Faydalı Paylaşımlar..

7 Aralık 2014 Pazar

SON BOMBA YÜREĞİME

14:56:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Amerika ve İngilterenin beraber yaptığı bombardıman, Bağdat’ın üzerine kâbus gibi çökmüştü. 1998’in ramazan ayına bir gün kalmıştı. Fakat Irak halkı, oruç ayına neşeyle değil, korku, hüzün ve yoklukla giriyordu. Yıllardır zalim devlet başkanlarından çektikleri yetmiyormuş gibi şimdi de ABD’nin Saddam’ı bahane ederek yaptığı saldırılar,ambargonun getirdiği sefalet, halkı ölüm sınırına çoktan getirmişti. Dünyanın bir ucunda balinaları kurtarmak için trilyonlar harcanırken, burda insanları öldürmek için çok daha fazla para harcanıyordu.



Yaşlı Abdullah ve ailesi de, yokluk çekenlerdendi. Sekiz yıldır süren ambargo, oğlu Hasan’ın da işlerini bozmuş, para kazanamaz olmuştu.Ailenin tek çalışanı olan oğlunun ne sıkıntılar çektiğini biliyordu. Hasan’ın fedakârlık yaptığını, bazen peşpeşe birkaç öğün hiç birşey yemediğini çok iyi biliyordu ama elinden birşey gelmiyordu. Son zamanlarda kendisi de torunları bir lokma fazla yesin diye sofradan aç kalkıyor, ancak yaşamını sürdürecek kadar yiyordu. Yine de sıkılıyor, utanıyor, gece gündüz ne yapabilirim diye düşünüyordu. Geçen yaz ortası ölen torunu Zehra gözlerinden gitmiyordu. Gerçi doktorlar, ilaç olmadığı için kurtamadıklarını söylemişti ama Abdullah dede; ”-Eğer torunum yeterince beslenseydi, zayıf düşüp hastalanmazdı” diye düşünüyordu.
Zehra’nın “-Dedeciğim”  deyişi aklına geldikçe yaşaran gözlerini zorlukla saklıyor, hemen bastonuna uzanıp, torunlarının “-Dede,nereye !..” diye seslenişlerine cevap vermeden, kendini sokağa atıyordu.



Akşamın alaca karanlığı yavaş yavaş yaklaşırken, Abdullah dedenin evinde ailecek sofraya oturmuşlardı. Ne olduğunu anlamadığı, çok olsun diye bolca su katılmış çorbaya kaşık sallıyorlardı. Büyükler yokluğun ezikliğini paylaşıyordu. Ama çocuklar çorbaya itiraz ediyor, çocuk saflıklarıyla çaresiz büyüklerini ne kadar yaraladıklarını bilmiyorlardı.



O sırada dışardan siren sesleri gelmeye başladı. Anlaşılan yine bombalama başlayacaktı. Sofrayı olduğu gibi bırakıp karı-koca çocuklarını kucakladılar. Son birkaç gecedir insafsızca yapılan bombardımanlarda, bu koşuşturmaya alışmışlardı. Özellikle önceki gece gördükleri manzaradan sonra daha büyük korkuyla, aceleyle sığınağa koşuyorladı. Önceki gece, bombardımanın bitiminden sonra, sığınaktan çıktıklarında kendi evlerinden az ötede, sığınağa gidemeyen bir anne ile çocuğu biribirine sarılmış olarak, feci halde ölmüştü. Son anında bile çocuğuna sarılmış olan annenin vücudunun yarısı yoktu.



Aceleyle evden çıktılar. Henüz birkaç adım uzaklaşmışlardı ki, kucağında iki çocuğunu taşıyan Hasan, babasının çıkmadığını farketti. Hızla eve döndü. Kapıdan içeri baktığında, babasının düşünceli düşünceli oturduğunu gördü, telaşla seslendi;
“Hadii babaa!.. siren seslerini duymadın mı!..”.
Yaşlı Abdullah sesine öfke tonu vermeye çalışarak seslendi.
-Ben çocuk değilim, geliyorum. Sen oyalanma çocukları götür.
 Kalktı bastonuna uzandı, sonra kapıda bekleyen oğluna döndü;
-Bak hâlâ bekliyor. Yaşlandım diye sözüm dinlenmiyor mu artık !…”
-Estağfurullah baba. Ama sen de acele et biraz
Bu sözüne de babasının kızabileceğini düşünerek hemen dışarı çıktı, kucağında çocuklarıyla sığınağa doğru koşmaya başladı.



Hasan, evini görebileceği son köşeyi dönerken durdu, geri baktı. Babasının çoktan kapının önüne çıkması gerekirdi ama görünmüyordu. Acı siren sesleri arasında birkaç saniye daha bekledi ama babası çıkmadı. Geri dönmeye cesareti yoktu, babasını kırmaktan hâlâ çok çekinir, daima saygılı davranırdı. Koştu sığınağa girdi, hanımını aradı, izdiham yaşanan kalabalıkta şans eseri kısa sürede buldu. Çocuklarını hanımının yanına bıraktıktan sonra babasını aramak için geri dönmek istedi ama kalabalıkta geriye gitmesi çok zordu. Epey gayret ettikten sonra kapıya yanaşmıştı ki sığınağın kapılarının kapatıldığını gördü. O ana kadar girmiş olabileceğini ümit ederek babasını aramaya başladı, ama bir türlü bulamıyordu, gittikçe daha çok endişeleniyordu. Dışardan bomba sesleri gelmeye başlayınca Hasan birden irkildi, “-Baba !..”  diye bağırarak sığınağın kapılarına hücüm etti. Yokluk içindeki aileye yük olmamak için babasının kendini feda etmek istediğini anlamıştı ama sığınağın kapılarını açtırması imkansızdı.


Abdullah dede, evin hemen önüne koyduğu sandalyede oturmuş, gökyüzünü seyrediyordu. Gökyüzünden geçen parlak ışıltılı, alevli bombalara bakıyor, içini çekiyordu;

“-Çocukken, kayan bir yıldız görünce ne çok sevinirdim. Bu bombaları atanlar da çocukken öyle sevinir miydi acep?”



Abdullah dede, okumuş bir adamdı, kültürlüydü. Bağırdı gökyüzüne;

“-Eh Amerika, eh İngiltere mazlumun ah’ı kalır mı sanırsınız !.  Sizden büyük Allah var !..”

Bunu söylerken Atlantis denen kayıp ülke hakkında yıllar önce okuduğu yazıyı hatırlamıştı. O yazıda, teknolojisi ve ordusu diğer ülkelerden çok güçlü olan Atlantislilerin, diğer ülkeleri sömürdükleri, ezdikleri ve artık hiç bir gücün karşılarında duramayacağını düşündükleri bir zamanda, gökyüzünden düşen çok büyük bir meteorun çarpmasıyla tüm kıtanın okyanusa gömüldüğü anlatılıyordu. Abdullah dede, ABD’yi Atlantis’e benzetiyordu. Tekrar bağırdı;

“-Mazlumun ah’ı kalmaz !..” .Şehadet getirdi, oturduğu sandalyede başını önüne eğdi, dualar mırıldanmaya başladı…

Yazar:Ahmet Ünal ÇAM

Sorgu

14:20:00 Posted by Mücahid Reis No comments


“Adın ne senin?”

