra bekleyen onlarca hastayla ilgilenmeye, muayenelerine devam eder.

Aradan bir saat kadar bir süre geçer. Sibel bir bakar ki teyze kan ter içinde, kalabalığı yarmış, oflaya pofluya geliyor. Ege Üniversitesi Hastanesi’nden Bornova anayolu o yaşta bir hanım ,için az buz bir yol değildir.

Sibel şaşkın, herhalde bir kağıdını veya reçetesini unuttu diye düşünür. “ ne oldu teyze?” diye sorar.

Teyzenin yüzünde koca bir gülümseme vardır bu sefer.

“Kızım, ben anayola çıktığımda bir köylüme rastladım. Meğer o, minibüsle zaten köye dönüyormuş. O beni köyüme götürecek. Sen paranı al kızım. Çok sağ ol. “

Bu sefer Sibel Boyvada’nın gözleri dolar. Teyzeyi öper, koklar gönderir.

O akşam Allah’a dua eder, hala dürüst insanlar var olduğu için.

Sibel Boyvada, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde çok başarılı bir doktor. Aslında beni bu başarısı pek ilgilendirmiyor.

İnsanlara yardım etmek için yeşil gözlerinin ardında hep bir ışık var, o ilgilendiriyor. Çok insan tanıdım gözlerinde hiç o ışık yoktu. Gözünde o ışık olanları hep tanırım, azdırlar; ama hayatınızı aydınlıkla doldururlar. Belki de hepimizin kalbinde o ışık var; ama yavaş yavaş söndürüyorlar. Olanların da gözlerinden dışarı yansımıyor.

Allah’ım, sen çocuğumun kalbine de o ışıktan yerleştir. Gözlerinden dünyaya yansımasını ise, bana bırak. Söz veriyorum, gözüne o bulanık perdenin inmemesi için çok çalışacağım.

Kaynak: Ahmet Şerif İzgören Süpermen ve Uğur Böceği Kitabından

23 Eylül 2014 Salı

Ayakkabının Teki

14:05:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Bir bilge bir gün tam trene biniyordu ki, ayakkabılarından birisi ayağından çıktı ve yere düştü. Aşağıya inip alması imkansızdı; Çünkü tren çoktan harekete geçmişti. Yanındaki arkadaşları ne yapacağını merak ediyorlardı.

O gayet sakin bir biçimde, diğer ayağındaki ayakkabıyı çıkardı ve az önce düşürdüğü ayakkabıya yakın bir yere fırlattı.

Talebelerinden birisi dayanamayıp sordu: "Neden böyle yaptınız?" gülümseyen bilgenin cevabı gayet basit ama hakikat yüklüydü:

“Demiryolunun üzerinde ayakkabının tekini fakir birisi bulursa diğer tekini de bulup giyebilsin diye..."

“Hayatınızı Değiştirecek Bilgelik Öyküleri” kitabından alıntıdır.
Derleyen: Dr. Yaşar Ateşoğlu Sayfa:106

22 Eylül 2014 Pazartesi

ÜCRET

13:02:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Soğuk bir kış gecesinde eve dönerken, kaldırımın ortalık yerinde duran genç bir adama rastladım. Derin derin soluk alıyor ve düşmemek için yanındaki elektrik direğine sarılıyordu. Bir vitrine bakıyormuş gibi yaparak göz ucuyla onu seyrettim. Otuzbeş-kırk yaşlarında olmalıydı ve üstü başı da bir sarhoştan beklenmeyecek kadar temizdi. Yanından geçenlerden bazıları yüksek sesle konuşarak içki içmenin kötülüğünden bahsediyor, bazıları da sadece alaylı gülümsemelerle yetiniyordu. Yolun boşalmasını kolladıktan sonra yavaşça yanına sokularak:

-İyi misiniz? diye sordum. Bir ihtiyacınız var mı?

Zorlukla arayabildiği dudaklarından iniltiye benzeyen tek bir kelime çıkabildi:

-Hastayım…

Düşmemesi için bir kolunu beline dolayarak taksi beklemeye koyuldum. Akşam vakitlerinde kesilen kar yağışı tekrar başlamış, yavaş yavaş beyazlanmaya başlayan yollarda birbiriyle yarışan sokak köpeklerinin dışında bir hayat emaresi kalmamıştı.

Gece yarısını geçtiğimiz için araba bulmaktan ümidimi kestiğim sırada, yanımda bir taksi duruverdi. Şoföre durumu anlatarak acele etmemiz gerektiğini söyledim. Hastamızı zor da olsa arka koltuğa yatırarak hastahanenin yolunu tuttuk ve verilen serum tamamlanana kadar iki saate yakın bir süre başucunda bekledik.

Nöbetçi doktor, hastayı en azından donmaktan kurtardığımızı ifade ediyor, kendine gelmekte olan genç adam ise henüz konuşamadığı için, sadece gözlerimizin içine bakıp gülümsemekle yetiniyordu. Daha sonra onu şoförle birlikte tekrar arabaya bindirip evine götürdük. Hastamızın eşi, onun sık sık şeker komasına girdiğini bildiğinden müthiş bir paniğe kapılmış ve 5-6 yaşlarındaki yavrusunu da alıp sokağa fırlamıştı.

