Faydalı Paylaşımlar..

6 Eylül 2013 Cuma

Vehbi Vakkasoğlu Öğretmenin Not Defteri 4'ten

14:30:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Bir Doçent Hanımla bu konuda sohbet ediyorduk. Bir ara dedi ki:

"- Biliyor musunuz, ben de lise yıllarımda ateist idim. Paris'te okuyordum ve dinimiz hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Müthiş bir ateist olan felsefe hocamız, bütün sınıfımızı etkilemiş, hepimizi inançsızlaştırmıştı.

Bilhassa son sınıftayken ben, ateizm hakkında ateşli nutuklar atardım. Fakat, çok ilginçtir, her konuşmamdan sonra, içimi müthiş bir pişmanlık kaplar ve ister istemez içimden "beni affet, beni affet" diye geçirirdim.

Ama kim affedecekti, onu bir türlü söyleyemiyordum. Yani "Allah'ım, beni affet" diyemiyordum. Bunu söylesem bizim ateistlik iddiamız çürümüş olacaktı. Onun için sadece "beni affet!..." diyebiliyordum.
Zor zamanlarda, bilhassa imtihanlarda arkadaşların çoğu kiliseye gidip mum yakarlardı. Zaten hemen hemen hepsi temelde hıristiyandı. Güya ben müslüman asıllı idim ama söylediğim gibi İslâmiyet hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Onun için ben de onlar gibi zaman zaman kiliseye gidip mum yakardım.

Lise bitirme imtihanlarında çok zorlanmıştım. O günlerde hıristiyan arkadaşlar gibi ben de kiliseye gidip mum yakıyordum ve başarılı olmam için dua ediyordum.

Güya inançsızdım ama, kiliseye gidip mum yakmaktan da kendimi alamıyordum. Bu sebeble de diğer arkadaşlarıma karşı bir mahcubiyet duyuyordum, utanıyordum. Çünkü onlar inançsızlıklarında daha samimi görünüyorlardı. İnançsızların en samimi görünenlerinden başı çeken sınıf arkadaşım olan Macar Büyükelçisinin kızıydı. Bir gün beni kilisenin önünde görünce, çok utandım, ama dürüst davrandım. Çünkü, orada ne aradığımı sorunca, kiliseye mum yakmak için geldiğimi söyledim. O da bana şöyle dedi:

"- Rica etsem, iki mum da benim için yakar mısın?"
Hayret içinde kaldım, çok şaşırdım. Ama isteği gayet ciddi idi. Arzusunu yerine getirdim. Fakat o andan itibaren de ateistlerin hiçbir zaman samimi olmadıklarını, içlerinde daima gizli ve örtülü bir inancı taşıdıklarını anladım.

- Peki, inançsızlıktan nasıl kurtuldunuz? Allah'ı nasıl buldunuz?"

- Söylediğim gibi, ne zaman Allah'ı inkâr eden konuşmalar yapsam, içimde müthiş bir korku duyuyordum. Bu o kadar ağır bir korku idi ki, sonunda dayanamayarak, "beni affet" demekten kendimi
alamıyordum. Büyük bir pişmanlıkla, "beni affet, beni affet" dedikçe içimde nisbeten bir rahatlama duyuyordum.

Daha sonraları ise, şöyle düşündüm: Eğer Allah yoksa içimdeki bu müthiş ve dayanılmaz korku nedir, nereden ve kimden geliyor? Ben niçin korkuyorum. Hiç olmayan bir şeyden korkulur mu? Yoktan korkulmayacağına göre, demek ki vardır, dedim. Evet, bir süre sonra vardır dedim ve kurtuldum. Şimdi içim rahat, çok şükür, eksiğimi tamamladım, içim bütünlendi."

Kaynak:Vehbi Vakkasoğlu, (Öğretmenin Not Defteri - 4),Cihan Yayınları, İstanbul 1997.

3 Eylül 2013 Salı

Kabirdeki kişi, tekrar dünyaya gelse sizce ne ile uğraşır, ne yapar?

10:29:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Mübarek bir zat, bir Müslümana ait kabrin önünde durup, talebelerine sorar:

—Bu kabirdeki kişi, tekrar dünyaya gelse sizce ne ile uğraşır, ne yapar?

Talebenin birisi der ki:
—Elbette sürekli namaz kılar.

Diğer bir talebe de der ki:
—Devamlı oruç tutar.