“İsmim Yavuz efendim.”

“Adını sordum adını! İsmini bırak!”

“Yavuz efendim.”

“Bizle dalga geçiyorsun herhalde. Böyle ad olmaz. Onu çağdaş hale sokup biraz değiştirelim. Yaz kızım! Bu Tavus’muş. Ne iş yapıyorsun sen?”

“Talebeyim efendim.”

“Yaz kızım! Öğrenciymiş. Kırlarda gezerken yakalanmışsın.”

“Bahar gelmişti efendim, onu seyrediyordum.”

“Bu bahar, komşunuzun kızı falan mı?”

“Hayır efendim! İlkbaharda uyanan tabiatı kastetmiştim.”

“Geri zekâlı olduğun açıkça belli zaten… Bir öğrenci tabiatla uğraşmamalı. Ama “her şey tabiatın eseri “ diyorsan o başka tabi. Ne işin var bağlarda bahçelerde?”

“Efendim ben orada gezerken birbirinden güzel çiçekleri seyreder, toprağın canlanışını tefekkür eder ve yaradılışın sırrına ermeye çalışırım. Kısacası, o yeşilliklere hayranım.”

“Yeşil dedin ha! Açık bir itiraf bu… Yaz kızım! Bu da yeşillerdenmiş. Bir daha yeşilin ve doğanın sadece tivi’lerden seyrettirilmesine… Elinde bir tarih kitabı varmış. Bunun için ne dersin?”

“Geçmişimi öğrenmek istemiştim.”

“Başka işin yok mu sersem, geleceğe baksana! Tarihini öğrenmek yasaktır bilmiyor musun?”

“Bilmiyordum efendim.”

“Devrim tarihi okumak serbesttir ama, tarihini öğrenmen kesinlikle yasak!”

“Niyetim kötü değildi efendim. Sadece büyüklerimin nasıl insanlar olduğunu öğrenmek istemiştim.”

“Bu daha da kötü ya! Ya iyileri ararken, iyi bilinen kötüleri de öğrenirsen? Hem iyileri bilmen de iyi olmaz. Yaz kızım! Bir daha tarih okutturulmamasına… Cebinden bir namaz takkesi çıkmış. Dedenin takkesi değil herhalde de mi?”

“Değil efendim. Benim dedem sarık bağlardı zaten.”

“Senin bütün geçmişin karanlık ya! Yaz kızım! Gerçek aydınların yanında aydınlanıncaya kadar göz hapsinde bulundurulmasına… Sıradaki kız gelsin. Adın ne senin?”

“Ayşe efendim.”

“Ne kadar da ters bir ismin var senin. Bu yüzden tersten okuyup düzeltmek gerek.böylelikle sizin için düşündüğümüz kimliğe çok uygun düşer. Yaz kızım! Bu kız eşyaymış. Sen Eşya! Başındaki örtü için ne diyeceksin?”

(Cüneyd Suavi Hayatın İçinden Hikâyeler Zafer Yayınları)

Unutulan

13:53:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Bir yoksul bir mescide konuklamıştı. Açtı, susuzdu. Karanlık bastıktan sonra arkasından bir tıkırtı duydu. Kendi kendine: “Kalk” dedi, “gelen galiba iyi kişi. Beni namaz kılarken görür de iyilik eder.” Başladı namaz kılmaya. Hem de sabaha kadar hiç durmadan. Hep arkadan onu seyreden kişiyi düşünüyordu. Sonra tan yeri ışıdı, mescidin içindeki karanlık gitti. Yolcu, görebilmek için yavaşça arkasına döndü, baktı.

Gördü ki, mescidin açık kalan kapısından bir köpek girmiş, ortalığı şaşkın şaşkın seyrediyor.

O zaman yolcu, ağlamaya başladı:

“Vah bana! Ah bana! Bütün gece bir köpeğe yaranmak için ibadette bulundum, beni o görecek sandım. Halbuki beni her zaman gören Allah’ı unuttum.

Kaynak:Yusuf Çetindağ Şark Klâsiklerinden Seçmeler Kaynak Yayınları

TERZİ

13:28:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Bir bilgeye sormuşlar:

'Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?

'Terzimi severim,' diye cevap vermiş.

Soruyu soranlar şaşırmışlar:

'Aman üstad, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kim oluyor? O da nereden çıktı? Neden terzi?'

Bilge, bu soruya da şöyle cevap vermiş:

'Dostlarım, evet ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde, benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar da, beni hep aynı gözle görürler.'

Kaynak:Selim Gündüzalp, Dostluk Öyküleri, Zafer Yayınları, 2004.

Tuz ve Su

13:16:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Hintli bir yaşlı usta, çırağının herşeyden sürekli şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.

"Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "Çok Tuzlu" diye yanıt verdi.

Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerideki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:

"Tadı nasıl?"

"Ferahlatıcı" diye yanıt verdi genç çırak.

"Tuzun tadını aldın mı?" diye soran yaşlı adamı, "Hayır" diye yanıtladı çırağı.

Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

"Hayattaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acın olduğunda yapman gereken tek şey, acı veren şeyle ilgili duygularını genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.

Kaynak: Bilgelik Hikâyeleri, Cevdet Kılıç, İnsan Yayınları.

Uçuş Gücü

12:54:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Genç bir dağcı bir zirveye bayrak dikmek istemiş. Çıkmayı düşündüğü dağ pek yüksek olmasa da, diğerlerine oranla pek rağbet görmüyormuş. Dağın dik yamaçları, ikide bir derin yarıklarla kesildiğinden, en usta dağcıları bile korkuturmuş. Fakat esas tehlike, söz konusu yarıkların karla örtülmesiymiş. Kara bastığını sanan şanssız yolcular, yüzlerce metre aşağı uçuverirmiş. Dağ keçileri bile ürkermiş buradan. Eğer yaşlı bir tekeyi rehberlik yapmaya ikna edemezlerse, boyunlarını bükerek dönüşe geçerlermiş.

Kısacası bu dağda, kuşların dışında pek canlı görünmezmiş. Bir de dağ fareleri...

Genç dağcı, söz konusu zorlukları iyi bilse de, içindeki arzuyu yenememiş.

Ve bir gün hazırlık yaparak bulutlarla örtülen zirveye yönelmiş. Üç gün sonra hedefine ulaşmış ama bir de bakmış, gökyüzünde, kartalların daireler çizdiği yerde, ak saçlı-sakallı biri uçup duruyor.

Delikanlı aşırı yorgunluktan hiçbir şey düşünemez durumdaymış. Gördüğünü hayal sanıp önüne döndüğünde, "Kolay gelsin!" demiş biri hemen yanı başından. "Buralara sadece ben çıkarım sanıyordum. Ama seninle birlikte şimdi üç oldu. On beş yıl kadar önce, senin gibi biri daha çıkagelmişti. Sıcak bir şey içelim de biraz nefeslen. Daha sonra yemek yeriz inşaallah."

Genç dağcı, paniğe kapılarak küçük çocuklar gibi çığlık atmış. Gökyüzünde gördüğü adammış bu. Biraz sakinleşince, yaşlı adam bir bardak çay uzatmış ona, etrafa mis gibi kokular yayan, daha yeni konmuş gibi sıcacık...