Bizi görünce koşarak yanımıza geldiler ve büyük bir sevinçle kucaklaştılar. Saatler süren yorgunluğumuz bir anda kaybolmuş, bize nasıl teşekkür edeceğini şaşıran o ailenin mutluluğu karsısında gözlerimiz dolu dolu olmuştu. Ellerimize sarılarak bizi uğurladıklarında, şoföre borcumun ne kadar olduğunu sordum. Bana fark ettirmeden gözyaşlarını silmeye çalışırken:

-Borçlu değil alacaklısın dostum, dedi. Böyle bir iyiliğe beni de ortak etmekle borcunu zaten ödemiştin. Ama belki de yirmi yıldır ağlamayı unutan bu adama bu güzel duyguyu hatırlattığın için alacaklı duruma düştün. O mert adamla kucaklaşıp helalleşirken, artık gecenin ayazını duymuyor ve evime yürüyerek gitmek istiyordum. Kim bilir? Belki de yolumun üzerinde yardımımı bekleyen bir insan daha bulabilirdim.

Kaynak: Cüneyd Suavi Hayatın İçinden

Babacığım

12:16:00 Posted by Mücahid Reis No comments

KÜÇÜK çocuk okuldan gelir gelmez holün sonundaki odaya doğru gitti. Ve duvarın dibinde duran tabureye çıkarak, kapının üstündeki camlı bölümden baktı. Babacığı her zamanki yerinde, eski bir sedirde oturuyordu. Önünde de birkaç tane içki şişesi vardı. Sedirin üstüne yayılan örtü, sigara yanıklarıyla yer yer delinmiş, dökülen sıvılarla rengini kaybetmişti. Köşedeki televizyon yine açıktı, babası ona bakacak durumda olmasa da... Küçük çocuk okula yeni başlamıştı. Buna rağmen kontrol görevini, büyüklere taş çıkartacak bir şekilde yapar, bu işe her şeyden fazla önem verirdi.

Çünkü babası sızınca sigarasını elinden düşürür, bazen üstünü başını, bazen yorganı, bazen de yerdeki kilimleri yakardı. Üstelik de her yere alkol bulaştığından, o zamana kadar bir yangın çıkmaması, mucizeden başka bir şey değildi. Babası için ettiği dualar, daha yangın çıkmadan onu söndürüyordu.

Küçük çocuk kontrol işlemini, kapının üstünden yapmak zorunda idi. Çünkü içeri girse çok kötü azarlanır, duyduğu üzüntüden, o günkü hiç bir dersine çalışamazdı. Anneciği ''geçim işi''ni üstlenmişti. Sürekli olmasa da, haftada birkaç gün temizliğe giderdi. Küçük çocuk bu günlerde babasına daha fazla ihtimam gösterirdi. Holün duvarındaki sarkaçlı saatleri, ona görev vaktini bildirirdi.

Buçuklarla birlikte, bu da yarım saatte bir demekti. İkide bir yerinden kalkmaya üşense de, babasına duyduğu sevgiden ötürü, bu işten asla şikayet etmezdi. En büyük üzüntüsü ona yaklaşamamak, bir kerecik bile okşanmamaktı. ''Tek çocuk çok kıymetlidir.'' diyenler, bu bakımdan kesinlikle yanılıyordu.

Babası, yıllar boyu kapandığı odadan sadece tuvalet ihtiyacı için ayrılır, daha sonra hiç bir mekâna uğramadan, âdeta koşarcasına geri dönerdi. Küçük çocuk kapının açıldığını duyunca aceleyle koridora fırlayıp, babasının kendisiyle konuşmasını, hatta bazen rüyasında gördüğü gibi, sarılarak öpmesini beklerdi. Fakat ondan sadece tek bir kelime duyardı: ''N'aber?'' ''İyiyim babacım!.'' derdi gülümseyerek ve sevgisini gönlüne hapsederek...

... Çocuk bir gün yine okuldan döndüğünde, kontrol vazifesini yapmak istedi. Fakat çıktığı taburenin bir ayağı aniden kırılınca, kapının pervazına asılı kaldı. Ellerini bırakarak aşağı atlaması, onun için son derece basit bir işti. Fakat tabure devrilip tersine dönmüş, sivri bir kama şeklinde kırılan ayak, tam atlayacağı yere gelmişti.

Çocuk o şekilde sallanıp durmaktayken, babası sesleri duyup dışarı çıktı. Ve tabureyi bir kenara ittikten sonra, oğlunu bel kısmından sıkıca kavrayarak: ''Ellerini bırak!.'' diye bağırdı. ''Merak etme seni tuttum, düşmezsin.'' Küçük çocuk, bu sözleri hiç duymamış gibiydi. O şekilde beklerken: ''Bırak, bırak, korkma!.'' diye tekrarladı babası. ''Seni çok sıkı tuttum, endişelenme!.'' Çocuk, ancak kendisinin duyacağı şekilde: ''Gücüm tükenmeden bırakmam babacım!.'' dedi. ''Çünkü bana ilk defa sarılıyorsun.”