Bir diğeri de der ki:
—Cihat eder, emri bil maruf yapar.

Velhasıl talebeler faydalı bütün işleri sayarlar. O zat buyurur ki:

—Bu mezarda yatan kişinin artık dünyaya kapıları kapanmıştır. Ama sizin oraya gideceğiniz kesindir; yani siz de onun gibi öleceksiniz. O halde neden şimdi bu söylediklerinizi yapmıyorsunuz?

Neyi bekliyorsunuz?

Onun kaybettiği fırsatı, siz bir ganimet bilmelisiniz yarına bırakmadan bu faydalı işlerle uğraşmalısınız..

Kaynak:Anonim

2 Eylül 2013 Pazartesi

Bizim çocukluğumuzda annelerimiz çalışmazdı.

06:01:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Bizim çocukluğumuzda annelerimiz çalışmazdı.

Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım ben. Hatta babanım bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi hep evdeydi.

Heryere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu. Bizim en büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı. Sokakta oynamak diye bir kavram vardı benim çocukluğumda. Büyük şehirlerde hemen hemen kalktı bu kavram. Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık. Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek evlerimize gelirdik. Okul bahçelerimizde bizleri evlerine götüren servis araçlarımız hiç olmadı. Ayakkabılarımız eskirdi; yürümekten ve bütün gün sokaklarda oymamaktan. Hatta öyle olurdu ki, çantalarımızı kaldırımlara koyar önlüklerimizle oyuna dalardık.

Annelerimiz bu durumu bildiklerinden, eve de alamayacaklarından emin olarak kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi. Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik. Ya da pencereden bir sürahi, bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.

Kısacası evine girip gelen her kim olursa, ki; sadece çişi gelen giderdi... Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.

Bu; bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu.

Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar, oyun bitince aynı yerden geri alırdık. Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.

Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştılırdık.

Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı. Sonra, kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir bilmezdik bile.

Hiçbir kavgamızın kanla bittiğini hatırlamıyorum.

En fazla birbirimizin saçlarından çeker, hayvan adları sayar, tekme atar yine oyuna dalardık.

Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.

Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık. Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik her çocuk gibi hemen ekmek çiğneyip basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.

Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim. Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki.

Komşumu tanımıyorum ama evinin camında, temizliğe gelen kadını haftada bir görür, “Kolay gelsin!” deyip, konuşurum. Onun dışında, orada kim oturur hiç bilmem.

Evimizi kendimiz temizlerdik, birkaç kuruş karşılığı kapıları siler. Ayakkabılarımı kendimiz boyardık.

Hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri. Atardık kazandığımız parayı cebimize doğru dondurmacıya. Ya da pamuk şekerciye. Yalana yalana dönerdik evimize.

Şimdi evlerimiz var içinde yaşayan yok.

Parklarımız var içinde oynayan çocuk yok.

Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, mağazalara girip çıkan halinden memnun gibi yaşayana robot gibi insanlar var. Ruh yok, buz gibi sanki her şey. Bu biz değiliz. Ağaç altlarında toplanan, tahta iskemleler de oturan yaşlılarımız ve onlara "Dede, Nene nasılsın?" diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu.

Ben kapılarında vale'lerin, bady'lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir. Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızan aynı zamanda yine aynı arabasını hiç tanımadığı birine park etmesi için vermesini çok yadırgıyorum. Benim değil bu kültür. Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitâp ediyor bu yaşam şekli.

Nedir bunlar? Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar gibi yaşar olduk.

Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşıyoruz.

İyi de neden böyle olduk? Biz mi istemiştik?

Her toplum hak etiği gibi yönetilir derler ya, hak ettiği gibi de yaşar diyelim mi ?

Ben birçok şeyin yanısıra; sokaklarda top oynayıp acıkan çocukları, çok özlüyorum.

Not: Bu yazının telif hakları tarafıma ait olup, Onpunto da 06. 12. 2007 13: 51: 47 da ve Gazeteport da 2009 yılında yayınlanmıştır.

Yazarı: Saime EREN

1 Eylül 2013 Pazar

Yavuz Sultân Selim Hân'ın Son Sözü

09:27:00 Posted by Mücahid Reis No comments



Yavuz Sultân Selim Hân, hayatının son demlerinde yanından ayırmadığı doktoru Hasan Can'a hasta yatağında bulunduğu bir sırada:

— Hasan, beni nasıl görüyorsun, dedi. Hasan Can:

— Sultanım Allah'a kavuşmak zamanıdır. O'na yöneliniz! dedi.

