Faydalı Paylaşımlar..

16 Ekim 2014 Perşembe

ANNE GÜVERCİN

06:27:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Güzel bir yaz günüydü. Batur elinde sapan evlerinin yakınındaki ağaçlıkta kuş avına çıkmıştı. Gözleri radar gibi dikkatle çevreyi tarıyordu. Birden arkasında bir ses duydu: ’Vurma kuşları.’ Döndü, baktı. Seslenen yabancı değildi. Mahalle arkadaşı Sarper’di: “ Ne istersin şu küçük yaratıklardan bilmem ki? Ne zararı var onların sana? Bırak ötsünler, uçsunlar, kanat çırpsınlar. “ Batur: “ Sarper yine mi sen? Bu kaçıncı? İşime karışma demedim mi ben sana? Bak kuşları ürküttün, kaçıp gittiler. Kuş vurmak yasak mı yani? “ Sarper: “ Yasak tabii. Şu sıralar kuş yavrularının büyüme zamanı. Batur: “ Amma yaptın ha.. Yasakmış.. Yasaksa yasak. Kim bilecek benim kuş vurduğumu? Çevrede bir yığın kuş var. Bir kuş vursam kuş kıtlığına kıran girmez ya, kuş nesli tükenmez ya. Bana bak Sarper, sen iyi bir arkadaşsın, fakat şu kuş işine karışma “ dedi ve ses çıkarmamaya dikkat ederek usul usul ilerlemeye başladı. Yirmi metre kadar gittikten sonra bir ağacın altında durdu. Sapanını yukarıya doğru kaldırdı. İyice nişan aldıktan sonra sapanındaki taşı fırlattı. Taş hedefini bulmuştu. Kuş yere düşerken aynı anda havalanan bir başka kuşun kanat sesleri duyuldu. Batur az ötesinde yere düşen kuşu aldı. Kuş can çekişmekteydi. Hemen kuşun kafasını kopardı. Kendisine doğru yürümekte olan Sarper’e dönerek: “ Nasıldım ama? Tek atışta hedef on ikiden. Tık kafa gitti. Tüylerini yoldum mu, küçük bir ateş yakarım. Cız bız. Sonra deyme keyfime “ dedi.

Arkadaşının sözlerine aldırış etmemesine içerleyen Sarper: “ Ne desem, ne söylesem boşuna. Başkalarının senden daha iyi düşünebileceğini hiçbir zaman kabul etmezsin zaten. Vurduğun bir yabani güvercin yavrusu. Yirmi gram et ya çıkar, ya çıkmaz. Hem düşünmediğin bir şey var. Bu yere düşerken kanat sesleri duymuştuk. Herhalde anne güvercindi uçan. Yabani güvercinler bildiğim kadarıyla kin tutarlar. Yavrusunu vurmakla hiç iyi yapmadın “ dedikten sonra geriye dönerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Batur daha sonra ağaçlığın kenarında küçük bir ateş yaktı. Buraya gelirken yavru güvercinin tüylerini yolmuş ve iç organlarını temizlemişti. Kuşu pişirmeye başladı. Fakat arka tarafındaki ağaçlardan birinde üzgün ve yaşlı bir çift gözün kendisini izlediğinin farkında bile değildi.

Anne güvercin bir taraftan yavrusunu vuran çocuğu seyrederken, bir taraftan da düşünüyordu: “ Aslında elinde bir çocuğun bize doğru yaklaştığını görmesek, duymasak bile hissederiz. Fakat biz kuşlar, ağaç dalları üzerinde otururken dalar gideriz. Geçmişi düşünürüz. Hatıralar gözlerimiz önünde canlanır. Doğrularımız, yanlışlarımız aklımıza gelir. Çoğu zaman da hayaller kurarız. Bunlar genellikle tadını damağımızda hissedeceğimiz hayallerdir. Yani gerçek olmasını istediğimiz. İşte bu gibi durumlarda bir sapanın veya bir tüfeğin bize doğru nişanlandığını görmemiz yahut yaklaşan birinin hışırtısını, ayak seslerini duymamız mümkün değildir. Biricik yavruma uçmayı öğretiyordum. Yavrum çok yorulmuştu. Bir ağacın dalına konduk, dinleniyorduk. Etraftaki ağaçlar kuş doluydu ve sanırım çoğu da benim gibi hayallere dalmıştı. Küt diye bir ses duydum ve yavrumun feryadı ile kendime geldim. Baktım yavrum vurulmuş düşüyordu. Kanatlarımı çırptım ve uçtum. Havada geniş bir daire çizdikten sonra olayın olduğu yere döndüm. Çevrede kuş yoktu, hepsi kaçıp gitmişlerdi. Olayın nasıl olduğunu kuşlardan sorar, öğrenirim. Neyse bırakayım şimdi bunları düşünmeyi. Yavrumu vuran çocuk kalktı, gidiyor. Gözden kaybetmeden takip edeyim şunu. Evinin nerede olduğunu öğrenirim hiç olmazsa. “

Batur yolda gördüğü bir arkadaşıyla konuştuktan sonra oturdukları apartmanın kapısından içeriye girdi. Oturdukları daire 4. kattaydı. Anne güvercin karşı sokaktaki bir apartmanın çatısında saatlerce bekledi. Akşam olunca odaların, salonların ışıkları yanmaya başladı. Yavrusunu vuran çocuğun girdiği binanın oda ve salonlarını kontrol etmeye başladı. Örtülmeyen veya aralık bırakılan perdelerin arkasından içeri bakıyordu. 4. kattaki balkonun korkuluk demirlerinin üzerine kondu. Şöyle bir etrafına bakındı, bir tehlike var mı diye. Sonra ağır ağır başını pencere tarafına doğru çevirdi. Perdesi kapatılmamış pencereden içerisi rahatlıkla görünüyordu. Ve onu gördü…tam karşıda oturmuş, yanındaki birkaç kişiye bir şeyler anlatıyordu. El-kol hareketleri yapıyor, kahkahalarla gülüyor, etrafındakileri güldürüyordu. Onun son derece neşeli hali içini sızlattı. Bu sahneyi daha fazla görmeye dayanamadı, kanatlarını çırptı ve simsiyah gökyüzüne doğru uçup gitti. Daha sonraki günlerde Batur evlerinin yakınındaki ağaçlıkta sık sık kuş avına çıktı. Fakat hayret!..Her zaman pek çok kuşun bulunduğu bu ağaçlıkta bir tek kuşa rastlayamıyordu.