Kaynak:Cüneyd Suavi / Hayatın İçinden Hikayeler Zafer Dergisi Şubat 2008

21 Eylül 2014 Pazar

Su Kırbasını Delen Çocuk

08:20:00 Posted by Mücahid Reis No comments

"İstanbul'un Vefa semtinin ismi kendisinden kalan za­manın manevi erlerinden Şeyh Vefa Hazretlerinin bir oğlu vardı. Bu çocuk, o zaman henüz İstanbul'a çeşmeler yapılmadığı için evlere hayvan sırtında su taşıyan sakaların kırbalarını delerdi. (Kırba, eti yenen hayvanın derisinden tabak­lanarak elde edilen tulum)

Hazreti Fatih Devri meşayihlerinden olan Şeyh Vefa Hazretlerinin çocuğu bu kötü hareketini uzun zaman devam ettirdiği halde, sucular Şeyhin hatırına çocuğa bir şey demedikleri gibi, gelip durumu Hazreti Şeyhe bile anlatmaya cesaret edemezlerdi."

"Sakalardan (Sucu) bir tanesi artık dayanamayıp durumu çocuğun babasına açmaya karar verdi. Şeyhin huzuruna gele­rek: "Ya Şeyh! Ne zamandan beri sizin çocuk bizim kırbalarımızı elindeki iğne ile delmekte ve akan suları ağzını dayayıp içmektedir. Biz bu zamana kadar bir şey söylemedik ama, artık dayanılmaz oldu, siz bir tenbihte bulunsanız da çocuk bu halinden vazgeçse" dedi."

"Oğlunun böyle çirkin bir iş yaptığını öğrenen Şeyh Vefa Hazretleri, çok üzüldü. Ne kadar kırbası delinen sucu varsa hepsini çağırıp zararlarını ödedi ve gönüllerini alarak "bir daha olmaz inşallah, suç çocukta değil, mutlaka bizdedir. Ya anası bir hata işledi yahut bende bir kabahat var" diyerek sucu­ları gönderdikten sonra, hanımını çağırıp meseleyi anlattı:

Hanım kabahat ya sende ya bende… iyi düşün çocuğa hamile iken veya emzikli iken haram bir şey yedin mi?" diye sordu. Şeyhin hanımı gayr-i meşru hiçbir şeyi yemediğini yalnız, çocuğa hamile iken komşunun bahçesindeki nardan canı çektiğini ve iğne ile delerek bir damla emdiğini söyleyince Şeyh sevindi:

"Elhamdülillah hastalık teşhis edildi" diyerek gidip komşudan helallık dilemesini ve ne isterse vermesini söyledi.

Kadın gitti, evin kadınını buldu, durumu anlatıp hakkını helal etmesini rica etti. Narın sahibi: "Helalolsun komşu, bir damla nar suyunun ne kıymeti olur, keşke koparıp yeseydin" diyerek hakkını helal etti. Ve bu mesele hallolduktan sonra Hazreti Şeyh oğlunu çağırıp tenbih etmek lüzumunu bile hissetmedi. Hakikaten ondan sonra çocuk, değil elindeki iğne ile sucuların kırbasını delmek, dönüp onlara bakmıyordu bile.

Sucular keşke daha evvel durumu Şeyhe· anlatsaydık. Şeyh Oğlunu terbiye etmiş" diyorlardı. "

Kaynak: Büyük Dînî Hikâyeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi, İstanbul, 1980.

15 Eylül 2014 Pazartesi

8 Eylül 2014 Pazartesi

Garip Bir Koleksiyoncu

08:24:00 Posted by Mücahid Reis No comments

“Ne yatarsınız canlar, kalkın. 
Kalkın da görün dünyadakilerin halini.
‘Bal tutan parmağını yalar’ demiş ya birisi, tutup tutup yalıyorlar parmaklarını.
Her gün, gökten yıldız kayar gibi biri kayıyor da aralarından,
ne sizden haberleri var ne de sizin gibi olacaklarından.

Bakmayın üzerinize kapanıp da döktükleri gözyaşlarına,
daha mezarlık duvarından çıkmadan kuruyuveriyor gözlerindeki yaşlar.
Ağlarken gülüverirler, ölenle ölünmez diyerek.
Hiç olmadık yerde saatlerce çene çalıp zaman öldürürler de,
size bir Fatiha gönderecek kadar zaman bulamazlar.

Bu toprağın üstü varsa bir de altı vardır derler de bazen,
altını hiç düşünmeye yanaşmazlar nedense.
Sizler bu duvarın içinde beklerken kopmasını kıyametin,
Onlar duvarın dışında ölümsüzlüğün sırrının bulunmasını beklerler.
Üç günlük seyahatte bile valizlerini tıka basa doldurup hazırlık yaparlar da,
Bu kaç gün süreceği belli olmayan seyahatleri için hazırlık yapmaya bile gerek görmezler.

Neden susuyorsun doktor? Berbat bir gece değil mi?
Bu ne iştir ki, kalkıp ‘görmediğim şeylere pek inanmam’ diyorsun,
Sonra da görmediğin aklımın hasta olduğunu söylüyorsun.
Kafayı ölüme takmış diyorsun!
Ya sen doktor, sen kafayı neye taktın hiç düşündün mü?
Paraya mı? İnsaf edin İnsaf edin Allah aşkına!

22 yıldır şu duvarların içine kimler geldi bir bilsen!
Hepsinin resimlerini biriktirip albüm yaptım.
Hani şu ‘Garip Bir Koleksiyon’ dediğin.
Adlarını yazdım, ne iş yaptıklarını yazdım, nasıl öldüklerini yazdım.
Neden mi? Bu garip koleksiyonu karıştıranlar gerçeği görsünler diye.
Görsünler de ölüm diye bir sona, ölüm diye bir başlangıca hazırlıklı olsunlar diye.