Yavuz:

—— Ya Hasan bunca zamandır sen bizi kiminle sanıyorsun? Allah'a karşı bir kusurumuz mu var?, dedi. Hasan Can:

— Sultanım hiç bir zaman sizin için öyle düşünmedim ve düşünmem. Yalnız şu var ki her zamanki halinizle şimdiki haliniz mukayese edilemez... Ben bu bakımdan size hatırlatmak istedim, demişti ki Padişahın ağzından artık son defa Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlullah dediği duyuldu.

Yavuz Sultân Selim Hân şehadet getirerek ruhunu teslim etti.

Kaynak: Büyük Dini Hikâyeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

Evlenilecek Hanım

08:55:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Hazreti Ömer zamanında da kadılık yapmış olan meşhur, Kadı Şüreyh'e birgün bir genç gelerek evlenmek istediğini ve fakat evleneceği kadının tahsilli ve şehirli olmasını istediğini bildirerek nasihatta bulunmasını istedi.

Kadı Şüreyh, o gence Müslümanın evinin cennet olduğunu ve Hazreti Resûlüllah'ın böyle buyurduğunu naklederek başından geçen evliliği şöyle anlattı:

-Gençtim, artık evlenme zamanımın da geldiğini düşünmeye başlamıştım. Birgün Benî Mahzun kabilesinin çadırlarının önünden geçerken bir kız görüp, ona talip oldum. Kız babası kısa bir tetkikten hemen razı olup işi bitiriverelim dedi.

Kısa zamanda düğünler yapıldı, dualar edildi ve evlilik hayatına ilk adımımızı atmış olduk. Fakat çok geçmeden beni bir pişmanlıktır almıştı. Çünkü ben bu bir köylü kızıdır, üstelik tahsil de görmemiş, bununla ben nasıl geçinebilirim diye düşünüyor bu kararımdan dolayı son derece pişman oluyordum.

Çok geçmeden bizim hanım birgün bana şu sözleri söyledi:

- Efendi! Sen alim ve şöhret sahibi bir kimse imişsin. Ben ise yaylalarda gezen şehir hayatından anlamayan bir köylü kızıyım. Aslında sen kendine göre bir evlilik, ben de kendime göre bir hayat kurmalı idim, ama kader bizi birleştirdi. Cenabı Allah benim gibi bir köylü kızını senin gibi bir şöhretli alime nasip etti. Şimdi sen bana benim bilmediğim tarafları anlat ki, ben onlara dikkat edeyim, mesela; senin evine benim sülalemden kimler gelebilir, senin akrabalarından kimleri misafirliğe alayım, kimleri kabul etmeyip onlara karşı soğuk davranarak eve gelmemelerine mani olayım dedi.

Ben kadının bu anlayışı karşısında düşündüklerimden dolayı pişman olup:

- Hatun sen bana öyle şeyler söylüyorsun ki, eğer bunları hakkiyle yaparsan beni bahtiyar edeceksin, dedikten sonra:

- Dindar olmayan hiçbir kimseyi eve almayacaksın, dindar olanlardan da senin tarafın çok çok gelmesin, benim tarafımdan ise; şu, şu şahıslar gelmesinler, şunlar ise hiç gelmesinler diye gerekli talimatı verdim. Tam bir sene huzur içinde yaşadım. Bir sene sonra fetva dairesinden eve döndüğümde evde son derece mütesettire bir hanım görüp kim olduğunu sordum. Hanım annesi olduğunu söyledi. Kayın validem olduğunu öğrenince elimden gelen hürmeti esirgemedim. Bir müddet sonra kayın validem bana:

-Oğlum hanımından memnun musun? Diye sordu. Ben:

-Allah senden razı olsun, kızınızdan çok memnunum. Bu zamana kadar hiçbir şikayetim olmadı, diyerek memnuniyetimi izhar ettiğimde, kayın validem bana şunları söyledi:

- Oğlum kızımdan tabii ki memnun olacaksın. Çünkü biz onu cennette büyüttük. Evimiz Resulüllah'ın bildirdiği gibi bir cennetti. Kur'an ahlakından başka birşey öğretmedik ona... Yine de sen hanımın üzerindeki otoriteni eksik etme! Çünkü kadınlar iki sebepten hemen şımarıverirler: Birincisi ona olan sevgini yüzüne söylediğinde, ikincisi ise bir hayırlı evlat dünyaya getirdiklerinde.