Batur, yine bir gün elinde sapanıyla buraya geldi. Çevreden çıt çıkmıyordu, etrafta hiç kuş yoktu. Tam yavru güvercini vurduğu ağacın altına gelmişti ki, aniden kanat sesleri duydu. Şaşırmıştı. Üzerine doğru dalışa geçen kuşu son anda fark etti. Elleriyle yüzünü kapatması onu yaralanmaktan kurtardı. Kuş çığlıklar atarak hemen ikinci defa saldırıya geçti. Bu saldırı birincisinden çok daha şiddetli oldu. Kuşun kanat vuruşları birer tokat gibi yüzüne gelen Batur, sırtüstü yere yuvarlanırken eliyle kuşa sert bir darbe indirdi. Kuşun ilerdeki çalılıkların arasına düştüğünü gören Batur, arkasına bile bakmadan kaçıp gitti. Batur o gece hiç uyuyamadı. Yatağında devamlı olarak bir o yana, bir bu yana döndü, durdu. Sabaha karşı şafak sökerken o kuşun kim olduğunu ve kendisine neden saldırdığını anlamıştı. O kuş, birkaç gün önce vurduğu yavru güvercini annesiydi. Demek ki anne güvercin yavrusunu vuranı unutmamış, devamlı olarak takip etmişti. Kuş vurmak için ağaçlığa gelirken orada bulunan kuşların kaçıp gitmesini sağlamıştı. Bu birkaç gündür ağaçlıkta hiç kuş görememesinin nedenini ortaya çıkarıyordu. Korkunç bir takip altındaydı. Eğer kuş vurmaya devam ederse anne güvercinin felaketine neden olacağını anladı. Zararın neresinden dönülürse kardı. Bir daha kuş avına çıkmazsam anne güvercin belki peşimi bırakır diye düşündü. Zaten sapanını anne güvercin ile boğuşurken düşürmüştü. Bundan sonra kuş vurmayacağına söz verdi.

Anne güvercin ise, Batur ile yaptığı mücadeleden sonra yerde bulduğu sapanı gagasının arasına kıstırıp uçup gitmiş, uzaklara, çok uzaklara, kimsenin onu bulup bir daha kuş vurmasına imkan bulamayacağı kadar uzaklara giderek oralarda bulduğu bir çukura sapanı atmış ve üzerine toprak, yaprak ne bulduysa doldurarak gömmüştü. Anne güvercin daha sonraki günlerde ağaçlığın kenarında nöbet tutmaya devam etti. Birisi buraya gelmeye kalksa hemen ağaçlar üzerinde dinlenen, uyuklayan veya hayal kurmakta olan kuşları uyaracak ve bu ağaçlıkta kimsenin kuş vurmasına izin vermeyecekti. Böylece aradan haftalar geçti. Sonbaharın gelmesiyle havalar soğumaya başladı. Bütün göçmen kuşlar gibi anne güvercin de grubuyla birlikte kışı geçirmek için sıcak ülkelere göç etti. Ertesi yıl nisan ayında anne güvercin grubuyla birlikte tekrar bu ağaçlığa geldi. Günler çok sakin ve olaysız geçiyordu. Anne güvercin fırsattan istifade ederek üç tane yumurta yumurtladı. Bu yumurtaların üzerinde günlerce kuluçkaya yattı. Sonunda yumurtalar çatladı ve üç tane minimini yavru sahibi oldu. Yaz mevsimi boyunca yavrularını büyüttü, onlara uçmayı öğretti. Hayatta kendilerine yönelebilecek tehlikelere karşı daima uyanık durumda bulunmayı öğütledi. Batur verdiği sözü tuttu. Bir daha onu kuş vururken gören olmadı.

Aslında kuş neslinin bir iki türü dışında bilinçsizce avlanması doğal olarak yasak olmalıydı. Çocuklara, özellikle ilköğretim çağlarında, bu durum tüm çıplaklığıyla anlatılmalıydı. Onlar işin önemini kavradıkları takdirde kuş avlama işine kendiliklerinden karşı çıkacaklardı. Kuşların da canı vardı. Onlar da can taşıyorlardı. Bir de kalpleri vardı, sevgi dolu, sevecen, başkaları için, kötülük düşünmeyen. Canları sıkılınca gökyüzüne yükselirler, özgürce uçarlar, yoruluncaya kadar kanat çırparlardı. Kuşlar, zararlı böceklerin, sineklerin hızla çoğalmasını önleyerek doğadaki hassas dengenin bozulmasına engel olurlardı. İnsanlığa, insan yaşamına değer veren herkesten uymalarını istediğim bir kural var: Vurmayın kuşları.

Yazan: Serdar Yıldırım

15 Ekim 2014 Çarşamba

Oh bee!

00:00:00 Posted by Mücahid Reis No comments


ANLATILIR Kİ, bir zat devesini satmak üzere pazara ge­tirmiş ve yüksek bir fiyat talebinde bulunmuş. Demişler:


"Niçin fazla fiyat istiyorsun, bu deve bu kadar yapmaz?"



Demiş:



"Benim devem, sıradan bir deve değil. 'Oh' deyince yürür. 'Oh, oh' deyince koşar ve 'Amin' deyince de durur."





Oradakilerden biri bunu çok ilginç bularak "Devenizi de­nemek istiyorum. Eğer anlattığınız gibiyse alabilirim" demiş.





Devenin üzerine oturduğunda, "Oh," demiş, deve yürü­müş, "Oh, oh" demiş, deve koşmaya başlamış. Adamın keyfi­ne diyecek yokmuş.





Ama bu arada heyecandan deveyi durduracak kelimeyi unutmuş. O sırada bir uçurumun kenarına gelmişler, deve bir adım daha atsa uçuruma yuvarlanacaklar.





Allah'tan, tam o sırada adam "Amin" demiş ve deve dur­muş. Adam kurtulmanın sevinciyle "Oh" dediğinde deve yo­luna devam etmiş, uçuruma yuvarlanmışlar.





Temsildeki deve gibi, nefis dahi insana "Oh" dedirtmez. Bir insan "Oh, artık bu nefisten kurtuldum" dediği anda ken­disini manen uçuruma atmış olur.

Kaynak: Doç. Dr. Şadi Eren

14 Ekim 2014 Salı

Çalınan Rüyalar

23:30:00 Posted by Mücahid Reis No comments



Sınıf öğretmeni, rüya konusunda bir araştırma yapıyordu. Bu yüzden de çocuklarla sohbet ediyor, ara sıra sorular soruyordu. İnsanın ruhunu dinlendiren rüyalar, özellikle küçükler için önemliydi. 

Bir ara gülümseyip: 

— Söyleyin bakalım, dedi. Bu gece ne gördünüz?