Ölüm! Ölüm ufuktaki bir çizgidir doktor,
siz bu çizginin görünen tarafına baktınız.
Bense görünmeyen tarafına.

Hak, hak deyip kendinize bile haksızlık yaptınız.
Vur patlasın çal oynasın misali yaşadınız; sorumsuzca, şuursuzca.
Bazen ne geçiyor aklımdan biliyor musun doktor?
Bazen ne derim kendi kendime biliyor musun?
Herkesi toplasam diyorum; dağda, taşta, yolda, belde kim varsa herkesi
ve sorsam diyorum ‘nereye böyle?’
Bu telaşla, bu hırsla, bu aceleyle nereye böyle?
Ne büyük delilik olur değil mi?

Etrafına bir bak hele doktor!
Bir sürü insan göreceksin. Acıları, sevinçleriyle bir sürü insan.
Bunları düşünmek, bunları söylemek delilikse,
ben deliliğimden memnunum doktor.
Git tedavi için boşuna zaman kaybetme.
Git akıllılığının sefasını sür.
Git felekten bir gün de sen çal.
Kaç günü varsa bu feleğin,
herkes çala çala ne bittiği var ne biteceği.
Git, ne olur git, yalnız bırak beni.
Sahte bir dost görmek istemiyorum karşımda.”

Garip Bir Koleksiyoncu Filmin Finali

25 Haziran 2014 Çarşamba

BU GECENİN HÜRMETİNE

13:07:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Er-Ravzu'l Fâık kitabında şu kıssa anlatılır: 

Bir vakit Basra'da servet sahibi bir adam vardı. Her senenin âşure gününde Müslüman kardeşlerini evine toplar, sabaha kadar Kur'an okuyarak, okutarak geceyi ihya ederler, nerde fakir ve kimsesiz varsa buldurur, tasaddukta bulunur, elinden gelen hayrı fazlasıyla yapardı. Evinin bitişiğinde bir komşusu bulunuyordu ve komşusunun hem anası, hem de kızı senelerden beri yürüyemez vaziyette idiler.

Kız, babasına sordu:

- Babacığım bu gün nedir? Komşumuz herkesi evine toplayıp bu geceyi Kur'an ve zikirle ihya ediyor?

Babası:

"-Yavrucuğum, bu gün âşûre günüdür, Allah katında bu günün hürmeti büyüktür", dedi.

Sonra uykuya vardılar. Fakat kız çocuğunun gözüne uyku girmiyordu. Sanki nefesi kesilmiş bir halde huşû ve haşyet ile Kur'an'ı ve zikrullah'ı dinliyordu. Kur'an'ın hatim duâsını yaptıkları vakit, yüzünü semâya doğru çevirip Allah'a niyaz ederek:

"-Ey Mevlâm! Bu gecenin senin indindeki hürmeti hakkı için, senin rızânı kazanmak için bu gece Kur'an'ını okumak için uyumamış kulların hürmeti için beni şu hâlimden kurtar, kalbimin kırıklığını sar!" dedi. Daha sözünü bitirmemişti ki, o anda âfiyet bularak bütün ağrı ve sancılarından kurtularak kalkıp doğruldu. Sabahleyin bu hali görünce şaşıp kalan babası:

-Kızım bu nasıl oldu? diye sordu.O da:

- Babacığım , bu gün ile Allah'a tevessül ettim. O da ânında bana sıhhatimi ihsan etti, dedi.

Kaynak: M. Sâmi Ramazanoğlu Duâlar Zikirler; s: 121-122)

23 Haziran 2014 Pazartesi

Vazife Bilinci ve Adalet

06:20:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Ecdadımız Osmanlılar'ın ilk şeyhülislamı Molla Fenârî(1350-1431) rahımehullah, şeyhülislam olmazdan önce Bursa kadısı idi. Onun kadılığı sırasında bir adam, pazardan bir at satın aldı. Fakat alış-verişin hemen arkasından atın hasta olduğunu fark etti. Geri vermesi gerekiyordu. Ama, satın aldığı adam zorluk çıkartır; atın hastalığını kabul etmez diye, önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama bağlamak istedi. Mahkemeye gittiğinde ise, kadıyı yani Molla Fenârî hazretlerini yerinde bulamadı. İşini ertesi güne bıraktı. Lakin at da o gece öldü. Adam ertesi günü olanları kadıya anlattı; mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu. Molla Fenârî hazretleri;

- Senin zararını ben ödeyeceğim, dedi. Adam hayretle kadıya baktı.

- Niçin siz ödeyeceksiniz; bu meselede sizin hiçbir suçunuz yok ki. dedi.

Molla Fenârî hazretleri,

- Evet öyle görünüyor ama, aslında benim suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde, ben yerimde olsaydım; olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim. At da sahibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkan şimdi yok olmuştur. Senin zararına, benim makamımda olmayışım sebep olduğu için, atın bedelini ben ödeyeceğim, cevabını verdi ve ödedi.