Kaynak:Büyük Dini Hikâyeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

31 Ağustos 2013 Cumartesi

Hiçlik Makamı

11:09:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: 
“Kimsin?”
“Hiç” demiş Hoca, “hiç kimseyim.”
Dudak büküp 
önemsemediklerini görünce, sormuş:
“Sen kimsin?”
“Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.


“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasreddin Hoca.


“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam...

“Daha sonra?..” diye üstelemiş Hoca.

“Vezir” demiş adam.

“Daha daha sonra ne olacaksın?”

“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
“Peki ondan sonra?”
Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp
son makamını söylemiş: “Hiç.”

“Daha niye kabarıyorsun be adam, ben şimdiden,
senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: 
‘hiçlik makamında!”

Kaynak:Anonim








16 Ağustos 2013 Cuma

Anne Olmak...

13:09:00 Posted by Mücahid Reis No comments

“Kadın, adın nedir?” “Bilmiyorum.”

“Yaşın kaç? Nerelisin?” “Bilmiyorum.”

“Niçin o tüneli kazıyordun?” “Bilmiyorum.”

“Ne zamandır gizleniyorsun?” “Bilmiyorum.”

“Niçin ısırdın parmağımı?” “Bilmiyorum.”

“Bizden sana zarar gelmeyeceğini bilmiyor musun?” “Bilmiyorum.”

“Kimin tarafındansın?” “Bilmiyorum.”

“Bu bir savaş, seçimini yapmalısın?” “Bilmiyorum.”

“Köyün hâlâ yerinde duruyor mu?” “Bilmiyorum.”

“Şunlar senin çocukların mı?” “Evet.”


Wislawa SZYMBORSKA (Vietnam) Çeviri: Tuğrul Asi BALKAR

15 Ağustos 2013 Perşembe

Anne-Babasına Ders Veren Çocuk..

12:53:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Bir zamanlar oğlu, gelini ve dört yaşındaki torunuyla birlikte yaşayan yaşlı bir adam vardı.Elleri titriyor, gözleri eski denli iyi görmüyor ve yürürken sürekli sendeliyordu.Yemek zamanı geldiğinde tüm aile masaya birlikte otururdu.Fakat yaşlı büyükbabanın titreyen elleri ve bulanık gören gözleri yemeği işkenceye dönüştürüyordu.Bezelyeler kaşığından yere yuvarlanıyor, bardağı tuttuğunda masa örtüsüne süt sıçratıyordu.Oğlu ve gelini bu durumdan rahatsız olmaya başlıyordu.

Böylece karı koca köşeye küçük bir masa yerleştirdiler. Ailenin geri kalanları yemeklerin tadını çıkarırken, büyükbaba bu küçük masada tek başına yiyordu.Zaman içinde bir iki tabak kırmasının ardından büyükbabaya yemekleri tahta tabakta verilmeye başlandı.

Böyle yalnız başına yemek yerken yaşlı adama göz attıklarında onu sessizce ağlarken buldukları oluyordu. Yine de karı kocanın büyükbaba ile konuşmaları yalnızca düşürdüğü çatal, döktüğü yemek için yapılan azarlamaların ötesine gitmiyordu.

Ailenin en küçük bireyi ise tüm bunları sessizce izliyordu. Bir öğleden sonra babası küçük oğlunu tahta parçalarıyla uğraşırken buldu ve tatlı bir sesle ona ne yaptığını sordu.Oğlu ise ona aynı tatlılıkla “Sana ve anneme ben büyüdüğümde kullanmanız için küçük birer kase yapıyorum” diye yanıt verdi ve işine devam etti.Bu sözcükler anne babasını o denli etkiledi ki, bir süre gözlerinden süzülen yaşlarla sessizliklerini korudular. İkisi de yapılması gerekeni biliyordu.

O akşamdan itibaren büyükbaba yeniden ailesiyle aynı masada yemeğini yedi ve ne oğlu, ne gelini düşen bezelyeleri, ıslanan masa örtüsünü, dökülen sütü dert etti.