Çocuklara eğlenceli bir iş çıkmıştı. Hepsi bu işe hevesli görünüyordu. Oturdukları yerden, rüyalarını anlatmaya başladılar.
O haftaki rüyaların önemli bir bölümü, birçok kişinin öldüğü feci bir uçak kazasıyla ilgiliydi. Bir de bunalım geçiren emekli bir polisin, aile fertlerini, yol ortasında tabancayla vurmasıyla...

Öğretmen, en arkada oturan bir öğrenciye yaklaşıp:

— Ders boyunca elini kaldırmadın, dedi. Yoksa sen rüya falan görmez misin?

Küçük çocuk, biraz utangaç tavırlıydı.

Yanakları elma gibi pembeleşirken:

— Görüyorum öğretmenim, diye tebessüm etti. Ama benim rüyalarım birazcık farklı.

— Ne gördüysen onu anlat, dedi öğretmen. Aynı şeyleri görmen gerekmiyor.

Küçük çocuk, derince bir nefes alarak:

— Dün gece rüyamda dedemi gördüm, dedi. Köyümüzün yanındaki derede idik ve kocaman bir balık tutup eve götürdük.

Öğretmen, yaptığı çalışmayı, bir sonraki dersinde de sürdürdü. O hafta görülen birçok rüyada, petrol zengini bir ülkenin bombalanmasıyla ölen onlarca çocuk vardı. Diğer rüyalar ise, meşhur bir şarkıcının vurulması ve milli maçta bıçaklanan adamla ilgiliydi.

Öğretmen, çocukların ruhlarında fırtınalar estiren; onların saf ve temiz dünyasını, uyurken bile karartan bu korkunç rüyaları, büyük bir sabırla dinlemeye çalıştı. Daha sonra da, arkadaki öğrencinin yanına gidip, aynı şeyi bu sefer ona sordu.

Küçük çocuk, dışarıdaki karlı dağlara bakıp:

— Geçen hafta yirmi tane kuzumuz doğdu, dedi. Dün akşamki rüyamda, dağın yamacındaki pınardaydım. Kuzuları orada dolaştırdım. Bu arada çiçeklerle konuşup, gökyüzündeki kuşlarla yarıştım. Onlar gibi uçuyordum havada.

Öğretmen, bu farklı rüyalara hem şaşırmış hem de çok sevinmişti. Öğrencisiyle biraz daha konuşunca; çocuğun annesiyle babasının, diğer kardeşlerinin, hatta dedesinin bile aynı türde rüyalardan gördüğünü öğrendi.

Sonunda merak edip:

— Hep bu türden rüyalar görmeniz harika, dedi. Her biri bir film gibi âdeta... Bunları görmek için, yoksa gizli bir formül mü buldunuz?

Küçük çocuk, yine gülümseyerek:

— Dedem bunun formülünü söyledi, dedi. Evde televizyonumuz olmadığından, Allah bize bu güzel filmleri gösteriyor.

Cüneyd Suavi Hayatın İçinden

Yetim Sofrası

23:00:00 Posted by Mücahid Reis No comments



Genç adam, büyükçe bir eczanenin kalfası idi. İstenilen ilaçları jet gibi hazırlarken, bir yandan da müşteriyle sohbet ederdi. Gelen kişiler, ya kendileri ya da sevdikleri hasta olduğu için, genellikle keyifsiz insanlardı. Fakat kalfa onlarla bir ortak nokta buluyor, hepsinin gönlünü fethediyordu.

Eczanenin sahibi, yetmiş yaşın üstünde bir adamcağızdı. Bütün ikazlara rağmen elli yıllık usulleri uygular, bu yüzden de hesaplarda açık verirdi. Allah'tan ki kalfası çok becerikliydi. Eğer o da olmasa, herhalde bu işi yürütemezdi.

Genç kalfa, gerçekten de becerikliydi. Patronun saflığını fark edince, en pahalı ilaçlardan aşırmaya başladı. Bunları el altından pazarlıyor, maaşının üç katını kazanıyordu.

Kalfanın evi, gecekondu mahallesinde idi. Çok geçmeden eve bir kat daha çıkıldı, pencere ve kapılar yenilendi, çatısına uydu anten takıldı. Fakat hepsi bir yana, evden sık sık yükselen ızgara kokuları, dikkatleri çok fazla çekiyordu. Mahallenin bayramdan bayrama et gören insanları, duydukları kokular hakkında tahmin yürütür;

bazıları buna köfte kokusu derken, diğerleri pirzolada ısrar ederdi. Kokular akşama doğru iyice arttığında, çevre gecekonduların pencereleri, özellikle çocukların imrenmemesi için, birer birer kapatılıp perdeler çekilirdi.

Kalfanın eşi, bu durumu geç de olsa fark etmiş, komşuları daha fazla zora sokmamak için, kocasını ikaz etmeye başlamıştı. Fakat kalfa ona aldırmıyordu. Zaten çok inatçıydı. Biraz da insafsız biri tabi ki...

Komşu gecekonduda, garip bir kadıncağız ve çocukları yaşardı. Babaları genç yaşta vefat ettiğinden, geriye ne bir emekli maaşı, ne de başka bir gelir bırakmıştı. Bu yüzden ailesi perişandı. Kalfanın eşi, onlara yardım etmek istese de, kocasını ikna edemiyordu. Kalfa elbette ki "devlet baba" değildi, herkese bakamazdı. Yetimlere bayram harçlığı vermesi yeterdi. Kızlarına dar gelen, ya da artık dudak büktüğü için komşulara dağıtılan elbiseler de, bu yardımın bir parçası sayılmalıydı. Herkes o kadar verse, memlekette fakir diye bir şey kalmazdı.

Evin hanımı, arada bir de olsa, yetimlerin annesine yemek gönderiyordu. Fakat kalfa, et vermeyi yasaklamıştı. Çünkü etin tadını alırlarsa, başka yemekleri beğenmezlerdi.

Kalfanın kızı, gün aşırı et yemekten bıktığı için, “orası biraz yağlı, burası kemikli” dediği pirzola ve bifteklere bir ısırık atıp bırakıyordu. Ona göre bu etler, komşu bahçede toplanan kedi ve köpekler için nefis bir ziyafetti. Oysaki kalfa, köpek milletinden nefret ederdi. Bu yüzden de etlerin o bahçeye atılmasını istememiş; fakat sonunda, şımarık kızına boyun eğmişti. Köpeklerin havlaması, özellikle geceleri onu çıldırtıyordu. Bu sesleri duyar duymaz balkona çıkar, eline ne geçerse fırlatırdı. Yetimlerin annesi de hep bahçede olurdu. Anlaşılan köpekler, onu da çok rahatsız ediyordu.