Zirvenin yamacında, geniş bir mağara bulunuyormuş. İhtiyarın yaşadığı, soğuktan hem kendisini hem de bir kaç keçisini koruduğu yer.

Oraya geçerek sohbete başlamışlar.

Delikanlı hiç durmadan sorular soruyormuş. İhtiyarın nereden geldiğini, kimlerden olduğunu, böyle yüce bir makama nasıl eriştiğini...

Yaşlı adam kırmamış genç dağcıyı. On beş yıl kadar önce yanına gelen diğer gençten bahsetmese de, yeni misafirinin bütün sorularını cevaplamış. Önceleri büyük bir şehirde yaşadığını, bir batağa düşer gibi sayısız günaha girmek zorunda kaldığını, sonunda bu dağa kaçıp tek başına yaşamaya başladığını; kısacası günahlardan uzaklşınca, Rabbinin de kendisini böyle güzel bir makama yükselttiğini anlatmış tatlı bir dille.

Delikanlı bu sözlerden çok etkilendiğinden o ihtiyar gibi hayat sürmeyi, Allah'a kulluktan başka bir şey düşünmemeyi, sonunda da göğe yükselmeyi istemiş. Eğer o ihtiyarın yanında kalırsa, her işini mükemmel bir şekilde görecekmiş, üstelik de hiç şikayet etmeden.

Yaşlı adam onu uyarmış tabi: "Bu tür makamlar istenmez, belki verilir. Hedefimiz Allah rızasıdır" diyerek. Fakat delikanlı çok ısrar ediyormuş. Özellikle gökyüzüne yükselme konusunda...

Yaşlı adam fıtratı gereğince, "Olmaz!" demekten hiç hoşlanmıyormuş. Göğe çıkma hususunu defalarca açarak: "Bu iş Allah'ın işidir; verecekse O verir. Bildiğim kadarıyla, göğe yükselmek için her türlü günahtan uzak kalmak gerekir. Zaten oraya yükselmek tehlikelidir. Yeryüzünde bir hata yapsan neyse ama, gökyüzünde yaparsan mahvolursun, bunun telafisi mümkün değildir" demiş.

Genç adam, kendisini bu dağ başında veya gökyüüznde günaha sokacak bir şey bulunmadığına karar verince, ihtiyara yaptığı baskıyı artırmış.

Yaşlı adam garanti vermese de, en nihayet misafirine boyun eğmiş, "Her şeyde bir hayır vardır" diyerek.

Aradan beş yıl geçmiş. Delikanlı ihtiyarın işlerini görürken bir yandan da ezbere Kur'an okuyormuş. Zikir desen zikirde, şükür desen şükürde emsalsizmiş. Eski günahları için günde en az bin kere tövbe ediyormuş. Teheccüdler, nafile namazları, kaza namazları ve oruçları, en sonunda beklenilen meyveyi vermiş. Ve bir ramazan gününde, büyük bir ihtimalle kadir gecesinde, yerden bir kaç metre kadar yükselmeyi başarmış. Bayram yapmış delikanlı bayramdan önce. İnanılmaz derecede şevke kapıldığından, beş yıl daha çalışarak istediği yüksekliğe çıkacak hale gelmiş.

Yaşlı adam durumu farkedince, bir kez daha ikaz etmiş delikanlıyı: "Bu makamın hakkını vermelisin! Sakın şımarayım deme, çok feci tokat yersin! İbadetlerini daha da artır! Dağ başı deyipde kendini salma! Bu dünyanın günahları, dört bir yandan yağmur gibi dökülür üstümüze. Şüpheli şeylere asla yanaşma! Hele göğe yükselince hiç boş bulunma! Bu makamda hata kabul edilmez, sonra paldur küldür düşersin!" diye...

Delikanlı eminmiş kendisinden. Gökyüzündeki kuşlardan istese de zarar gelmezmiş ona. Onları öldürecek değilmiş ya!

Bir gün delikanlı yine göğe yükselmiş. Eskiden ancak üç günde tırmandığı zirveyi yükseklerden tefekkür etmekteyken, daha yükseklerden uçan bir şey farketmiş. Yolcu uçağıymış bu, mavi boşluğa bembeyaz çizgiler çizen...

Delikanlı meraka kapılarak bir hamlede çıkmış onun yanına. Önce kanatlarından birine oturmuş. Sonra da pencerelere yanaşmış usulcacık.

İçeride yüzlerce insan varmış. Rahat koltuklarında kestirme yapanlar, bebeklerini doyuran merhametli anneler, son derece şık giyinmiş iş adamları ve onlara hizmet eden güler yüzlü, boylu poslu hostesler.

Sanki hepsi birer dünya güzeli...

Delikanlı hostesleri seyre koyulduğunda, sıtmalı hastalar gibi sarsılmaya başlamış ve uçuş gücünü o anda kaybetmiş. Aşağıya tepe taklak düşmek üzere iken, zorlukla tutunmuş uçağın kanadına. Bu arada korku çığlıkları atsa da, uçaktaki yolculardan kimse onu duymamış, kimsecikler görmemiş.

Yaşlı adam, aşağıdan onu seyrediyormuş. On yıllık misafiri, o uçakla birlikte gözden kaybolurken: "Demek ki buradan gitmek istedi" demiş. "Benden bıkmış olmalı. Fakat anlamıyorum. Bu kadar güzel uçarken o uçağın kanadına neden tutundu? Daha önce yanımda kalan genç de, başka bir uçağa tutunup ayrılmıştı."

(Cüneyd Suavi Hayatın İçinden Hikâyeler)

5 Aralık 2014 Cuma

Üç Filtre

13:43:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Bir gün, bir tanıdığı bir bilgeye rastladı ve:

“Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?” diye sordu.

Bilge:

“Bir dakika bekle” diye cevap verdi. “Bana birşey söylemeden önce senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna Üçlü Filtre Testi deniliyor.”

“Üçlü Filtre de ne?” diye sordu adam.

Bilge:

“Birincisi, Gerçek Filtresi” dedi. “Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan emin misin?”

“Hayır” dedi adam. “Aslında bunu sadece duydum ve...”

“Tamam,” dedi bilge. “Öyleyse sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun. Şimdi ikinci filtreyi deneyelim. İyilik Filtresini... Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi bir şey mi?”

“Hayır, tam tersi...”

“Öyleyse,” diye devam etti bilge, “onun hakkında bana kötü birşey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin. Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı. Faydalılık Filtresi... Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?”

“Hayır, gerçekten değil.”

“Peki,” diye tamamladı bilge, “eğer bana söyleyeceğin şey doğru değilse, iyi değilse ve de faydalı değilse, bana niye söyleyesin ki?”

Kaynak: Zeki Kanmaz, Ders Veren İbretlik Hikayeler, Neden Kitap Yayınları, 2014, İstanbul.

Üç Sual ve Bir Cevap

13:18:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Mevlânâ’ya felsefecilerden bir grup gelerek bazı sorular sormak istediklerini söylediler. Mevlânâ’da onları hocası Şems-i Tebrîzî’ye havale eder. Bunun üzerine onun yanına giderler. Şems-i Tebrîzî mescidde, talebelerine, bir kerpiçle teyemmümün nasıl yapılacağını gösteriyordu.