Kaynak: Fazilet Takvimi, 13 Ağustos 1999

Not: Fotoğraf 1900'lü yıllar Bursa 

29 Mayıs 2014 Perşembe

Allah'ım Halkıma Din Ver!...(Bir Hidayet Öyküsü)

05:11:00 Posted by Mücahid Reis No comments

"Siz Allah'ın dinine yardım edin ki, Allah da size yardım etsin."
(Muhammed Sûresi, 33)

İslâm'ın nûruyle aydınlanmış bir sîmâ, Allah'ın dinine yardım ettikçe gençleşen bir yürek: Kazakistanlı Orazgül hanım !.. Yaşı altmış yedi, ama görenleri şaşırtacak derecede genç ve dinç!.. İslâm dininin Kazakistan'da yayılması için büyük bir gayret sarfetmiş ve hâlâ bütün himmetini buna sarfediyor. Onu tanıdıkça, bir insanın bu kadar kısa sürede tek başına neler yapabileceğinin şâhidi olduk. Her şeyin bir kişiyle nasıl başladığını, Allah Teâlâ'nın gayret ve samimiyete ne sûretle bereket verdiğini gözyaşlarımızla yüreklerimizde hissettik. Buyrun siz de tanışın Orazgül Hanım 'ın İslâm heyecânıyla…

Kendinizi tanıtır mısınız?

İsmim Orazgül, yaşım 67. Çimkent'te oturuyorum. Bizim memleketimiz Kazakistan yetmiş yıl komünist rejimi altında kaldı. Kazakistanlı müslümanlar kendi kimliklerini kaybettiler. Hemen hepsi ateist ve komünist oldu. Ben de komünist idi. Resmî olarak da hükümet ve devlette de vazifelerim vardı. Taşkent'te Orta Asya Politika Üniversitesi'nde, ardından Gıda Mühendisliği Fakülteleri'nde okudum. Komünist Parti'ye girdim. Dedem mollaydı, ben komünist!.. Bir çark içine girmiştim ve artık dışarıdan başka birisinden hiç etkilenmiyordum. Günümü gün ediyor, hayatın her türlü zevkini çıkarmaya çalışıyordum. Domuz etini ve sucuğu yer, içkiyi rahat ve bolca içerdik. Eşim seyyid soyundan geliyordu, ama o benden de beterdi. Yıllarımız, hayatımızın çoğu böyle geçti.

İslâm'la nasıl tekrar tanıştınız?

1989 yılında eşimle birlikte Özbekistan'a yaptığımız bir seyahat esnasında elimize Özbekçe “Binbir Hadis” kitabı geçti. O zamana kadar hiçbir dînî kitab görmemiştik. Kazakistan'da böyle dinden, Peygamber Efendimiz'den bahseden bir eserle hiç karşılaşmamıştık. Merak ettik. Hemen okumaya başladık. Ben kitabı elimden bırakınca eşim alıyor, o bırakınca ben alıyordum. Âdeta okuma yarışına girmiştik. Sabaha kadar durmadan okuduk. Çok etkilenmiştik. Kitap bitince birbirimize döndük ve:

“-Hayat bu kitaptaymış ve bizim hiç haberimiz yokmuş!” dedik ve bu kitabı Kazakça'ya tercüme etmeye karar verdik. Eşim ilk önce iki yüz kırk hadis çevirdi. Ben de izne çıktığımda kalan hadîs-i şerîfleri çevirdim. Âdeta Peygamber Efendimizin hadîs-i şerîfleriyle hidâyet bulmuştuk. O zamana kadar İslâm hakkında hiçbir bilgisi olmayan herkes bu kitaptan çok etkilendi. Hadîs-i şerîflerin hepsine insanların ne kadar ihtiyacı olduğunu o zaman fark ettik. İnsanların, dine olan açlığını gördük.

Keşke buralarda da insanların gönüllerinin doyacağı mescidler olsaydı, diye düşündük. Çünkü bulunduğumuz şehir altı yüz bin kişilikti ve bir tane mescid vardı. Çok eski bir yapıydı. Buraya devam edenlerin çoğu ihtiyarlardı. Mescidde görevli bir molla (hoca) da yoktu. Cenâze merâsimi yapacak, insanlara namaz kıldıracak, Kur'ân ve hadîs-i şerîf öğretecek bir hocaefendi yoktu. Mescide cenaze gelir, oradan kabristanlığa götürülür ve eve dönüldüğünde içki masasında ölünün ardından ağıt okunurdu. Bir gün yolda giderken merkezî bir yerde boş ve büyük bir arsa gördüm. Burası mescid olsa ne güzel olurdu diye içimden geçirdim. Belediyeden arsayı bu maksadla istedik, bize cevap vermediler.

1991 yılıydı. Kazakistan bağımsızlığını kazandı. Valilik, belediye ve mühendisler, şehirleri elden geçirmeye ve yeniden inşa etmeye başladılar. Bu sırada görevli bir şehir mühendisi beni çağırdı ve şehrin ortasında mescid yapılmak üzere boş bir arazi tahsis ettiklerini haber verdi. Bu sefer de bizim paramız yoktu. Kazandığımız bütün maaşları mescide ayırdık. Ne kazansak, mescidin inşası için harcıyorduk. Başka işlerimiz de olduğu için mescidin inşaatında bizzat bulunamıyorduk. Para da yeterli değildi. İhtiyarlar yeni bir mescid yapılıyor diye çok seviniyorlardı, ama onların da paraları yoktu. Güç belâ biriktirdiğimiz yedi bin dolarla bir mimar-mühendis tuttuk. İnşaatı ona havâle ettik ve parayı da kendisine teslim ettik. Fakat o da parayla birlikte kayboldu. Mescid yine yarım kalmıştı. Ortada kala kalmıştık. Şimdi ne yapacaktık?!..