Uyanık kalfa, yan bahçeyi mekân tutan köpekler için, zabıtaya defalarca telefon etti. Buna rağmen bir sonuç çıkmayınca, problemi tek başına çözmeye karar verdi. Bunun için de, pirzola ve bifteklerden geriye kalanları, eczaneden getirdiği etkili bir haşere ilacıyla zehirleyip bahçeye attı.

Ondan günah gitmişti. Böylelikle kesin çözüm sağlanacaktı.
Ertesi gün, yetimlerin öldüğünü duydular.

Otopsi yapmak zorunda kalan doktorlar, anneleri asla kabul etmese bile, çocukların haşere ilacı içtiklerini söylüyorlardı.

Cüneyd Suavi Hayatın İçinden

13 Ekim 2014 Pazartesi

Güzelliğinde imtihanı var

23:30:00 Posted by Mücahid Reis No comments



Süleyman bin Yesâr, bir arkadaşıyla “Ebva” denen yerde konaklamışlardı. Arkadaşı yakındaki alışveriş yerinden bir şeyler almak üzere çadırdan ayrıldığı sırada Süleyman’ı geriden gözetleyen bir bedevi kadını hemen çadırın kapısına gelerek:

– Buraya kadar gelir misin? diye seslendi.

Süleyman, serili sofradan yiyecek isteyeceğini düşünerek bazı şeyleri alıp da kadına doğru yürürken kadının ikazı farklı oldu:

– Ben yiyecek falan istemiyorum, seni istiyorum seni. Yakışıklılığın hoşuma gitti. Karşı çadıra gel. Kimsecikler yok yanımda! Süleyman, bir imtihana tabi tutulduğunu düşünerek bağırmaya başladı:

– Defol buradan şeytanın elçisi. Şimdi arkadaşım gelir, İkimiz de rezil oluruz!

Kadın, beklemediği bu karşılıktan ürkerek peçesini yüzüne kapayıp çadırına dönerken, Süleyman da içeriye girip ağlamaya başladı. Bu sırada çarşıdan aldığı şeylerle gelen arkadaşı Süleyman’dan yaşadığı durumu dinleyince o da ağlamaya başladı. Süleyman şaşırmıştı.

– Sen niçin ağlıyorsun? diye sordu. Aldığı cevap şöyle oldu:

– Kardeşim, sen gerçekten de bir iffet abidesiymişsin. İyi ki ben muhatap olmadım böyle bir imtihana. Muhtemeldir ki kaybedebilirdim. Allah sana senin güzelliğin kadar iman kuvveti lütfeylemiş demek ki.

Süleyman oradan kalkıp Medine’ye varır, o gece rüyasında Yusuf aleyhisselamı görür. Karşıdan kucağını açarak gelen Hazret-i Yusuf ona şöyle hitap eder:

– Gel seni kucaklayayım iffet abidesi kardeşim. Güzelliğin de kendine göre imtihanı vardır. Sen de benim gibi bu konuda imtihanlara tabi tutuldun, ama kazandın. Tebrik ederim seni.

Kaynak: Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları

Kucağındaki Hazine

23:00:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Kadının biri, cömert olduğu söylenen yaşlı bir bilgeye gidip: “Bu şehirde benden fakir insan yok!. Bana biraz yardım eder misiniz?” demiş.

Bilge adam, kadının kucağındaki bebeğin bir ipeği andıran yanaklarını okşayıp öptükten sonra: “Demek fakirsin!” demiş. “Hem de çok fakir. Ama karşılıksız yardım yapmak, âdetim değil!. Eğer yardım istiyorsan, çocuğunun parmağını satman gerekir.”

Kadın, önce deli olduğunu sanmış bilgenin. Daha sonra da, kötü bir şaka yaptığını. Ama adam ciddî görünüyormuş. Kadına bir kese altın uzatıp: “Ayak parmağına da razıyım!” demiş. “Zaten cerrah olduğumdan, ona acı çektirmem.”

Kadın, bütün kanını donduran bu teklif üzerine kaçmayı düşünürken, adam: “Sadece tırnağını söksem de olur!” diye devam etmiş. “Biliyorsun zamanla yenisi çıkar.”

Kadın, bu ruh hastasına daha fazla dayanamamış. Ve kapıyı çarpıp uzaklaşırken, adam onun arkasından: “Nasıl bir fakir olduğunu anlayamadım!” diye bağırmış. “Kucağındaki hazinenin tırnak kadar bir parçasını, bir kese altına değişmiyorsun.”

(Hayatın İçinden Hikayeler / Cüneyd Suavi)

Güneşe Yazı Yazılmaz Hikâyesi

16:00:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Çok eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücük eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu.

Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar kesildi, günlerce ziyafetler verildi, eğlenceler yapıldı. Günler günleri kovaladı, yıllar yılları. Güzelliği dillere destan bir prenses olmuştu o minik kız. Civar ülkelerden her gün bir haberci geliyor, ya prenslerinin ya krallarının hediyelerini sunuyorlar, evlenme tekliflerini iletiyorlardı.

Prenses mutluydu, babası üstüne titriyor, aman kızım, diyordu, acele etme karar vermekte. Bakalım zaman ne gösterir…

Padişah bir gün âdeti olduğu üzere tebdil-i kıyafet, ülkesini gezmeye çıktı. Akşama kadar halkının arasında dolaştı. Ne aç bir insana rastladı ne bir dertliye ne de bir kimsesize. Sevinç içinde sarayının yolunu tuttu.

Dönüşte ırmağın kenarında oturan bir ihtiyar uzaktan dikkatini çekti. İhtiyar, yerden aldığı taşları birbirine bağlıyor, bir şeyler söyleyip ırmağa atıyordu. Padişah yaklaştı, selam verdi ve sordu:

- Hayırdır ihtiyar, ne yapıyorsun böyle?

- Kısmetleri birbirine bağlıyorum, dedi ihtiyar adam.

Padişah güldü:

- Öyle mi, şu attığın kimin kısmetiymiş bakalım?

- O mu? O padişahın kızıyla, uşağı Ahmet’in kısmeti…

Saraya döndüğünde bir sıkıntı bastı padişahı. Böyle bir şey olabilir miydi? Kısmetleri birbirine bağlamak… Şu zenci uşak ve güzeller güzeli prenses… Gözünün bebeği yani, canı, ciğerparesi, sevgili kızı… Olmaz öyle şey, dedi, ama şüphe kurdu düşmüştü bir kez içine. Sabaha kadar uyuyamadı. Sağa döndü, sola döndü, uyku girmedi gözüne. Arada bir dalıyor, sıçrayarak uyanıyordu. Kısmetler böyle bağlanmazdı, biliyordu bunu, ama ya doğruysa?