Kaynak: (Leo TOLSTOY / Yaşlı Büyükbaba ve Torunu)

Mehmet’in Dönüşü

12:43:00 Posted by Mücahid Reis No comments


İki katlı bir evin çatısının içinde, saçtan yapılmış bir su deposu vardı. Hiçbir sorun çıkarmadan çalışıyordu ama, çok kötü bir yalnızlık çekiyordu. Üstelik de gün ışığı görmeden...
Su deposu, takıldığının ikinci senesinde, yalnızlığını gidermenin yolunu buldu ve kendisine bağlanan galvaniz boruya:

— Ucundaki musluğa rica et de, evde olup bitenleri bize aktarsın!. dedi.

Bu teklif, musluğun da işine geldi. O da zaten sıkılıp duruyordu. Kısa bir süre içinde sohbetler koyulaştı. Artık depo, bazen suyunun neden çabuk tükendiğini biliyordu. Bunlardan ilki, Kurban Bayramına rastlamıştı. Ev, tepeden tırnağa temizlenmiş ve kesilen hayvan için bol su gerektiğinden, depoyu kısa sürede tam takır boşaltmıştı. Üç ay sonra musluktan, ev sahibinin düğün yapacağı haberi geldi. Ve düğün günü tıka basa dolu olduğu halde, gelen kalabalığa fazla dayanamadı. Depo buna benzer günlerde, suyunu azar azar gönderiyor ve herkese yetmeye çalışıyordu.

Su deposu, çatıdaki dördüncü senesinde, musluktan sevinçli bir haber daha aldı. Evde artık üç kişiye hizmet edilecekti. Sahiplerinin bir çocukları doğmuş, ismi de Mehmet konmuştu.

Birkaç gün sonra musluktan:

— Mehmet’i yıkıyorlar, müjdesini duyunca heyecanlandı. Onun ilk banyosu için büyük bir titizlik göstermeli ve suyunun en berrak kısmını göndermeliydi. Depo, daha sonraki günlerde de onun bezleri için aynı çabayı gösterdi ve Mehmet’in büyümesini sürekli takip etti. Musluktan aldığı haberlerle saçlarının uzamasını, emeklemesini, yürümeye başlamasını ve okula gitmesini hayâlinde canlandırarak kendisini avutuyor ve ona duyduğu hasreti gideriyordu.

Yıllar peş peşe geçti. Su deposu eskimiş, Mehmet ise büyüyüp askere gitmişti. Depo, sanki ilk defa yalnızlık çekiyor ve ona kavuşmak için, suyunun her damlasıyla dualar ediyordu.

Mehmet’in dönmesi ayları aldı. Bu sürede depo hiç zorlanmadı. Koca evde iki kişi kaldığı için, her zaman dolu idi.

Bir gün ev sahipleri, suyu çok fazla kullanmaya başladılar. Evdeki faaliyet, yaşlı deponun gözünden kaçmadı.

Sebebini musluğa sorduğunda, yirmi yıl önceki gibi:

— Mehmet’i yıkıyorlar!. cevabını aldı. Doğu sınırında askerlik yaparken, vatan hâinlerinin şehit ettiği Mehmet’i yıkıyorlar!...

Kaynak: Cüneyd Suavi 2002 Zafer Dergisi

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Zalimin Hasmı Bizzat Hz. Allah'tır!

12:57:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Erzurum'un büyük velîsi İbrahim Hakkı (k.s.) hazretlerini çocukken İsmâil Fakîrullah (k.s.) hazretlerine teslim ederler. İyi bir terbiye alması için çocukluğunun mühim bir devresini Fakîrullah hazretlerinin yanında geçiren İbrahim Hakkı hazretleri, bir gün eline aldığı bir testiyle çeşmeye gider, doldururken oraya gelen bir atlı:
-Çekil bakayım önümden be çocuk! diye İbrahim Hakkı hazretlerini azarlayarak atını çeşmeye sürer. O da testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, onu bir köşeye sıkıştırır. Testisini bırakıp kendisini kurtarmak zorunda kalır İbrahim Hakkı hazretleri... Bu esnada at da üzerine basıp testiyi kırar. Ağlayarak hocasının huzuruna gelir ve:

-Çeşmeden su alırken atını koşturarak gelen biri, atını üzerime sürdü. Can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de tepeletip kırdı! der. Hocası sorar:

-Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?

-Hayır, der, hiçbir şey söylemedim.

-Çabuk git ve o adama bir-iki laf söyle, der.