Halkımıza önce dini öğretecek bir müessese açalım, orada dinî değerleri öğretelim. Ardından mescid işine tekrar teşebbüs ederiz diye düşündük. Bu niyetle Kur'ân-ı Kerim'in dili olan Arapça öğreten bir kurs açmaya karar verdik. Kurs bir yıllık olacaktı. Allah'a şükür talep çoktu. 115 kişi başvurmuştu. Onlara ders vermek üzere 30 yıl imamlık yapmış birisini bulduk. Dersler bir sene sürdüğü hâlde, o hoca kimseye bir şey öğretmemiş. Irkçılık sebebiyle hiçbir kazak öğrencinin bunları öğrenmesini istememiş. Siz bunları öğrenemezsiniz, diye de alay etmiş. Bir başkasını bulduk. O da bir buçuk ay sonra eğer maaşımı üç kat arttırmazsanız bu işi bırakırım diye bir mektup yazdı. Maaşını yükseltmeye karar verdik, ama yine bırakıp gitti. Oturduk ağlamaya başladık:
“-Ya Rabbi!.. Bizim eksikliğimiz yüzünden dinine zevâl verme! Mescidimiz yarım kaldı. Arapça kursumuza hoca bulamıyoruz. Talebemiz var, hocamız yok! Allah'ım bizi affet, yardımını esirgeme!...”

O zamanlar ne kadar üzüldüğümüzü, ne kadar ağladığımızı bir Allah bilir.

Ertesi gün eşim, işine gitmişti. Dönerken iki ihtiyarla geldi. Adamlar yetmiş yaşına yaklaşmışlardı. Özbekistan'da dînî eğitim almışlardı. Hâfızdılar. Ama amel ve ibâdetleri azdı. Yalnız para için çalışıyorlardı. O yıl 113 talebe mezun oldu. Talebelerimizden altı tanesi çok iyiydi. Bunlar arasından da üçünü seçtik ve özel eğitim imkânları sağladık. Daha sonra iki senelik bir medrese açtık.

Bu medreseyi de Kazak-Arap Dili Enstitüsü'ne döndürdük. Sonra eksiğimizin dinî ilimler sahasında olduğunu düşünerek, Suudî Arabistan'a mektup yazdık ve kendilerinden bu enstitüde ders vermek üzere hoca istedik. Bu dâveti, Kuveyt ve Mısır'a da yaptık. Gelmeye başlayan hoca ve eğitimcilerle eksiklerimizi tamamlıyor, dinimizi öğrenmeye başlıyorduk.

1994-5 yıllarında İlâhiyat fakültemizi açtık. 1996 yılında İslâm'la ilgili “Dini Tanımanın Temelleri” adında ilk telif kitabımı yazdım. O kitap, yayınlanır yayınlanmaz uzun bir müddet satış listelerinin üst sıralarında yer aldı. İnsanlar İslâm'a hasretti. O zamana kadar yazdığım kitaplar hep ateizmle ilgiliydi.

1993 yılında eşim hacca gitmişti, 1995 yılında ben de gittim. Hedeflerimizden birisi de Arabistan'daki üniversitelerle görüşüp fakültemize hoca getirebilmekti. Özbeklerle beraber hacca gitmiştik. Yolda câhil birisi, “Kazaklar da müslüman mı ki?!” deyince çok üzüldüm. Ona cevâben:

“-Elhamdülillâh, müslüman tabiî!..” dedim. Ama yüreğim de içten içe sızladı ve:

“-Yüce Allah'ım, halkıma din ver!” diye duâ ettim. Hac ibâdetimizi edâdan sonra ülkemize geri döndük. Tekrar Taşkent'e gittik. Özbek medreselerinde ders veren bir kazak hoca bulduk. Evinde misafir olduk. O akşam kendisine:

“-Sen kazaksın. Halkına din öğretmelisin. Sorumlusun. Seni daha önce de dâvet etmiştik. Gelmedin. Eğer yine gelmeyecek olursan ayaklarının altından öpeceğim. Ne olur bizi yüzüstü bırakma!..” dedim ve dinim için kalktım, eğildim ve ayaklarını öpmeye teşebbüs ettim. Dizlerinin dibinde:

“-Benim halkımın dine ihtiyacı var!” diye yalvardım. Nihâyet ikna edip beraberimizde Kazakistan'a götürdük. İki ay evimizde kaldı. İki ay sonra âilesini de getirdi. Bu arada mescid inşaatımız olduğu gibi duruyordu. Bir şey yapamıyorduk ve bu durum bizi çok üzüyordu. Nice geceler düşünce ve üzüntüden uykusuz geçti. Yakınlarımızdan bir genç vardı. Zeki ve terbiyeliydi. Bir gün onunla konuştum ve:

“-Hadi seni Mısır'daki Ezher üniversitesine gönderelim. Orada dinimizi öğrensen de geri döndüğünde bize anlatsan! Çok büyük bir hizmet etmiş olursun!” dedim. O da beni kırmayarak gitti. On sene eğitimden sonra bu yıl Kazakistan'a döndü.

O ân gözlerimle gördüm ki, Allah'tan samimiyetle ne istesek duâlarımızı kabul etmiş ve icâbet buyurmuş!...