Gelen felsefeciler üç sual sormak istediklerini belirttiler. Şems-i Tebrîzî, “Sorun” dedi. Felsefecilerden biri sormaya başladı.

“Allah var dersiniz; ama görünmez. Göster de inanalım.”

Şems-i Tebrîzî, “Öbür sorunu da sor” der.

O, “Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonrada ateşle ona azap edilecek dersiniz. Hiç ateş ateşe azap eder mi?” dedi.

Şems-i Tebrîzî; “Peki öbürünü de sor” der.

O, “Ahiret’te herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezasını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları, canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın” der.

Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurur. Soru sormaya gelen felsefeci, derhal zamanın kadısına gidip, davacı olur. Ve “Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu.” diye şikayet eder.

Şems-i Tebrîzî, “Ben de sadece cevap verdim” der.

Kadı bu işin açıklamasını ister.

Şems-i Tebrîzî şöyle anlatır: “Efendim! Bana “Allah-u Teâlâ’yı göster de inanayım” dedi. Şimdi bu felsefeci, başına vurduğum kerpicin başında ağrı yaptığını söylüyor, başının ağrısını göstersin de görelim.

Yine bana, şeytana ateşle nasıl azap edileceğini sordu. Ben buna toprak parçasıyla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Toprak toprağa nasıl acı verir?

Yine bana, “Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz.” dedi. Benim canım, onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyada küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan ahiret hayatında niçin hak aranmasın?”

Felsefeci bu güzel cevaplar karşısında mahcub olup, söyleyecek söz bulamaz.

Kaynak: Bilgelik Hikâyeleri, Cevdet Kılıç, İnsan Yayınları.

Vahşi Ormanın İnsanlaşmış Hayvanları

13:04:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, ucu bucağı bulunmayacak kadar büyük bir orman varmış. Meşesi, çamı, gürgeni, söğüdü ve daha nice ağaç çeşidiyle ve aslanından sincabına, serçesinden yılanına çeşit çeşit hayvanıyla cennet gibi bir ormanmış bu. Aslanlar ceylan sürülerinin peşinden koşarmış, ama karınları tokken yanlarından geçip su içen aynı hayvanlara dönüp bakmazlarmış bile. Nehirlerde büyük balıklar küçük balıkları yutarmış, ama ne küçük balıkların nesli tükenirmiş, ne de büyük balıklar sırf küçük balık yutmak için aç değilken ava çıkarmış. O yüzden orman yüzünden ne ceylan türünün ne de küçük balığın silindiği görülmemiş.

Gel zaman git zaman, bu ormanın içine kötülük tohumları düşmeye başlamış. Ormanın dışındaki köylere gidip tavukları boğazlamayı marifet bilen tilkiler, orada insanlardan gördüklerini ve duyduklarını ormanda uygulamaya kalkmış.

Ne mi yapmışlar? İnsanlardan duydukları “Burası benim. Şuraya kadar bana ait,” veya “Buralar bize ait, bizden başkası giremez” gibi sözlerin cazibesine kapılıp ormanda bir “tilkiler diyarı” kurmaya karar vermişler.

Ormanın daha yoğunca yaşadıkları bir köşesini seçip:

“İşte” demişler, “burası artık ´Tilkistan´dır´. Tilkistan´da sadece tilkiler yaşar ve burası tilkilerindir.”

Sonra da sınır diye yere belirli belirsiz çizgiler çizmişler, fakat diğer hayvanların bu çizgileri pek de umursamadığını fark edince hemen tedbirler almışlar. “Tilkistan” ın sınırlarına güçlü-kuvvetli tilkileri nöbetçi olarak dikmişler. Bu tilkiler sınırdan geçmeye çalışan daha zayıf hayvanları yaka paça uzaklaştırmışlar.

“Haddinizi bilin. Siz tilki değilsiniz. Öyleyse burada ne yaşayabilir, ne de izinsiz geçebilirsiniz” demişler.

Egemenliklerini ilan ettikleri orman köşesinde yaşayan sincapları, fareleri, ceylanları, tavşanları vs. dışarı atmışlar.

Bu olup bitenlerin haberi ormanda çabucak yayılıvermiş. Tilkilerin yaptıklarını meşrulaştırmak için, başkalarının da aynı şeyi yapmasını istemiş ve o yüzden de kurt, aslan, fil vs. gibi daha kuvvetli hayvan sürülerinin yanına gidip:

“Bakın şu nehir kenarı tam size göre. Burası da sizin ülkeniz olsun.” Veya:

“Şurada çok güzel meyveli ağaçlar var, tam size lâyık” gibi sözler etmişler.

Bu hayvanlar da “Bizim tilkilerden neyimiz eksik?” diye düşünüp ormanın büyükçe bir kısmını kendilerine ayırmışlar.

Böylece ormanı “Aslanistan”, “Gergedanistan”, “Kurtistan” veya “Filistan” gibi bir sürü parçaya ayırmışlar.
Ormanı bu şekilde paylaşma ve sahiplenme işi öyle bir çılgınca boyuta varmış ki, sincaplar ve tavşan gibi hayvancıklar bile “büyükler”den arta kalan bir-iki ağaçlık bir orman köşesini hemen “Tavşanistan” veya “Sincapistan” diye ilan edivermiş.
Buna diğer kuvvetli hayvanların pek aldırdığı yokmuş gerçi; çünkü sanki kendilerininmiş gibi oralarda zaten yatıyor, uyuyor, avlanıyorlarmış.

“Olsun” diyormuş sincaplar “netice bizim de kendimize ait cennet gibi bir beldemiz var ya.”

Bütün hayvan türleri en güzel ve yüksek ağaçların ormandan kaptıkları kendi köşelerinde bulunduğunu, en güzel ve lezzetli meyvelerin kendi ağaçlarında yetiştiğini; diğer hayvan gruplarının sırf bu yüzden gözlerini kendi beldelerine diktiğini düşünmeye başlamış. Bütün hayvan grupları topraklarının dört bir tarafının düşman hayvanlarla çevrili olduğunu, bu yüzden hep tetikte olmaları gerektiği fikrine de kapılmışlar. Kurtların arasındaki konuşmalara kulak verdiğinizde üç cümleden birisinin “Kurdun kurttan başka dostu yok” olduğunu duyarmışsınız. Fillere sorarsanız en kuvvetli hayvan türü filler, kurtlara sorarsanız en cesur hayvanlar kurtlar, tilkilere göre ise en zeki ve en yetenekli hayvan türü elbette ki kendileriymiş. Kısacası, hayvan türlerinin arasında sadece hayali sınırlar değil, rekabet ve kıskançlık uçurumları da girmiş.

Fakat bu gidişatın acı meyvelerini tatmaları pek uzun sürmemiş. Hayvan sürüleri arasında önce sınır kavgaları başlamış. Aslanlar kutlarla, filler kaplanlarla, tavşanlar sincaplarla sürüler halinde kavgaya tutulmuşlar.

“Tek bir ağaç dalımızı bile kimseye vermeyiz” diyormuş kimisi.

“Siz bizim topraklarımızdan izinsiz geçtiniz, bunun cezasını çekeceksiniz” diyormuş bir başkası.