Sabah olduğunda kararını vermişti. Uşağını geri dönemeyeceği bir yere yollayacak, ondan kurtulacaktı. Bunu yapmak zorunda kaldığı için kendinden utanıyordu ama işi sağlama almak lâzımdı. O ihtiyarı bulup kellesini vurdurmayı bile düşündü bir ara. Ama en ehveni Ahmet’i yollamak, ondan ve bu kısmet meselesinden kurtulmaktı.

Alelacele bir mektup yazdı, uşağını çağırttı. Karşısında durup kendisine şaşkın şaşkın bakan zavallı zenci uşağın gözlerine bakmaya çekiniyordu. Yüzünü pencereye döndü, elindeki mektubu gösterdi uşağa.

- Ahmet, dedi, şimdi bu mektubu alacaksın ve hiç durmadan yürüyeceksin. Bunu güneşe götürmeni istiyorum senden. Bu hepimiz için çok önemli. Sakın bu mektubu vermeden geleyim deme!

Neye uğradığını şaşıran uşak, çaresiz emre itaat etti. Yol hazırlığını yaptı, mektubu sıkı sıkı sarıp sarmaladı, koynuna sakladı ve yola düştü. Hiç durmadan yürüyecekti, mektubu güneşe verecekti. Tastamam böyle demişti padişah. İyi de güneşi nasıl bulacaktı, bulsa da mektubu nasıl verecekti? Sıkıntı bastı Ahmet’i. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, güneşin olduğu yöne doğru yürümeye karar verdi.

Yürüdü uşak. Aylarca yürüdü. Azığı bitti, elbiseleri parçalandı, ayakları kan revan içinde kaldı, o yürümeye devam etti. Koynundaki mektubu arada bir çıkarıp bakıyor, sağlam olduğunu görünce gülümseyerek yürümeye devam ediyordu.

Bu arada her şey yine eskisi gibiydi ülkede. Padişah mutluydu, güzel kızının üstüne daha çok titriyor, onu daha bir seviyordu. Halk huzur içindeydi, her yer pırıl pırıldı yine. Baharın gelişiyle beraber bütün ülke çiçeklerle donanmıştı. Prenses, evlenmesi için babasının niçin bu kadar acele ettiğine anlam veremese de, yağmurlar, çiçekler, cıvıl cıvıl kuşlar, bahar güzeldi işte…

Padişah Ahmet’in dönemeyeceğinden emindi. Çoktan ölmüş olmalıydı. Sadık bir uşaktı, verilen görevi yapmak için elinden geleni yapacaktı kuşkusuz. Ama güneşi bulmak, mektubu ona vermek, olacak şey miydi hiç? Zekâsına bir kez daha hayran oldu padişah.

Gün geçtikçe ümidi tükeniyordu uşağın. Üç mevsim geçmişti yola çıktığından beri. Bu güneşe varmak belli ki mümkün olmayacaktı. Koynunu yokladı, mektup sağlamdı. Kendisi kan revan içindeydi, tanınmayacak hale gelmişti ama olsun, mektup sağlamdı yinede. Son bir gayretle yürümeye çalışıyordu. Tepedeyken bir ırmak görmüştü, oraya kadar bir varabilse, kana kana bir içse buz gibi suyu, üç mevsim daha yürürdü Ahmet.

Irmağa yaklaştığında ayakları vücudunu taşıyamıyordu artık. Dizlerinin üstünde sürünerek geldi suyun kenarına. Avuç avuç içti. Başını soktu ırmağın serin suyuna. Avuçlarını bir kez daha daldırdı. Bir de kafasını kaldırdı ki ne görsün? Güneş işte orada, tam karşısında, ırmağın içinde bir mücevher gibi parlıyor ve öylece durup sanki kendisini görmesini bekliyordu.

Uşağın gidişinden beri beş mevsim dönmüştü ülkede. Dört bir yanda düğün hazırlıkları yapılıyor, tellallar prensesin düğününe bütün halkın davetli olduğunu haber veriyorlardı. Prenses sonunda sevebileceği bir adam bulmuştu. Çok uzaklardan bir ülkenin padişahıydı bu genç adam. Padişah kızının mutluluğunu gördükçe daha bir seviniyor, kısmetleri birbirine bağlamakmış, diyordu gülerek, kısmetleri birbirine bağlamak… Hani nerede?

Padişah çok sevmişti damadını. Uşak değildi her şeyden önce, hele zenci hiç değildi. Hem onda yıllardır tanıdığı birinin kokusu vardı sanki. Üstelik bu padişah her kimse, çok zengin biri olmalıydı. Prensese hediye ettiği bir tek mücevher, o zamana kadar verilenlerin hepsine bedeldi çünkü. Nihayet günü geldi, muhteşem bir düğün yapıldı ülkede.

Düğünün üçüncü gününün akşamıydı. Padişah ve yeni evliler akşam yemeğinde birlikteydiler. Padişahın hemen yanında damadı ve tahtının vârisi, karşısında karısı, onun yanında sevgili kızı… Mutluluk buydu işte!

Bir yandan sohbet edip gülüşüyorlar, bir yandan yemeklerini yiyorlardı. Genç damat kılıç kullanmayı nasıl öğrendiğini anlatıyor, av maceralarından bahsediyor, masadakileri kahkahaya boğuyordu. Bir ara eline bir bıçak aldı, ilk kılıç kullanmaya başladığı zamanlardaki acemiliklerini anlatıyordu. Elinden düşürdüğü bıçağı almak için eğildiğinde padişahın kendisine baktığını fark etti. Prenses kahkahalar atıyordu. Birden doğrulup açılan belini kapattı. Ama belindeki siyahlık gözünden kaçmamıştı padişahın.

O gece yine uyuyamadı padişah. Kendisi gibi bembeyaz bir adamdı damadı, ama beli bir zencininkinden farksızdı. Ahmet’i hatırlamaya çalıştı, yüzünü, konuşmasını, gülüşünü… Benziyorlar mıydı, böyle bir şey olabilir miydi? Olamazdı tabi. Hem o kadarda benzemiyordu. Ama genç adam neden telaşla belini kapatmıştı.

Yatağına tekrar uzandı, gözlerini tavana dikti. Kısmetleri birbirine bağlayan ihtiyarın yüzünü gördü. Gülüyordu. Çıldırdığını düşündü bir an. Gözlerini kapatıp, tekrar açtı, ihtiyar yoktu. Derin bir nefes aldı, hele bir sabah olsun, dedi, bunu anlamanın bir yolu bulunur elbet.