Üniversitede dersler düzenli olarak devam etmeye başlamıştı. Halktan da talep gittikçe artıyordu.

Amerika'ya 11 Eylül saldırıları olunca, Arapların ülkemizde çalışması yasaklandı. Neredeyse bütün hizmetlerimiz durma noktasına gelmişti. Allah'a yalvardım, yakardım, yardım taplep ettim. O sırada nereden geldilerse Türkiyeli kardeşlerimiz karşımıza çıkıverdi. Onları bize Allah gönderdi. Onlar bize imkân da temin ettiler ve okullarımız ücretsiz oldu. Biz de fakültemizin ismini değiştirdik, “Oturar” koyduk.

Türkiye'ye ne zaman geldiniz?

İlk defa 1993 yılında Türkiye'ye gelmiştim. Başımda şapkam vardı, saçlarım açıktı. Namazı da bilmediğimden öylece kılardım. Bir hanım geldi, başıma örtü verdi. Şapkamı çıkarıp örtüyü başıma örttü:

“-Çok yakıştı, namazlarını hep böyle kıl!” dedi. Bizi gezdirdiler. Türkler, çok dindar ve iyiliksever insanlar. Oradaki namazımdan çok huzur buldum. Gördüğüm her mescidde namaz kılmak istiyordum. Hele Sultanahmed câmiinde namaz kılarken meleklerin tepemde gezdiklerini hissediyordum.

Benzer duyguları Medine'de Peygamber Efendimiz'in mescidinde de hissetmiştim. Orada Cuma namazı kılarken sanki câmi göklere doğru çekilmiş gibi hissetmiştim. Peygamber Efendimiz'in bastığı yerler bembeyazdı. Sonra memleketime baktım, simsiyah!.. Selam verdiğimde yanımda namaz kılan kadına bir şey hissedip hissetmediğini sordum. Sanki mescid yükseldi gibi oldu, dedim. O da tebessüm etti. Anladım ki, o mübârek topraklar Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının bastığı mübârek topraklar!.. Ve hâlâ o toprakların bereket ve rûhâniyeti devam ediyor.

Hizmetlerinizi yaparken ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

Kazakistan'da müslümanların karşılaştığı bir çok zorluklar var. Dini bilmeyen insanlar, okullarımızı kapanmasına çalışıyorlar. İnsanların mescidlere gitmesinden rahatsız oluyorlar. Okulumuza dokunamazlar. Gerekirse mahkemeye giderim, bu işi sonuna kadar tâkip ederim. Canımı alırlar, okuluma dokunamazlar. Ben bu yola baş koydum.

Mâşaallah, bu yaşta bile hâlâ içinizde heyecan ve aşk taşıyorsunuz. Bu heyecanı nasıl canlı tutabiliyorsunuz?

Ben de bu işin peşini bırakırsam mücâdeleyi göze alacak kimse yok. Resmî müesseseleri çok iyi tanıdığımdan beni başlarından savamıyorlar. Allah bize güç verdiği, ömür verdiği nisbette canla başla çalışmak mecbûriyetindeyiz.

Bize son söz olarak neleri söylemek istersiniz?

Bizim kalbimizde Türkler'in bambaşka bir yeri vardır. Dinimizi, medeniyetimizi, ahlâkımızı sizden öğreniyoruz. Size teşekkür ederiz, duâlarınızı bekleriz.

Biz de size teşekkür ederiz. Allah yâr ve yardımcınız olsun. Yüce Rabbimiz size hayırlı uzun ömürler ihsan buyursun. Bize bir kişinin isterse tek başına neleri yapabileceğinin canlı şâhidi oldunuz. Allah sizin din yolundaki hizmet şuur ve gayretinizden bizlere de hisseler versin. Âmin.
Halime Demireşik
Şebnem Dergisi, 14. sayı

Not: Resimdeki Yer Kazakistan Nur Astana Camii 

18 Mayıs 2014 Pazar

Yanmak Vakti

13:21:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Hikmet, belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir işçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helâl olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her akşam en geç o terkederdi.

Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için halk çok rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek ihtiyacı hasıl olur, onu da genellikle Hikmet yapardı.

Dinî bir bayramın son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet, temizlik yapmak için fabrikaya gitti. İçeriye girip dış kapıyı kilitledi. Işıkları yaktı ve fırının kapağını açıp içerisine girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde doğru gelen işçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı. Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu.

Tam o saatlerde fırının genç ustalarından olan Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O akşam yıkattırıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu.

Dış kapıyı açtığında şaşırdı. “Hayret, içerdeki elektrikler açık unutulmuş” diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle şöyle bir itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.

Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat heyhat, kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu. Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı. Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05’i gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna gelmişti. Yanmak onun için bu dünyada başlayacaktı.

Yavaş yavaş ısınacaktı fırın... Evvela terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş sürekli artacak, artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan belki de o kalpten gidecekti. Belki de çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti... Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düşüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı.

Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı... Yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti. Birkaç gün önceydi, işçilerle acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli... Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içinde tutmuştu. Ya şimdi?.. Yanan iki parmak ucu değil, bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin önünde filmlerde gördüğü yanan adamlar canlandı. Kendi hali daha da zordu. Bir anda yanmak değildi ki bu... Adım adım, hissede hissede... Terleye çıldıra, dövüne dövüne...

İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırını da yakmış mıydı yoksa?.. Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu?.. Aman Allah’ım! Beklenen an çabuk gelmişti. Saatine baktı. Saat gecenin 1.00’i olmuştu. Nasıl geçmişti iki saat? Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür gibi... Ömürleri yanmak vaktini meyve veren insanlar gibi... Elleriyle duvarlara, demirlere dokundu. Yok canım... Korkusundan fırının yanmaya başladığını zannetmişti. Demirler soğuktu işte... Biraz sakinleşti.

Evini düşündü. Hanımı, oğlu, merak ediyor olmalıydı. Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken?.. Hayat arkadaşına karşı daha nazik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu... Keşke dövmemiş olsaydı onu....

Onlardan da mes’ul olduğu için onların hesabını da verecekti Allah’a... Keşke hanımının dediğini yapsaydı. Hanımı ona:

“Haydi, birlikte namaza başlayalım” demişti. Hikmet ise: “Biraz daha yaşlanalım” diye cevap vermişti.

Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece İhtiyarlığın hesabını verecekti.

Niçin sanki fırına gelirken camiye girmemişti? Müezzin gönlünün derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş, Allah’ın büyüklüğünü, kurtuluşun O’nun yolunda olduğunu haykırmıştı. Hiç değilse ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı. Belki Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı. “Ah ahmak kafam” diye inledi. Halbuki beş vakit namaz kılan bir insanın hâli ne güzeldi. Kıldığı bir vakit muhakkak onun son eda ettiği vakit olacaktı ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir alınla çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi.

Ya oğlu... Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun üstüne başına, yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar, kalbine niçin dikkat etmemişti? Daha o yaşta her tip pisliğin televizyon ekranlarından üzerine sıçramasına nasıl da razı olmuştu? Çocuğuna Allah’ını, Peygamberini niçin sevdirmemişti?

Aklı çocukluğuna gitti... Gençliğine uğradı, tek tek dolaştı o günleri... O günlerden elinde sadece pişmanlık veren, utandıran günahlar kalmıştı. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti.

Aklına bir fikir geldi, ‘fırının içinde teyemmüm edip namaz kılmak.’ Toprak yoktu ki... Fakat olsun... Hiç kılmamaktan iyiydi. Belki, bir ihtimal kabul edilirdi. Ellerini fırının içinde yere vurarak teyemmüm aldı. Namaza durdu. Herşeyin bitip tükendiği noktada başka kime dayanıiabilirdi ki?

Aslında her namazda öyle hissetmeliydi. Kendisini hayatında ilk defa Rabbi’yle konuşuyor gibi hissetti. Âlemlerin Rabbi’ne hamdetmeyi, O’na dayanmayı, O’ndan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Bütün benliğiyle secde etti. “Eksiksiz, yüce, merhametli Sensin” dedi acizliğini iliklerine kadar duyarak...

Yatsıdan sonra kaza namazları kıldı. Rabbinden gelmişti ve O’na dönüyordu. Ah, dönüşün O’na olduğunu hiç unutmamış olsaydı. Yoruldukça oturup tövbe etti. Estağfirullah çekti.

Nasıl da daracık yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler basıyordu.

Cengiz ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15’ti. Bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet fırının içinde alev alev yanıyor, “Cengiz!” diye bas bas bağırıyordu. Nasıl bir rüyaydı bu böyle... Birden aklına geldi. Olamaz! Fırının kapağını Hikmet’in üzerine mi kapatmıştı yoksa?.. Hemen üzerini giyip sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Gece işçileri henüz gelmemişlerdi. Kapıyı açtı, ışıkları yaktı. Hemen fırının kapağını açıp içeriye seslendi:

“Hikmet!”

İçeriden hiç ses gelmiyordu. Birkaç defa daha bağırdı. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştı ki, adının söylendiğini duyunca irkildi. Olamazdı, yanlış duyuyor, hayal görüyordu. Fakat, yine duydu. Birisi ‘Hikmet’ deyip duruyordu. Hem fırının ışığı dayanmıştı.

Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz’i gördü. Fırından çıktı. Cengiz, bir anda hortlak görmüşçesine irkildi. Korkuyla:

“Kimsin sen?” dedi.

Hikmet’in Cengiz’e sarılmak için uzanan kolları boş kalmıştı. Hikmet hâlâ ağlıyordu.

“Ne demek sen kimsin? Hikmetim işte, görmüyor musun? Dün akşam temizlemek için girmiştim. Birisi üzerime fırının kapağını kapattı”dedi.

- “Olamaz” diyordu Cengiz. “Sen Hikmet değilsin.”

Hikmet ilk önceleri Cengiz’in bu hareketine bir ma’nâ veremedi. Nasıl olur böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşı kendisini tanıyamazdı? Birden aklında bir şimşek çaktı. Hemen aynaya doğru koşup kendine baktı. Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı. Elleri kırışmış, solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu. Bir daha aynaya bakamadı. Kendisinden kendisi korkmuştu. Yanmanın ne demek olduğunu bilseler kimbilir bir gecede ne kadar insan ihtiyarlayacağı. Yarın denilecek kadar kısa bir süre sonra yanmak ihtimali bu kadar hafife alınabilir miydi? Başı ellerinin arasında kalakaldı.

Kaynak: M. Fatih Yıldırım / Hikaye - Ocak 1995 Sızıntı Dergisi