Bazen kurtlarla tilkiler birleşip aslanlara saldırıp onların birkaç ağacını ele geçiriyorlarmış, ama aslanlar bir gece baskınıyla ağaçlarını tekrar kazanıp, üstüne bütün “Tilkistan”ı istila ediyorlarmış. Bazen geyikler tilkilerle meydan savaşına çıkıyormuş. Ama bu arada onlarca hayvan boş yere can veriyor, yüzlercesi yaralanıyormuş.

Bu işten en çok zararı zayıf hayvanlar çekiyormuş. Ne geyikler, ne ceylanlar ormanın diğer köşelerine geçemedikleri için yeterli beslenemiyorlar ve aç kalıyorlarmış. Üstelik yırtıcı hayvanlar için diğer hayvanları avlamak artık bir beslenme yolu olmaktan çıkıp, öç ve zevk alma aracı haline gelmiş. Hiç aç değilken geyik veya ceylan sürülerinin arasına dalıp onları öldürdükten sonra bırakıp gidiyorlarmış. Aslanlar diğer taraftan, “Aslanistan”ları hemen kenarına ilan ettikleri nehrin sadece kendilerine ait olduğunu, başka hiçbir hayvan grubunun ondan su içemeyeceğini iddia etmişler. Bunun üzerine, başta çok sayıda ceylan, geyik ve zürafa gibi daha zayıf hayvanlar susuzluktan telef olmuş. Nehirden gizlice su içmeye çalışan kimileri ise aslanların pençeleri altında can vermiş. Aslanlar, sadece kendilerine tabi ve yardımcı olacağına söz veren hayvanların nehirlerden yararlanmalarına izin vermişler.

Kısacası bütün ormanı bir kargaşadır, bir kavga ve dirliksizliktir almış kaplamış. Bir zamanlar cennet gibi her şeyin ahenk ve huzur içinde sürüp gittiği, hayvanların kardeş kardeş yaşadığı orman artık cehennemden farksız hale gelmiş. Bütün hayvanlar anlamsız bir kavga ve kıskançlığa; asılsız ve dahası haksız bir paylaşım ve rekabete tutuşmuş. Tek bir istisnayla…

Kuşlar bütün bu kavgaları yüksekten kimi zaman acı acı gülerek, kimi zaman üzülerek izliyorlarmış. Çünkü ulu çınarların tepesinden bakıldığında ormanın tamamı görülebiliyor; aşağıda ne filistanın, ne tavşanistanın ne de aslanistanın sınırlarının gerçekte var olmadığını görebiliyorlarmış. Ve bu hayali sınırlar, kanatların kendilerine sağladığı özgürlükle ormanın istedikleri köşesine uçabilen kuşlar için hiçbir engel teşkil etmiyormuş.


Kaynak: Murat Çiftkaya, Ahirzaman Masalları, Zafer Yayınları, 2001.

Yedi Kutsal Gerçek

12:34:00 Posted by Mücahid Reis No comments


(Bir bilge ile kendisine yirmi yıl talebelik yapan birinin arasında geçen bir konuşma):

- Kaç yıldır benim yanımdasın?

- Yirmi yıldır efendim.

- Bu zaman süresince benden ne öğrendin?

- Hiçbir şeyle değişmeyeceğim yedi gerçek öğrendim.

- Ömrüm seninle geçtiği halde topu topu yedi gerçek mi öğrendin?

- Evet!

- Söyle bakalım öyleyse, neler öğrendin?

- Baktım ki herkes bir şeyi dost ediniyor, ona gönül verip bağlanıyor. Ancak, bunların hemen hepsi insanı yarı yolda bırakıyor. Ben ise, beni hiç bırakmayacak, ölümden sonra bile benimle gelecek şeyleri aradım. Ve dost olarak iyilikleri seçtim kendime. Ki, onlar sonsuz bir yükselme yolculuğuna çıkmış insanoğlunun hiç tükenmeyecek azığı ve en gerçek dostlarıdır.

- Çok güzel, ikincisi ne bakalım?

- Baktım ki, insanların birçoğu geçici dünya değerlerine dört elle sarılmış onları koruyor, kasalarda saklıyor, kaybolmaması için her çareye başvuruyor. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine, ününe tutunmuş sımsıkı, onları elden çıkarmamak için çırpınıp duruyor. Oysa ben varlığımı ve bütün isteklerimi O’na satıp, gönlümü yalnız O’nun sevgisine açtım.

- Devam et!

- İnsanların üstün olmak için birbirleriyle yarıştıklarını gördüm. Ancak birçoğu üstünlüğü yanlış yerlerde arıyor ve birbirinin üstüne basarak yükselmek istiyordu. Bunun üzerine üstünlüğü geçici dünya değerlerinde değil, akıl ve ahlakça yükselmekte, kötülüklerin her çeşidinden el etek çekip, iyiliklere vasıta olmakta aradım.

- Devam et yavrum!

- Yine baktım ki, insanlar sabahtan akşama birbirleriyle uğraşıyor, boş yere hayatı zehir ediyorlar kendilerine. Bütün bunların benlik, bencillik ve çekememezlikten ileri geldiğini gördüm. Ve gönlümü bu kirlerden arıtarak, herkesle dost olup, huzur ve güven içinde yaşamanın yolunu buldum.

- Sonra?

- Nedense herkes hatasının sebebini hep dışta arıyor ve başkalarını suçlamak yoluna sapıyordu. Böylece suçlarının örtüsü altına saklanıyordu. Oysa insanın başına ne geliyorsa, kendi yüzünden ve kendi eliyle geliyordu. Bunu bilip yalnız kendimle cenge girerek, nefsimin iradesine uymamaya ve vesvese verenin ağına düşmemeye çalıştım.

- Doğru!

- Baktım ki insanlar şu bir lokma ekmek ve dünya geçimi için helal haram demeden, her türlü hakkı çiğnemekten çekinmiyorlar. Hem başkalarının hakkını alıp onları yoksul bırakmakla, hem de bu haksızlığın azabını ağır bir yük gibi vicdanlarında taşımakla iki kere kötülük etmiş oluyorlar. Oysa doğru yaşanıldığında ve hakça bölüşüldüğünde, dünya nimetleri insanlara yeter de artar bile.

- Ve yedincisi nedir evlat?

- Yedinci olarak şunu gördüm ki, insanlar bir şeye dayanmak ve güvenmek ihtiyacındadırlar. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine… Bunların hepsi de bir süre sonra yıkılacak iğreti desteklerdir. Ben ise yalnız O’na sığınıp yalnız O’ndan yardım diledim. Ve bunun karşılığı sonsuz bir güven oldu.

- Seni tebrik ederim evladım. Ben de yıllar yılı bütün din kitaplarını inceledim. Hepsinin bu yedi gerçek etrafında toplandığını tesbit ettim.

Kaynak: Bilgelik Hikâyeleri, Cevdet Kılıç, İnsan Yayınları.

4 Aralık 2014 Perşembe

Yolsuzluk

12:13:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Talip efendi, bir tıp fakültesi hastahanesinde uzun yıllardan beri çalışıyordu. Canına tak etmişti gurbette çalışma. Memleketine, oradaki tıp fakültesine gitmeye karar verdi. Dilekçesini bugünden tezi yok yazmalıydı. Hizmetli kulübesine gitti. Bir hastadan aşırdığı kalemi aldı. Muhasebeden alıp kullanmak için orada bulundurduğu bir kâğıda dilekçesini karaladı, altına imza attı. Kalemi bir kenara fırlatarak hastahane müdürünün odasına yöneldi.
Yolda giderken birkaç arkadaşına takıldı. Onlara el şakası bile yapmayı düşündü ama nedense bunu yapmaktan vazgeçti. Neşeliydi... Oradan ayrılması ve yeni yere tayini için bütün şartlar hazırdı.