İbrahim Hakkı hazretleri gider, çeşmenin başında atını tımar etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler. Fakat bir türlü terbiyesini bozup da:

-Benim testimi niye kırdın zâlim adam?! diyemez.

Dönüp geldiğinde hocası Fakîrullah hazretleri sorar:

-Ona bir şeyler söyleyebildin mi?

-Söyleyemedim efendim; niyetlendim, lâkin bir türlü dilimi çevirip de ağır bir söz sarf edemedim! Hocası bağırır:

-Sana diyorum, çabuk git ve o adama bir şeyler söyle, mukabele et! Yoksa sonu felâket!..

İbrahim Hakkı hazretleri bu defa kararlı olarak koşup çeşmenin başına gelir. Bir de bakar ki, testisini kıran adamı, kendi atı, attığı çiftelerle çeşmenin havuzuna yuvarlamış, ölüsü yatmaktadır! Koşarak gelip, hocası İsmâil Fakîrullah hazretlerine bu vahim vaziyeti anlatır. Hocası bu hâle üzülür:

-Vah vah! Bir testiye bir adam! Üzüldüm buna doğrusu! der. Huzurundakiler bundan bir şey anlamadıklarını söyleyince, büyük velî şöyle îzah eder: 'O atlı adam, İbrahim Hakkı'ya zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle olsun mukabelede bulunmadı, zâlimi Allâh'a havâle etti. Allâh Teâlâ'nın da gayretine dokunup zâlimi cezâlandırdı. Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona bir şeyler söyleseydi, ödeşeceklerdi. Fakat İbrahim, büsbütün mazlum oldu. Bense ödeştirmek için uğraşıyordum, maalesef muvaffak olamadım!'

Kaynak:Fazilet Takvimi, 2001, Nisan

Kesik El

08:55:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Beni İsrail zamanında kıtlık oldu. Bir fakir, bir zenginin kapısına gelip.

- Allah rızası için bana bir parça ekmek veriniz, dedi.

O fakir kimsenin istemesine dayanamayan zenginin kızı, taze bir ekmek çıkarıp verdi. Sonra zengin baba hışımla niçin taze ekmek verdin diye kızının elini kesti.

Cenabü Rabbül Alemiyn o zenginin halini değiştirdi. Onu fakir kıldı ve fakirin eline düşecek duruma getirdi. Zengin zillet halinde öldü. Kızı ise kapıları dolaşarak bir şeyler topluyordu.

Bir gün bir zengin kimsenin kapısına geldi. Evin hanımı kızı çok güzel görüp oğluna alıvermeyi düşündü ve kızı içeri aldı. Oğlu da münasip görüp onunla evlendi. Onu zinnetledi. O gece bir sofra kurup yemeğe oturduklarında, kız, yemek için sol elini çıkardı.

Kocası:

"Fakirler görgüsüz olur" diye düşündü ve sağ elini çıkarmasını emretti. Kız yine sol elini çıkardı. Bir kaç defa kocası sağ elini çıkar diye ısrar etti. O anda o kızın içinden bir his ona "sen sağ elini çıkar" dedi. O zaman kız Allahü Teâlânın kudretiyle sağ elini bitişmiş olarak çıkardı ve kocası ile beraber yemeklerini yediler.
(İyiliğin mükafatını anla!)

Mekaasıdu't Talibiyn, M.Raif Efendi, Osmanlı Yayınevi

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Beş Akçelik Kumaş

12:13:00 Posted by Mücahid Reis No comments

Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Ver elini Endonezya. Aylarca deniz aşırı yol aldıktan sonra bir adacığın sahiline yanaştı gemi.

Kumaşları indirdi. Gitti çarşıdan bir dükkan kiraladı, satışa başladı. Dil sorununu çözmek ve müşteriye kolayca ulaşmak için de yerli halktan bir eleman tuttu.

Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Berekete inanmıştı bir kere. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi.

Kısa zamanda tanındı ve sevildi. Müşteri kaynıyordu neredeyse dükkân. Tutunmuştu bir kere yabancı bir ülkede.

O gün dükkanda yoktu. Biraz geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir satış yapmıştı. Bir hayli de kâr bırakmıştı satılan mallar.

Merak etti, sordu: “Hangi kumaştan sattın?”

“Şu kumaştan efendim” dedi elemanı.

“Metresini kaça verdin?”