Günün ilk ışıkları sarayın camlarına vurduğunda, prenses ve kocası çoktan bahçede gezmeye çıkmışlardı bile. Pencereden onları gören padişahın aklına bir plân geldi. Aceleyle üstünü giyindi, bahçeye çıktı. Onlara iyice yaklaştı, birini çağırır gibi arkadan seslendi:

- Ahmet!

Genç adam birden irkilerek dönüp padişaha baktı. Göz göze geldiler. Delikanlı gözlerini kaçırmaya çalışıyordu ama nafile. Çaresiz padişahın yanına gelip durdu, başından geçenleri anlatmaya başladı.

Güneşi bir ırmağın içinde bulmuştu. Mektubu vermek için suya daldığında içleri mücevher dolu, açık kapaklarından ışıltılar şaçan onlarca sandık görmüştü. Sudan çıktığında, kuşağının sımsıkı sardığı beli hariç, bütün vücudu bembeyazdı. Sandıkları bir bir ırmağın kenarına taşımış, oturup en son sandıktan çıkan mektubu okumuştu. Sonrası, sonrasını biliyorlardı zaten. Padişah hayretle doğruldu oturduğu yerden;

- Mektup, dedi, o mektup nerede şimdi?

- Hiç yanımdan ayırmadım ki, diye cevapladı genç adam koynundan çıkardığı mektubu padişaha uzatarak.

Padişah aceleyle mektubu açtı, okumaya başladı:

“Güneşe yazı yazılmaz, yazılan yazı bozulmaz!”

Kaynak: Serdar Tuncer - Satır Arası Hikâyeler

12 Ekim 2014 Pazar

Bir Hurma Deyip Geçme

12:12:00 Posted by Mücahid Reis No comments

İbrahim Ethem Hazretleri, hurmacıdan hurma alıyormuş. Tartı işi bittikten sonra, bilmeden kendisine ait sandığı bir tek hurmayı da alıp kendi hurmaları arasına karıştırmış. Bilmeyerek yanlışlıkla yediği bu tek hurma tanesinden dolayı tam kırk gün kıldığı namazlardan, yaptığı ibadetlerden zevk almaz olmuş.

Bunun nedenini düşünerek rahatı ve huzuru kaçmış. Ve o günlerde Kudüs’e gelerek kırklar meclisine nail olmuş. Aralarına girerek, sohbetlerinden faydalanmak istediğinde kendisini kabul etmemişler ve:

“-Sen demişler, hurmacının bir hurmasını yanlışlıkla yediğin için 40 gündür ibadetlerinden zevk alamıyorsun. Ancak bu hakkı hak sahibine ödediğin takdirde meclisimize girebilirsin.”

Bunun üzerine İbrahim Ethem Hazretleri, Kudüs’ü Şerif’ten Medine’ye dönmüş. Hurmacıyı bulmuş. Yanlışlıkla haksız olarak yediği tek hurmanın parasını kendine ödemiş. Özür dileyerek helallik almış ve ancak bundan sonradır ki, ibadetlerinde eskiden olduğu gibi zevk ve huzura kavuşmuştur.

Kaynak :Beyaz Sır(Hızır’a ve Huzura Kavuşturan Esma’ül Hünsa), Feridun Yılmaz Yüceler, Alperen Yayınları, 2010, Sahife 148,

25 Eylül 2014 Perşembe

İçimizdeki Yılan

13:07:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Atıyla yol alan birisi, uyumakta olan bir adamın ağzın­dan bir yılanın girmekte olduğunu görür. Uyarmak için atını mahmuzlarsa da yetişemez. Bunun üzerine, bir topuz darbesiyle adamı uyandırır. Vura vura onu bir elma ağacının altına kadar sürer.



Sert bir üslûpla, yerdeki çürük elmaları yemesini emreder. Adam, başına gelenlerden şaş­kınlık içindedir, ama topuz korkusuyla yemeye başlar. Bir miktar yedikten sonra atlı, "Şimdi de koş bakalım." der.



Adam can havliyle koşmaya başlar. Derken midesi bulanır, içinde ne varsa boşaltır. Tabi, bu arada yılanı da... Adam, karnından çıkan yılanı görünce şimdiye kadar içinden lanet okuduğu atlıya binler teşekkür eder.



Temsildeki uyuyan adam, gaflet uykusundaki gafil in­sandır. Atlı, uyuyanları uyaran nebiler ve onların yolunda giden kâmil insanlardır. Yılan, nefistir. Atlının adamı dövmesi ve koşturması, mürşidin müridini riyazet ve mü­cadeleye sevk etmesidir. Nefis terbiyesi ve nefisle müca­dele olmadan nefse hâkimiyet sağlanamayacağı, son de­rece açıktır. Yılanın çıkışı ise nefsin insana hükmetmesin­den kurtuluştur.(Mevlâna, VII, 598-607.)



Nefis-Devekuşu Benzerliği



İnsan, düşünmeyerek hiçbir problemi halledemez; ama bütün problemler düşünerek

halledilmiştir.



Devekuşuna demişler:



"Niçin uçmuyorsun?"

Kanatları­nı kısmış, "Ben deveyim!" demiş.



"Öyleyse yük taşı!" de­mişler.

Kanatlarını açmış, "Ben kuşum!" demiş.



Avcıyı görüp kaçamayacağını anlayınca da başını kuma göm­müş. Zannetmiş ki o avcıyı görmeyince ava da onu göre­meyecek!



Nefis, bazı durumlarda devekuşu gibi hareket eder. Meselâ denilse ki: "Ölüm var, ahiret var, ona göre çalış." O, "Ya yoksa?.." diyerek Allah'a kulluktan sıyrılmak ister veya gaflet kumuna başını sokar, en sabit bir gerçek olan ölümü görmezden gelir. Hâlbuki onun ölümü unutmasıyla ölüm onu unutmayacaktır.( Nursî, Lem'alar, s. 79.)





Oyuna ve eğlenceye dalan, içki ve uyuşturucu ile akılla­rını devre dışı bırakan insanlarda devekuşunun bu ters mantığını görürüz.

Gürültülü müzik dinleyen birisine sormuştum: "'Müzik, ruhun gıdasıdır.' denilir. Ama sizin bu dinlediğinize ne derece 'müzik' diyebiliriz?" Muhatabım şu cevabı vermiş­ti:



"Tartışılabilir. Ama ben bunu dinlerken hiç olmazsa

düşünmüyorum ya!.. Bu bana yetiyor!"