Müdürün kapısını kendinden emin bir şekilde tıklattı. İçeriden kalın ve emir verici bir 'gel!' sesiyle içeriye girdi. Müdür onu görünce tebessüm etti. O da müdürün karşısında olduğundan daha ciddi ve işbilir bir görünüm aldı. Elindeki dilekçeyi müdürün parlak, geniş masasına bırakırken, 'tayinimi istiyorum', diye yavaş bir sesle rahatsız edişinin sebebini açıkladı.

Müdür, 'İyiydik Talip efendi!' dedi öylesine. Bu o kadar belliydi ki yüzünde hiçbir ifade belirmemişti müdürün. Talip'in ne kadar menfaatçi biri olduğunu bilmekteydi. Başka personelden gelen şikâyet dilekçeleri bunun ispatıydı.

'Müdürüm memlekete gideyim, burada çoluk çocuk geçinemiyoruz' dedi Talip.

Müdür, 'Peki hemen işleme alacağım dilekçeni' dedi ve üzerine bir havale yazısı yazarak kaleme gönderdi dilekçeyi. Tayin işlemleri böylece başlamıştı.

Talip, zengin olma fikrini kafasından bir türlü atamıyordu. Bu dünyada çalışarak zengin olmak pek zordu, bundan dolayı zengin olmanın kolay bir yolunu bulmalıydı. Kahrolası oynadığı totolar, lotolar ve diğer şans oyunları hiçbiri para getirmemişti bu güne kadar. Dilekçeyi verdikten sonra hırsızlık plânları kurmaya başladı.

Beyin cerrahisi bölümündeki en pahalı bir âletin pazarlamasını yapıp geliriyle memlekette daha iyi yaşama şansını elde etmeyi düşündü. Hayâllerini gerçekleştirebilir miydi? Tayini çıktığından dolayı kimse ondan şüphelenmeyecek, gittikten sonra da mesele kapanıp gidecekti.

Akşam yemeğinde bu düşüncelerle karısıyla ve çocuklarıyla hiç konuşmamış, yemekten sonra yatak odasına çekilmişti. Giderken karısına, 'Tayinimiz çıkıyor evdeki eşyaları toplamaya başla!', diye bir emir vermeyi ihmâl etmedi.

Kadın sevinmişti bu duruma, fakat kocasının kafasında bir kurdun dolaştığını hissetmesine rağmen hiçbir şey dememişti. Her zaman böyle burnundan solumaya başladığında susar, onu kızdırmaya çalışırdı; bugün de aynı şey yaptı.

Ertesi gün elini yüzünü yıkadıktan sonra evdekilerle vedalaşmadan ayrıldı. Hastahaneye varınca önlüğünü giydi. Gereken işleri yapmaya başladı, fakat aklında hep tasarladığı şeyi nasıl yapabileceği vardı. Arkadaşları, 'Talip oğlum, yüzünden düşen bin parça, ne bu Allah aşkına? Tayinim çıkacak diye adam sevinir, sen ise, üzülüyor gibisin. Hadi çaylar hazır, birer bardak içelim de kurtulalım şu kasvetten.' demişlerdi.

Talip bu sözlerden sonra kendine geldi. Küçük odanın bir köşesinde alüminyum çaydanlıkta kaynayan çaydan bardaklara çayları bir taraftan koyuyor, diğer taraftan da plânlarını tazeliyordu. Çayların dumanı kâbuslu havayı biraz olsun dağıtmıştı. Gülüşmeler, şakalaşmalar sarmıştı odayı. Hâllerinden şikâyet ediyordu hepsi. Böyle sıkıntılı bir ortamda çalışmak zordu, ama yine kendilerine göre onlar fedakârlık edip çalışıyorlardı. Başka bir şanslarının olup olmadığını düşünmeden yapılan bu konuşmalar yakınmalardan öte gitmiyordu. Orada çalışmaktan başka çareleri de yoktu onların ama, yaşama standardı yüksek insanları kıskanma, onları daha hırslı hâle getirmişti. Kendilerinden daha aşağıda olanlara hiç bakmıyor, kendinden üstekilere haset ediyorlardı. Sahip olmak istediklerinin bir sınırı yoktu. Azına ve helâline bereket okuma gibi bir anlayışları da olmadığından, hep şikâyet ediyorlardı. Kendileriyle aynı statüde çalışan bir arkadaşları, onların bu durumlarını bilerek aralarına pek karışmazdı. İkinci çayları içerken de onun dedikodusunu yaptılar. İsteksiz bir çalışma başlamıştı her günkü gibi. Talip o gün nöbetçi kalacaktı hastahanede. Bir özel yerle yaptığı anlaşmayı o akşam gerçekleştirecek; o kıymetli âleti plânlayıp, görüştüğü gibi hastahaneden çıkaracaktı. Saat gecenin üçünü gösteriyordu. Bütün hazırlıklar tamamdı. Hastahaneden ve dışarıdan anlaştığı kişiler, bir hastayı dışarıya çıkarıyormuş gibi hazırlıklarını yapmışlardı. Onlar da kendilerine düşen payı alacaklardı. Âletin bulunduğu odaya girdiler. Binlerce kişinin vergisiyle alınan bu cihazlarda onların da hakkı vardı; ithâl edilirken çok zorluklara katlanılmıştı. Bu can kurtaran âletler ne kadar iyi düşüncelerle oralara kadar gelmişti.

Talip, depodan getirdiği bir battaniyeyle cihazı iyice sarıp sarmaladı. Hasta arabasının üzerine beraberce tutup koydular. Yerine de başka bir yerden buldukları bozuk bir âleti bıraktılar. Bir kere gözünü para kazanma hırsı bürümüştü; insan canının ne kadar değerli olduğunu düşünecek durumu yoktu. Kendi menfaatinden başkasını düşünmüyordu. Ahirette hesap verme şuuru zaten yoktu onun. İnanç konularına birtakım hurafeler diye bakardı. Bu yüzden gününü gün etme, dünyayı, sadece dünyayı düşünürdü.

Ertesi gün o da hastahaneden ayrılıp, birkaç gün içinde memleketine taşınacaktı. Zamanlama onun açısından çok mükemmeldi. Plân iyi yapılmış, başarıyla uygulanmıştı. Evde hazırlıklar daha önceden başlamıştı zaten. Şehirlerarası taşımacılık şirketi kapıya gelmiş, göreve başlamıştı bile. Talip’in içi içine sığmıyordu. Kazandığı parayla daha zengin olmanın yollarını bulacaktı. Şimdilik parayı bankaya yatıramazdı. Bankada parası olduğu öğrenilirse, cihazın onun tarafından çalındığı anlaşılabilirdi. Paranın faiziyle bile geçinse olurdu. Biricik kızı Feray’a iyi bir okul ve istikbâl hazırlamalıydı. Kendisi de dünya nimetlerinden yararlanmayı ihmâl etmemeliydi. Eşyalar taşınırken hep bunu düşünüyordu. Son defa arkadaşlarıyla oynayan üç yaşındaki kızına bakıyordu. Bir ara onun yukarıya su içmek için çıktığını gördü. Arkadaşlarına oradan sesleniyordu. Kız, onlardan ayrılmak istemiyordu. Fakat balkondan o kadar sarkmıştı ki dengesini koruyamadı. Bir çığlık duyuldu. Aşağıdaki babasının kucağını açıp onu tutmasını isteyen masum ve zavallı bir kızın feryadıydı bu.