“On akçeye.”

“Nasıl olur?” diye hayret etti, “Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Çok fahiş fiyata

vermişsin, kandırmışsın müşteriyi. Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?”

“Evet efendim, tanıdığım birisi.”

“Öyleyse hemen git, adamı bul ve buraya getir.” Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi.

Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, özür diledi, helâllik istedi ve dedi ki:

“Kusura bakmayın, bizim eleman yanlışlıkla beş akçelik kumaşı size on akçeye satmış, bize hakkın geçmiş.”

Arkasından da fazla parayı müşteriye doğru uzattı: “Şu da fazla verdiğin para, hakkını helâl et.”

Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu. Hiç duymamıştı daha önce bu çeşit bir

olayı ve böyle sözleri. “Ne demek hakkını helâl et?” Nasıl olurdu? Gönül rızasıyla pazarlık yaparak

satın almıştı. Memnun oldu, teşekkür etti, merak ve hayretler içinde çıktı dükkandan...

Olay kısa sürede şehirde duyuldu. Dilden dile dolaştı. Herkes birbirine anlatıyordu. Çok geçmeden

kralın kulağına kadar vardı mesele...

Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Meselenin aslını öğrenmek istiyordu. Böyle bir durum

ilk defa yaşanıyordu memlekette. Kendi halkı arasında bu tarz bir şey olmazdı. Herkes istediği

fiyattan satar, müşteri de alır giderdi. Bu yabancı tüccarı, böyle şaşkınlık meydana getiren bir

muameleye sevk eden olayın sırrı ne olabilirdi?

Kral sordu: “Sizin yaptığınız bu davra- nışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı

nedir? Sizi böyle güzel bir harekete iten sebep nedir?”

“Ben,” dedi tüccar, “bir Müslümanım, inanan bir insanım. İslâm dini böyle emreder. O kumaşı dört

akçeye almıştım, beş akçeye satıyordum. Ama eleman on akçeye satmış. Müşterinin bana hakkı

geçmiş. Dolayısıyla kazancıma haram girmiş. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.”

Kral, “İslâm nedir, Müslümanlık nedir, İslâm ahlâkı nedir?” gibi peş peşe sorular sordu.

Birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla bir zaman

geçirmeden İslâmı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.

250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya'nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır

sadece beş akçelik kumaştı ve inancını hayatına geçirmiş bir Müslüman tüccarın örnek davranışıydı.

Evet, biz İslâm ahlâkının üstünlüklerini ve imanın güzelliklerini davranışlarımızla gösterseydik diğer

inanç mensupları gruplar halinde İslâmı benimseyecekler, belki yerkürenin bazı kıtaları ve

devletleri İslâma girecekler, barışın ve sevginin sırlarına ulaşacaklardı.

Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle

paylaşmaktı.

Efendimizin müjdesi herkese açık: “Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler,

sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir.”

Çok bilgi sahibi olmaya, çok zengin olmaya, çok meşhur olmaya, çok ülke gezmeye de gerek yoktu

belki.

Mütevazı da olsa, insanların imanına, ahlâkına, hayatına yarayacak davranışlar sergilemektir

yapılacak olan...

“Lisan-ı halin lisan-ı kalden tesirli” olduğunun farkına varmaktır sadece...

Yani asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.

Ve önemli bir sır da, örnekleri çoğaltmak, örnek davranışları artırmak, insanları güzelliklerle tanıştırmaktır.

Kaynak:Mehmet Paksu-İman Hayata Geçince

Bereketin Kaynağı Nerede Saklı

11:10:00 Posted by Mücahid Reis No comments


Uzun bir yolculuktan sonra yolu bir köye düş­­müştü. İyice susamış, üstelik acıkmıştı da... Gözüne kestirdiği bir evin kapısını hafifçe tıklattı. Kapıyı evin hanımı açtı.

Bir tas suyunuz var mı bacım, çok susadım da dedi.

Bir tas suyun lafı mı olur kardeş, yoldan geliyorsun, görü­nen o ki, acıkmış olman lâzım. Siz içeri buyurun, çok kal­maz beyim de gelir.

Misafir daveti kabul etti. Serin bir köşeye çekildi oturdu. Kısa bir süre sonra ev sahibi de geldi. Hoş beşten sonra misafirin önüne sofra serildi. Birkaç parça yiyeceğin yanında bir tabağa da pekmez koymuşlardı. Pekmez hoşuna gitmişti.