Akıl, düşünme aletidir. Çalışmayan bir fabrikanın "Hiç olmazsa çalışmıyorum ya!.." demesi bir marifet- sayılma­yacağı gibi, aklın da devre dışı kalması övünülecek bir hâl olamaz. İnsan, düşünmeyerek hiçbir problemi halledemez. Ama bütün problemler, düşünerek halledilmiştir.





Bir seyahat esnasında tanıştığım ateist bir hukukçuyla sohbet ederken söz dönüp dolaştı, "ölüm" konusuna gel­di. "Aman, o konuya hiç girmeyelim!" dedi. Nedenini sor­dum. "Çok tatsız bir konu; düşünmek bile istemiyorum!" cevabını verdi. Ben dedim: "Düşünmemek bir çare değil. Varsa ölüme çare, onu araştırmak gerekir. Ve ben, o çareyi biliyorum!"



Muhatabım hayretle, "Var mı, ölüme çare?.." diye sordu. Dedim: "Evet, var! Allah'a iman ve ahirete iman, ölüme çaredir. Bizi yoktan var eden zat bildiriyor ki ölümden sonra hayat devam edecek; şu dünya menzili ka­panacak, yeni bir menzil olan ahiret açılacak."

Kaynak:Doç. Dr. Şadi Eren

24 Eylül 2014 Çarşamba

Yol Parası

12:42:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi dahiliye uzmanı Sibel Boyvada’ya 1999 yılında bir hasta gelir, yaşlı bir köylü teyze. Hastane tıklım tıklım kalabalıktır. Sibel, hastayı muayene eder ; kesin teşhis için bazı tahliller gereklidir. Kadına gerekli talimatları verir, “ Şu, şu tahlilleri yaptır, gel” der. Yaşlı teyze başını öne eğer, ve konuşmaz. Sibel tekrar “ Hadi teyzeciğim bu tahlilleri yaptır, gel, ben sana gerekli tedaviyi başlatacağım.” Der. Teyze başını yerden kaldırır, ağlamaya hazır gözlerle “ Doktor hanım, benim köye dönecek param yok. Nasıl yaptırayım o tahlilleri?” deyince, Doktor Sibel ‘in yapacak birçok işi olmasına rağmen, bırakır işini, alır teyzeyi koluna, koridor koridor dolaşırlar tahlilleri tamamlarlar.


Tekrar dahiliye bölümüne gelirler. Sibel gerekli ilaçları yazar, tedavisi için gerekli tembihleri de yapar.

Bu Egeli yaşlı köylü teyze, doktor hanımı dinlerken hep gözleri yerdedir.

Tam teyze gidecekken, Sibel’in aklına “yol parası” lafı gelir. “Teyze, al bakalım bu parayı” diyerek köye gitmesine hayli hayli yetecek bir para verir. Teyze önce almak istemez; ama sonra “ Yavrum, köye dönecek param yoktu, sağ ol, Allah senden razı olsun kızım” diye teşekkür üzerine teşekkür ederek ayrılır.

Dr. Sibel, sıra bekleyen onlarca hastayla ilgilenmeye, muayenelerine devam eder.

Aradan bir saat kadar bir süre geçer. Sibel bir bakar ki teyze kan ter içinde, kalabalığı yarmış, oflaya pofluya geliyor. Ege Üniversitesi Hastanesi’nden Bornova anayolu o yaşta bir hanım ,için az buz bir yol değildir.

Sibel şaşkın, herhalde bir kağıdını veya reçetesini unuttu diye düşünür. “ ne oldu teyze?” diye sorar.

Teyzenin yüzünde koca bir gülümseme vardır bu sefer.

“Kızım, ben anayola çıktığımda bir köylüme rastladım. Meğer o, minibüsle zaten köye dönüyormuş. O beni köyüme götürecek. Sen paranı al kızım. Çok sağ ol. “

Bu sefer Sibel Boyvada’nın gözleri dolar. Teyzeyi öper, koklar gönderir.

O akşam Allah’a dua eder, hala dürüst insanlar var olduğu için.

Sibel Boyvada, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde çok başarılı bir doktor. Aslında beni bu başarısı pek ilgilendirmiyor.

İnsanlara yardım etmek için yeşil gözlerinin ardında hep bir ışık var, o ilgilendiriyor. Çok insan tanıdım gözlerinde hiç o ışık yoktu. Gözünde o ışık olanları hep tanırım, azdırlar; ama hayatınızı aydınlıkla doldururlar. Belki de hepimizin kalbinde o ışık var; ama yavaş yavaş söndürüyorlar. Olanların da gözlerinden dışarı yansımıyor.

Allah’ım, sen çocuğumun kalbine de o ışıktan yerleştir. Gözlerinden dünyaya yansımasını ise, bana bırak. Söz veriyorum, gözüne o bulanık perdenin inmemesi için çok çalışacağım.

Kaynak: Ahmet Şerif İzgören Süpermen ve Uğur Böceği Kitabından

23 Eylül 2014 Salı

Ayakkabının Teki

14:05:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Bir bilge bir gün tam trene biniyordu ki, ayakkabılarından birisi ayağından çıktı ve yere düştü. Aşağıya inip alması imkansızdı; Çünkü tren çoktan harekete geçmişti. Yanındaki arkadaşları ne yapacağını merak ediyorlardı.

O gayet sakin bir biçimde, diğer ayağındaki ayakkabıyı çıkardı ve az önce düşürdüğü ayakkabıya yakın bir yere fırlattı.

Talebelerinden birisi dayanamayıp sordu: "Neden böyle yaptınız?" gülümseyen bilgenin cevabı gayet basit ama hakikat yüklüydü:

“Demiryolunun üzerinde ayakkabının tekini fakir birisi bulursa diğer tekini de bulup giyebilsin diye..."

“Hayatınızı Değiştirecek Bilgelik Öyküleri” kitabından alıntıdır.
Derleyen: Dr. Yaşar Ateşoğlu Sayfa:106

22 Eylül 2014 Pazartesi

ÜCRET

13:02:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Soğuk bir kış gecesinde eve dönerken, kaldırımın ortalık yerinde duran genç bir adama rastladım. Derin derin soluk alıyor ve düşmemek için yanındaki elektrik direğine sarılıyordu. Bir vitrine bakıyormuş gibi yaparak göz ucuyla onu seyrettim. Otuzbeş-kırk yaşlarında olmalıydı ve üstü başı da bir sarhoştan beklenmeyecek kadar temizdi. Yanından geçenlerden bazıları yüksek sesle konuşarak içki içmenin kötülüğünden bahsediyor, bazıları da sadece alaylı gülümsemelerle yetiniyordu. Yolun boşalmasını kolladıktan sonra yavaşça yanına sokularak:

-İyi misiniz? diye sordum. Bir ihtiyacınız var mı?