Talip koştu ama yetişemedi. Küçük kız başının üzerine çakılmıştı. Annesi feryat ediyordu. Talip kızını kucakladı. Oradan geçen bir taksiyi durdurdu; 'çabuk hastahaneye!' dedi. Evi yakın olduğundan hemen ulaşıvermişlerdi. Kızı hemen ameliyata aldılar, Talip’in çalıştığı hastahanedeydiler. “Geçmiş olsun” diyenler vardı. Talip hiçkimseyi duyacak durumda değildi. Beyin cerrahi uzmanı Talip’in çaldığı âleti arıyordu. Hemşirelere, 'Buradaki cihaz nerede?' diye bağırıyordu.

'Bilmiyoruz!' diyorlardı hemşireler, şaşkın şaşkın. Akşam kendileri silip temizlemişlerdi; yerine yerleştirmişlerdi halbuki. Yerinden hiç hareket etmeyen bu cihaz nasıl kaybolurdu bir anda. Doktor, onu Talip’in çocuğu için kullanacak, beyindeki kanın pıhtılaşmasına engel olacaktı. Lâkin yoktu ortalıkta. Sihirle başka bir tarafa mı taşımışlardı. Doktorun, "Çabuk bulun bu âleti, çabuk bulun!" sesi koridorda çınlıyordu. Talip ne yapacağını şaşırmıştı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Dili tutulmuştu sanki; gece başka bir hastahaneye yüksek ücret karşılığında sattığı cihaz aranıyordu. Boğazını tırmalar şekilde çıkan bir sesle: 'O cihazın yerini biliyorum. Cihazı akşam çalıp başka bir hastahaneye satmıştım. Gidip size onu getireyim!' dedi.

Cihazı sattığı hastahaneye gitmek üzere koşarak çıktı. Atladığı bir arabayla âleti binbir zahmetle ve izinle getirebilmişti, ancak çocuğuna anında müdahale edilememişti. Çocuk sakat kalmış; konuşamaz, yürüyemez, kendini bilemez olmuştu. Talip, kendi eliyle çocuğunun hayatını perişan etmiş, kendi hatasını ciğerpâresinin sakatlığıyla ödemişti. İki polis memuru, kelepçeyle kriz geçiren Talip’in ellerini birleştirmeye çalışırken, gözü yaşlı anne çocuğunun durumuna ağlıyor, hıçkırıklara boğuluyordu.

Talip, tutuklanarak polis memurlarının arasında cezaevine doğru yola çıkarılıyordu.

Kaynak: M. Mustafa Üftadeoğlu  / Hikaye - Kasım 2001 Sızıntı Dergisi

En Güzel Yer

10:57:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Bir baba ve anne iki çocuklarıyla birlikte, okyanusun ortasında ıssız bir adada yaşıyorlardı. Bir gemi kazasında kurtulup orada yaşamaya başlamışlardı. Karınlarını adadaki bitkileri, bir iki çeşit meyveyi, zar zor avladıkları balıkları yiyerek doyuruyorlar ve bir kayanın hem çok soğuk, hem de çok sert ovuğunda yaşıyorlardı.

Çocuklar, adaya çıktıkları zamanı hatırlamıyorlardı o zaman çok küçüklerdi. Ekmek, süt, çikolata ve bunlar gibi lezzetli yiyecekleri hiç görmemişlerdi. Yumuşak bir yatak, sıcak bir yorgan da bilmiyorlardı.

Bir gün dört adam, dikdörtgen şeklinde dar ve uzun bir kayıkla adaya geldiler. Aile onların geldiklerine sevindi ve adadan kurtulacaklarını sandılar.

Fakat o tuhaf kayık hepsini alacak kadar büyük değildi. Her seferinde sadece bir kişi binebilirdi kayığa.

İlk başta baba kayığa binmeyi kabul etti. Dört adam onu da alarak kayığa binip gittiler.

Anne ve çocukları ağlamaya başladılar fakat baba, “Merak etmeyin gideceğim yer buradan daha iyi olacaktır ve siz de yakında yanıma geleceksiniz” dedi.

Bir süre sonra kayık tekrar geldi ve bu sefer anne bindi. Çocuklar yine ağladılar. Fakat o da:

“Ağlamayın! Daha güzel bir yerde yine birlikte olacağız” dedi.

Bir süre sonra kayık tekrar geri geldi ve bu sefer iki çocuk birlikte bindiler. Önce adamlardan korkuyorlardı fakat karayı görünce korkuları bitti.

Anne ve babalarını sahilde gördüklerinde çok sevindiler. Gölgelik bir yerin altında önceden hiç görmedikleri yiyecekleri yiyorlardı.

“Buraya gelirken korkmamız ne kadar gereksizmiş. Bu kayıkçılar bizi almaya geldiklerinde hiç üzülmememiz gerekirdi” dediler.

“Sevgili çocuklarım” dedi baba. “Harap bir adadan güzel bir memlekete gelmemizin bizim için anlamı çok büyük.

Bu dünya kurtulduğumuz o adaya benzer. Ölüm ise geçtiğimiz fırtınalı denizdir. Küçük kayık ise tabut. Ben, anneniz ve siz bir gün gelecek bu dünyayı terkedeceğiz. O zaman hiç korkmayın. Allah’ı seven iyi insanlar için ölüm, harabe bir adadan güzel bir yere gitmek gibidir.”

Selim Gündüzalp Düşündüren Öyküler Zafer Dergisi Ağustos 2007

3 Aralık 2014 Çarşamba

AHDE VEFA

12:02:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Hz. Ömer (r.a.)'in halifeliği zamanında, iki genç, bir genci iki kolundan sıkıca tutup halifenin huzuruna getirmişlerdi. 

Halife Ömer (r.a.): 

— Söyleyin, derdiniz nedir? Bu delikanlının ne suçu var da, böyle sıkıca tutup buraya getirdiniz? diye sordu.

Delikanlının ellerinden tutan iki gençten biri konuşmaya başladı:

— Ya Emîr'el-Mü'mminin! Bu genç bizim babamızı öldürdü. Biz de adl-i ilâhî'nin tatbiki için huzurunuza getirdik. Babamızın bir suçu olmadığı kanaatındayız. Çünkü babamız, etrafta sevilip hatırı sayılan bir insandı. Buna ne lâzım geliyorsa tatbikini sizden istiyoruz, dediler.

Hazreti Peygamberimizin adalet sıfatına varis olan Hazreti Ömer, o gence:

— Doğru mu söylüyorlar? Eğer doğru söylüyorlarsa söyleyeceklerin nedir? buyurdu.