Ev sahibi yıllardır uyguladığı bir âdetini anlatmaya başladı misafirine:

Köye girerken gözünüze çarpmıştır. Önemli bir gelir kaynağımız üzüm bağcılığıdır. Benim de bir parça bağım var. Her sene hasat mevsimi olunca, üzümü keserim, suyunu sıkar, pişiririm, pekmez yaparım. Dört teneke pekmez çıkar. Üç tenekesini köylüye dağıtırım, bir tenekesini de eve bırakırım. Gelirken siz de görmüşsünüzdür. Bu sene bir çekirge âfeti geldi. Ne kadar yeşillik varsa, hepsini yedi bitirdi. Köyün bağları da bu felâketten nasibini aldı. Ne yeşil bir yaprak kaldı, ne de bir salkım üzüm...

Ancak benim bağa hiçbir şey olmadı. Çekirge sürüsü benim bağa uğramadı, bir zarar da vermedi. Sapa sağlam kaldı. Her sene olduğu gibi, bu sene de yine üzümü kestim, suyunu sıktım, pekmez yaptım, dört teneke çıktı, birini eve bıraktım, geri kalan üç tenekesini de köyde fakir fukaraya dağıttım. Bu yüzden, çekirge bütün bağları kırıp geçirdiği halde benim bağa dokunmadı.

Misafir hayranlığını gizleyemedi, Gözüyle görmüştü, o ka­dar bağın içinde tek yeşil kalan bir bağ vardı ve hayranlığını Mâ­şaallah! diyerek dile getirdi ve örnek davranışından do­la­yı ev sahibini kutladı.

* * *

Birkaç sene sonra bir yaz mevsimi, hasat zamanıydı. Ekinler biçilmiş, toplanmış, harman yapılmıştı. Harman yerlerinde tepecikler halinde buğday ve arpa desteleri vardı. Çiftçinin bir yıllık emeğiydi bu. Yıllık gelirini buradan karşılayacaktı.

Ancak acı haber kısa sürede her tarafa ulaştı: Kilisin harmanlarına ateş düşmüş, yangın bütün harmanları sarmış­­tı.

Çevreden duyanlar koşmuş, bir an önce yangını söndürmeye koyulmuştu. Kendisi de yerinde duramamış, bu insanla­rın yanında yer almaya gitmişti. Gerçekten de manzara deh­­şet vericiydi. Alevler göklere yükseliyor, harmanlar cayır ca­yır yanıyordu. Fakat olanca gayrete rağmen harmanların büyük bir kısmı yanmış, öbek öbek kül yığınları oluşmuştu.

Ancak herkesi şaşırtan bir görüntü vardı kül kümelerinin yanında. Yangının ortasında kalmasına rağmen koca bir buğday harmanı olduğu gibi duruyordu. Dev alevler orayı atlamış geçmişti. Harman sahibi ise harmanının yanında bekleyip duruyordu. Bir şaşkınlık içindeydi.

Yanına vardı. Sordu: Kardeş, sebebi ne ola ki, herkesin harmanı yanıp kül olduğu halde senin harmanın böyle olduğu gibi kalmış Yangından ve ateşten bir zarar görmedin!

Harman sahibi üzüntülüydü, çünkü bütün komşuların bir yıllık emeği kül olmuştu; sevinçliydi, kendi harmanı kurtulmuştu.

Ben, dedi, her sene harmanı kaldırırken, içinden onda bir zekâtını (öşrünü) ayırırım, fakir ve muhtaçlara veririm, on­dan sonra buğdayı ambara çekerim. Böylece Rabbim benim harmanı korudu.

Evet, hadis-i şerifler açıktı:

Mallarınızı zekâtla koruyun. Hastalıklarınızı sadaka ile tedavi edin. Belâ dalgalarına dua ve yakarışla karşı koyun.?[1]

Karadaki ve denizdeki bir mal ancak zekâtının verilmemesinden dolayı telef olur.?[2]

Zekat, sadaka ve infak manevi bir sigortaydı.

[1] et-Tergib ve?t-Terhib, 1:520.

[2] Feyzü?l-Kadîr, 5:437.

Yazar:
Mehmed Paksu

Kaynak: “Olayların Kur’an’ca Yorumu, Mehmed Paksu, Nesil Yayınları” kitabından…