Zorlukla arayabildiği dudaklarından iniltiye benzeyen tek bir kelime çıkabildi:

-Hastayım…

Düşmemesi için bir kolunu beline dolayarak taksi beklemeye koyuldum. Akşam vakitlerinde kesilen kar yağışı tekrar başlamış, yavaş yavaş beyazlanmaya başlayan yollarda birbiriyle yarışan sokak köpeklerinin dışında bir hayat emaresi kalmamıştı.

Gece yarısını geçtiğimiz için araba bulmaktan ümidimi kestiğim sırada, yanımda bir taksi duruverdi. Şoföre durumu anlatarak acele etmemiz gerektiğini söyledim. Hastamızı zor da olsa arka koltuğa yatırarak hastahanenin yolunu tuttuk ve verilen serum tamamlanana kadar iki saate yakın bir süre başucunda bekledik.

Nöbetçi doktor, hastayı en azından donmaktan kurtardığımızı ifade ediyor, kendine gelmekte olan genç adam ise henüz konuşamadığı için, sadece gözlerimizin içine bakıp gülümsemekle yetiniyordu. Daha sonra onu şoförle birlikte tekrar arabaya bindirip evine götürdük. Hastamızın eşi, onun sık sık şeker komasına girdiğini bildiğinden müthiş bir paniğe kapılmış ve 5-6 yaşlarındaki yavrusunu da alıp sokağa fırlamıştı.

Bizi görünce koşarak yanımıza geldiler ve büyük bir sevinçle kucaklaştılar. Saatler süren yorgunluğumuz bir anda kaybolmuş, bize nasıl teşekkür edeceğini şaşıran o ailenin mutluluğu karsısında gözlerimiz dolu dolu olmuştu. Ellerimize sarılarak bizi uğurladıklarında, şoföre borcumun ne kadar olduğunu sordum. Bana fark ettirmeden gözyaşlarını silmeye çalışırken:

-Borçlu değil alacaklısın dostum, dedi. Böyle bir iyiliğe beni de ortak etmekle borcunu zaten ödemiştin. Ama belki de yirmi yıldır ağlamayı unutan bu adama bu güzel duyguyu hatırlattığın için alacaklı duruma düştün. O mert adamla kucaklaşıp helalleşirken, artık gecenin ayazını duymuyor ve evime yürüyerek gitmek istiyordum. Kim bilir? Belki de yolumun üzerinde yardımımı bekleyen bir insan daha bulabilirdim.

Kaynak: Cüneyd Suavi Hayatın İçinden

Babacığım

12:16:00 Posted by Mücahid Reis No comments

KÜÇÜK çocuk okuldan gelir gelmez holün sonundaki odaya doğru gitti. Ve duvarın dibinde duran tabureye çıkarak, kapının üstündeki camlı bölümden baktı. Babacığı her zamanki yerinde, eski bir sedirde oturuyordu. Önünde de birkaç tane içki şişesi vardı. Sedirin üstüne yayılan örtü, sigara yanıklarıyla yer yer delinmiş, dökülen sıvılarla rengini kaybetmişti. Köşedeki televizyon yine açıktı, babası ona bakacak durumda olmasa da... Küçük çocuk okula yeni başlamıştı. Buna rağmen kontrol görevini, büyüklere taş çıkartacak bir şekilde yapar, bu işe her şeyden fazla önem verirdi.

Çünkü babası sızınca sigarasını elinden düşürür, bazen üstünü başını, bazen yorganı, bazen de yerdeki kilimleri yakardı. Üstelik de her yere alkol bulaştığından, o zamana kadar bir yangın çıkmaması, mucizeden başka bir şey değildi. Babası için ettiği dualar, daha yangın çıkmadan onu söndürüyordu.

Küçük çocuk kontrol işlemini, kapının üstünden yapmak zorunda idi. Çünkü içeri girse çok kötü azarlanır, duyduğu üzüntüden, o günkü hiç bir dersine çalışamazdı. Anneciği ''geçim işi''ni üstlenmişti. Sürekli olmasa da, haftada birkaç gün temizliğe giderdi. Küçük çocuk bu günlerde babasına daha fazla ihtimam gösterirdi. Holün duvarındaki sarkaçlı saatleri, ona görev vaktini bildirirdi.

Buçuklarla birlikte, bu da yarım saatte bir demekti. İkide bir yerinden kalkmaya üşense de, babasına duyduğu sevgiden ötürü, bu işten asla şikayet etmezdi. En büyük üzüntüsü ona yaklaşamamak, bir kerecik bile okşanmamaktı. ''Tek çocuk çok kıymetlidir.'' diyenler, bu bakımdan kesinlikle yanılıyordu.

Babası, yıllar boyu kapandığı odadan sadece tuvalet ihtiyacı için ayrılır, daha sonra hiç bir mekâna uğramadan, âdeta koşarcasına geri dönerdi. Küçük çocuk kapının açıldığını duyunca aceleyle koridora fırlayıp, babasının kendisiyle konuşmasını, hatta bazen rüyasında gördüğü gibi, sarılarak öpmesini beklerdi. Fakat ondan sadece tek bir kelime duyardı: ''N'aber?'' ''İyiyim babacım!.'' derdi gülümseyerek ve sevgisini gönlüne hapsederek...

... Çocuk bir gün yine okuldan döndüğünde, kontrol vazifesini yapmak istedi. Fakat çıktığı taburenin bir ayağı aniden kırılınca, kapının pervazına asılı kaldı. Ellerini bırakarak aşağı atlaması, onun için son derece basit bir işti. Fakat tabure devrilip tersine dönmüş, sivri bir kama şeklinde kırılan ayak, tam atlayacağı yere gelmişti.

Çocuk o şekilde sallanıp durmaktayken, babası sesleri duyup dışarı çıktı. Ve tabureyi bir kenara ittikten sonra, oğlunu bel kısmından sıkıca kavrayarak: ''Ellerini bırak!.'' diye bağırdı. ''Merak etme seni tuttum, düşmezsin.'' Küçük çocuk, bu sözleri hiç duymamış gibiydi. O şekilde beklerken: ''Bırak, bırak, korkma!.'' diye tekrarladı babası. ''Seni çok sıkı tuttum, endişelenme!.'' Çocuk, ancak kendisinin duyacağı şekilde: ''Gücüm tükenmeden bırakmam babacım!.'' dedi. ''Çünkü bana ilk defa sarılıyorsun.”

Kaynak:Cüneyd Suavi / Hayatın İçinden Hikayeler Zafer Dergisi Şubat 2008