Genç, kendisim getirenlerin söylediklerinin doğru olduğunu, ancak hadiseyi anlatmak istediğini söyleyip müsaade aldıktan, sonra konuşmaya başladı:

— Ya Emir-el Mü'ininîn! Ben bir köylüyüm. Buraya (Medine'ye) Nebiyyi zişan Efendimizin kabr-i Şerifini ziyarete geldim. Çünkü Peygamberimiz: «Benim kabrimi ziyaret eden beni ziyaret etmiş gibidir» buyurmaktadır. Medine civarına geldiğimde hurmalık yakınında abdest bozmam icabetti. Atımdan inip abdest tazelemek için meşgul olurken, atımın bir ağacın dalından koparmakta olduğunu gördüm. Abdesti bırakıp hemen ata koştum. Lâkin o anda karşıdan yaşlı bir adam bana karşı bağırarak geliyordu. Biraz yaklaştıktan sonra, elindeki taşla atıma vurdu ve at düşüp öldü. Atımı çok severdim... Dayanamadım, ben de onun ata vurduğu taşı alıp kendisine fırlattım. Bir de baktım ki, eceli gelmiş olacak adam da öldü. Ben o anda kaçmak isteseydim kaçardım. Fakat ben Allah'a ve ahiret gününe inanmış bir kimseyim. Cezam ne ise onu dünyada çekmeye razıyım. Hükm-ü ilâhî ne ise tatbik edilir, diyerek gayet soğukkanlılıkla başından geçenleri anlattı.

Hazreti Ömer (r.a.) gencin anlattığına göre kısas lâzım geldiğini ve idam edileceğini bildirdi. Genç bu hüküm karşısında gene hiç itiraz etmek şöyle dursun, bir mazeret bile beyan etmeden:

— Evet! Şeriatın emri ne ise ben, ona razıyım. Sizin adaletinize de hiç bir itirazım olamaz. Yalnız sizden bir ricam olacak, o da; benim bakmakla yükümlü olduğum bir yetim var. Onun bana teslim edilen altınlarını ben, bahçemde bir yere gömmüştüm. Şimdi onun yerini benden başka kimse bilmemekte, bana üç gün müsaade edin de, o yetimin malını kendisine teslim edip geleyim. Belki huzur-u ilâhîde ma'zur olabilirim, elimde olmadığı için teslim edemedim derim ama, o yetimin dünyada bundan mahrum olmaması için kendisine teslim etmem daha iyi olur, der.

Hazreti Ömer

— Sen şu anda mahkûmsun, müsaade etmemiz mümkün değildir. Belki kaçarsın, dedi.

Genç kaçmayacağına dair söz verip kaçmak istese daha evvel kaçmaya teşebbüs edebileceğini söyledi ise de Halife:

— Sizi salıvermemiz imkânsızdır. Ancak bir kefil olursa o zaman bırakabiliriz, buyurdu.

Bunun üzerine genç, orada bulunan Ashab üzerinde bir göz gezdirdikten sonra; Ebû Zerril Gıfari hazretlerini göstererek:

— Bu zat bana kefil olur, dedi. Bu sefer Hazreti Ömer:

— Ya Eba Zerr kefilliği kabul ediyor musun? diye sordu. Ebu Zer (r.a.):

— Evet, kefil oluyorum. Bu çocuğun üç güne kadar dönüp teslim olacağına inanıyorum, dedi.

Genci serbest bıraktılar, üç gün içinde gidip geri gelmek üzere müsaade isteyerek ayrıldı. Üçüncü gün olunca, ölen adamın çocukları Ebu Zer Hazretlerine: «Ya Ebu Zer! Kefil olduğun adam gelmedi. Kim olduğunu bilmediğin bir kimseye, nasıl kefil oluyorsun. Adam bir kere ölümden kurtuldu, bir daha geri gelir mi?» diyerek Ebu Zer Hazretlerini sıkıştırıyorlardı.

Ebu Zer Hazretleri:

— Daha üç gün dolmadı. Eğer üç gün dolar, genç de geri gelmezse, şeriatın emri ne ise bana tatbik ediniz, buyuruyor ve kefaletine sadık olduğunu söylüyordu. Ashabı Kiramı bir üzüntü kaplamıştı. Çünkü genç gelmeyecek olursa, Ebu Zer Hazretleri onun yerine idam edilecekti.

Hazreti Ömer:

— Ya Ebu Zer! Eğer vermiş olduğu zamandan sonra gelecek olsa bile, zamanı gelince emri ilâhîyi tatbik eder, hükmü senin üzerinde infaz ederim, buyuruyordu.

Bu arada bazı ashap, babası ölen gençlere diyet teklifinde bulundular. Yeter ki Ebu Zer Hazretleri idam edilmesin, diyorlardı. Fakat onlar, bunu kabul etmiyorlar, babamızın katilinin kanı akmadıkça, buradan ayrılmayız diyorlardı. Bu heyecan kasırgası içinde Medine şehri çalkalanırken, bütün mü'minler neticeyi beklemekte idiler, ki tam bu esnada karşıdan bir adamın olanca kuvvetiyle koşarak yaklaşmakta olduğu görüldü. Bu gelen işte o adamdı. Koşarak Huzur-u Halifeye vardı:

— Biraz geç kalmakla sizi belki endişelendirmiş olabilirim ama özür dilerim. Görüyorsunuz ki, havalar sıcak, yolumuz uzak, bir binek atım da yok. Ancak gelebildim. Beni mazur görün, dedi.

Orada bulunanlar, hakikaten kendisinden ümit kesildiği bir sırada bir adamın koşa koşa ölüme gelmesini taaccüple karşılamışlardı. Hepsi mü'min dediğin, işte böyle olmalı, gibi sözler söylüyorlardı.

Halkın hayret ettiğini gören delikanlı:

— Merd olan sözünde durur, mü'min olan ahdine vefakâr olur. ölümden kaçmakla kurtulmak mümkün mü? Ben «dünyada ahde vefa kalmadı» sözünü söyletir miyim? deyip hakkında alınan kararın infaz edilmesini beklediğini söyledi.

Ebu Zer (r.a.)'dan tanımadığı bir adama nasıl olup da kefil olmayı kabul ettiği ve bu genci tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, O da şöyle buyurdu:

— Hayır; tanımıyordum. Fakat bu hadise İslam halifesi ve birçok sahabe huzurunda oldu. Ben orada bu teklifi kabul etmeyip de: «Alemde- feraset diye bir şey kalmamış» dedirtir miyim? buyurdu. Bunun üzerine kalplerine bir merhamet gelen gençler de, dâvalarından vazgeçtiler ve kısas istemediklerini bildirdiler. Onlara kısas yerine diyet teklif edildi. Diyet beyt-ül maldan verilecekti. Biz de davamızdan vazgeçtik. Diyet de almayacağız. Dünyada insanlık ve cömertlik kalmadı mı dedirtelim mi? dediler ve sırf Allah rızası için davalarından vazgeçtiklerini bildirip, diyet bile almayacaklarını söyleyerek helâllaştılar ve ağlaştılar. Böylece hem bütün ashap büyük bir üzüntüden kurtulmuş oldu, hem de bir Müslümanın kısas edilerek ölümü önlenmiş olduğu gibi, fazileti Islama büyük bir örnek de verilmiş oldu.

Kaynak: Büyük Dînî Hikâyeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi, İstanbul, 1980.